Zorlukları aşarken – Fikrikadim

Zorlukları aşarken

Bilal Sürgec

Bilal Sürgec

Zorlukları Aşarken, Dr. Tayyar Altıkulaç’ın Ufuk Yayınlarında çıkan üç ciltlik hatıra kitabının adıdır.

1978 İmam Hatip Lisesini bitirdikten sonra Diyanette göreve başladım aynı yıl Tayyar Altıkulaç Bey de Diyanet İşleri Başkanı olmuştu. Askerlik hizmeti dışında Mesleki hayatımın 34 yılını Diyanette geçirmiş biri olarak eski başkanımızın Zorlukları Aşarken isimli kitabını okumak benim için çok ilginç oldu.

Zorlukları Aşarken’de, hem tahsilimi ikmal ettiğim Haseki’nin- hem de uzun süre öğretmen olarak çalıştığım ve şu anda da müdürlüğünü deruhte ettiğim DİB Harput Eğitim Merkezinin müdürü olarak- eğitim merkezlerinin kuruluşu, bu kuruluşu zorunlu kılan nedenler, bu kurumların kuruluşundaki zorlukları aşmak için verilen mücadeleler çok güzel anlatılmış.

Benim için çok iyi bir tecrübe olan,yaptığım hizmetle çok faydalı olduğuna inandığım İsveç’de üç yıl din görevlisi olarak bulunmam da, Altıkulaç Hocamızın başkan olduğu dönemde yurtdışına din görevlisi gönderme kararı ile sağlanmıştır.

Ayrıca Hac işini sağlam bir şekilde Diyanet’in kontrolünde organize edilmesini sağlayarak benim de onun başkanlığından yirmi yıl sonra üç kez –hiçbir aracı olmadan sadece bildiğim Arapça ve tecrübelerimden dolayı- organizatör olarak Hac’da üç kez görevlendirmem dolayısıyla bu hatırat hakkında değerlendirme yapmayı zorunlu borç olarak görüyorum.

Bu kitap, bir ihtiyacı karşılayacaktır. DİB Eğitim Merkezlerindeki kursların, hatıralarda nakledilen kuruluş amaçları mutlaka İmamından , vaiz ve müftüsüne kadar bütün kursiyerlere anlatılmalıdır. Eğitim merkezinde yaptığımız çalışmanın anlam kazanması için bu gereklidir. Hangi husus olursa olsun anlaşılması için mutlaka tarihinin bilinmesi gerekir. Eğitim hizmetlerinin amacının da bilinmesi için hatıralarda geçen olayların anlatılması bir zarurettir. O zaman Kursun amacı daha iyi anlaşılmış olur.

İnternette yaptığım araştırmada bu kitabın hak ettiği bir eleştiri ve tenkite muhatap olmadığını gördüm. Hatta aleyhinde bulunanlarda kitabı okumadan hakkında yazdıkları kanaati bende oluştu. Bu, kitaba verilen emeğe, kitapta anlatılan yetmiş yıllık tarihe ve kitap karşısında yanlış bir şekilde şartlanıp, kitaptaki tecrübelerden istifade etmek durumunda olup, ancak bu tür yanlış yönlendirmelerden dolayı bundan mahrum kalacak olan okuyucuya büyük bir haksızlıktır. Yukarıdaki anlattıklarıma ilaveten bu da iki haftada okuyup bitirdiğim kitap hakkında değerlendirme yapmamı zorunlu kılan bir başka neden oldu.

“Zorlukları Aşarken” de tarih var, sosyoloji var, psikoloji var, idarecilik var, mevzuatta hakim olan bunu yeri geldiğinde esaslı bir şekilde kullanan bir mücadele insanının hayatı var.

Üç cilt halinde yayınlanan bu kitabı ileriki tarihlerde bölümlere ayırmak lazım: 1-tahsil Yapan Çocuklar için 2-İdareciler için el kitabı 3-Siyasiler İçin el kitabı 4-Tarihçiler için el kitabı 

Zorlukları Aşarken okunduğunda hayatını Kur’an’ın doğru okunuşuna,onun tarihine, İslam’ın öğretilmesine adanmış bir ömür görülecektir. Bu amaç uğruna Avrasya’dan Afrika’ya kadar atan bir kalp görülecektir.

Bu kitap, yaptığı işi ciddiye alan bir alimin hayat hikayesini anlatmaktadır. 

1960’lara DOĞRU 

1940’lı yıllar ezanın Türkçe okunduğu, Kuran öğretiminin yasak olduğu yıllardır. Kitapta değişik bölgelerde ezanı asli şekilde okuyanların başına gelen trajikomik olaylar anlatılıyor.Tarihçiler bu dönemleri icra edenlere karşı kinden ziyade yaptıkları uygulamaların millet nazarında açtığı yaraların nelere mal olduğunu, halka rağmen bir şeyi icra etmenin mümkün olmadığını yazarak geleceğin yöneticilerine yol göstermelidirler. Okuyucular da bu baskıların şahıslar eli ile yapılmış olsa da değişik anlayışlardan ve politikalardan kaynaklandığını bilmelidirler.Yanlış bir şey ortaya konulacaksa buna neden olan ideoloji ortaya konulmalıdır. 

Olaylardan ibret alınmıyor ki, 1960’larda,1970’lerde,1980’lerde benzerleri tekrar etmiştir.Hoca, dindar insanlara baskının benzerine 27 Mayıs’ta muhatap olur.Evinde misafirler varken “ sarıklı cübbeli insanlar, ayin yapıyor” diye ihbar edilir.Emniyet sağlıklı araştırma yapmadan evi basar.. İhbarı da gelini sinema filmlerinde dansözlük yapan cahil bir Halk Partili komşuları yapmıştır.(s.100)

Altıkulaç Hocamız, ilkokul öğrenimi öncesi dedesinden tecvidli Kur’an dersi almaya başlamış. Bu zaman1940’lı yıllardır.Zor yıllardır. Kur’an eğitimi görmek yasaktır.Bu yasak dönemde hafız olmuştur.Çocuk yaşta önemli bir zorluk aşılmıştır. O yıllarda Kastamonu yöresinde “ Filan kişi hafız oldu” denilmezmiş “Filan kişi mindere oturdu denirmiş.” (s 43) Halk arasında da söylense bu tabir hafızlık makamını daha da yüceltmektedir. Ayrıca tüm yasaklara rağmen halkın hafız yetiştirme, Kur’an okutma gayretini milletimizin kahramanca bir davranışı olarak görmek lazım.

Başkan İstanbul İmam Hatip Okulunda okumuştur. Bir kesim bu okula devam eden öğrencilere “Ne işiniz var gidecek başka okul mu bulmadınız, Cenaze yıkayıcısı mı olacaksınız ?” derken bunlardan çok farklı bir kesim de “Bunlar dini mihrapta yıkacaklar” diye karşı çıkmış.İkisinin de kesiştiği nokta :İmam Hatip karşıtlığıdır. (9 Aralık 2012’de Mehtap TV’de Ufuk Ötesi Programı)

Yine bu ülkenin iman mücadelesinde bulunanları da rahmetle anıyoruz. Bunlardan bazıları: Celal Öktem ve Tevfik İleri’dir (s.60-66)Celal Ökten, İmam Hatiplerin,İngilizce ve Fransızca eğitim veren kolejler gibi Arapça eğitim veren kolej olma mücadelesini de vermiş; ama başarılı olamamıştır. 

Okullarda öğrencilere roman ve hikaye tavsiye edilir.İstanbul İmam Hatip Okulunda sınıfta hoca olmadan, kopya çekilmeden öğrencilerin nasıl yazılı olduklarını anlatan bölüm örnek metin olarak okullarda ders kitaplarında anlatılsa çok faydalı olur.(s.68-70)

Kitap’ta, anlattığı kişilerin portelerini de çok enfes çiziyor.Misal Salih Şeref, Nihat Sami Banarlı, Ömer Nasuhi Bilmen, Mehmet Sofuoğlu, Ali Üsküdarlı,Lütfü Doğan (Gümüşhaneli) vs.

DİYANET’TEKİ GÖREVİ

Yüksek İslam Enstitüsüne Milli Eğitime bağlı orta öğretim okullarına öğretmen atanır gibi gelişigüzel atama yapılmaktadır.Altıkulaç Hoca , talebe cemiyeti adına buna itiraz eder. Ancak sonuç alamazlar. Kendisi Din Eğitimi Genel müdürü olunca bu uygulamaya son verilir. (s. 94) Tabi büyük zorluklarla karşılaşarak. (s.376-8)

Altıkulaç Hoca, başkanlığı döneminde teşkilat mensuplarının siyasilerden destek arama, yersiz istek yerine direk kendisine gelmesini ister. Bunda kendisinin yaşadığı sıkıntıların payı olsa gerektir. Hoca, 1957’de Teşvikiye Camisine müezzin olarak atanır. Ancak bu cami Beyoğlu müftülüğüne mi Beşiktaş müftülüğüne mi bağlı olduğu konusunda ihtilaf çıkar. (s.108) Bu tayin işi en sonunda Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun müdahalesi ile neticelenir.

Hocanın bu anlatımından hantal bir yapının ortaya çıkardığı sıkıntıların, sorunu çözmeyen, çözüm için kişiyi sağa sola havale eden bir anlayış acı bir dille anlatılıyor. Basit sayılacak bir iş için neden Diyanet İşleri Başkanına çıkılsın? Ancak burada hocanın haklılığına inandığı bir konuda inatçılığını da takdir etmek gerek. Ancak bunlardan da önemlisi işinin olmamasının nedeni torpilci bir yapıdır. Çünkü aynı camiye Celal Bayar’ın yaveri bir başka kişiyi tayin etmek istediğini anlaşılır.? Kendisi, bir DP milletvekilinden sorunun çözümü için yardım istemiştir. Ancak milletvekilinin ilgisi de iş görmemiştir. Hoca: tecrübe edinmiştir:İmamlar siyasileri önüne katıp iş görmemelidir. Gerçekten Dİ. Başkanlığı döneminde bu, hocanın önemli bir prensibi olmuştur. “Olmayacak işler için ilgililer oyalanmadan açıkça o işin olmayacağı söylenmeli,olacak veya olması gereken işler için gariban insanlar yollarda , Ankara otellerinde süründürülmemeli veya siyaset adamlarının peşinde koşturulmamalı.” (s.111)

Kuralsız ve ölçüsüz hareket eden her müessese çökmüştür. Keyfi tutumlar, bir kriterin olmaması müesseseleri yıkmıştır. Hele Particilik, liyakatsiz insanların torpille makam ve mevkilere getirilmesi..

Zaten Diyanet İşleri Başkanı olduğu yılda düzenlediği bölge toplantılarında din görevlilerine tavsiyesi şu olmuştur “Din görevinin yüklediği sorumluluklar üzerinde önemle durun,zengin fakir, partili, partisiz, büyük küçük herkesin hocası olun, bol kitap okuyun her geçen gün kendinizi yenileyin, çok sözden ziyade temiz yaşantınızla halka örnek olun,görevlerinizi memuriyet anlayışı ile değil ibadet duygusu ile yapınız!..” (s.339)

İdareciler için güzel bir tesbit “İdarede en kötü mevzuat, mevzuatsızlıktan daha iyidir.” Bu anlayış hocanın yöneticilik ruhuna sinmiştir.Çok sayıda yönetmelik çıkarmıştır.Düzenlenen konulardan biri hutbe konusudur. Bu konuda fıkralık olaylar olmaktadır hutbe sırasında belirli çevrelere veryansın eden bir hoca, hutbe sırasında cami içinde alkışlanır.(s.413) Diğer bir hoca bir hutbenin devamı zan ederek çıktığı minberde birinci kağıdı bitirdikten sonra ikinci kağıdın farklı olduğunu anlayınca kıvranmaya başlar. Cemaatten Karadenizli biri “Oy, bizim hoçanın pilu bitti galiba” diye espriyi patlatır.(s.415

“En önemli problemlerimizden biri, mensuplarımızdan önemli bir bölümü kitap dergi gazete okumakla aralarının iyi olmamasıydı. Cuma namazında okuyacağı hutbeyi namazdan önce bir defa olsun gözden geçirmeden minbere çıkan imamlar az değildi.

Aslında bu sadece Diyanetin değil tüm ülkenin sorunuydu.Milletimiz okumaya pek alışık değildi.Yani okuma alışkanlığı kazandırılmamış bir toplumduk.Ama halkı irşad etmekle görevli insanların okumadan ve her gün kendilerini yenilemeden topluma faydalı olmaları nasıl mümkün olabilirdi?” (s 428)

Diyanet İşleri bütün hocalara hem eğitim hem ahengi sağlamak için tüm taşra teşkilatları Diyanet Gazetesine abone yapılır. Bu bir şikayete konusu olur. Müfetişler teftiş raporuna şunu yazar “Tebliği dergisi” niteliğindeki Diyanet Gazetesi’ne başkan dahil tüm personelin abone olması tenkide değer bulunmamıştır.” (s. 430)

Diyanet İşleri Başkan yardımcılığına başladığı dönemde iş takibi için gelenlerin işi yürüyor.İş takibi için gelmeyenlerin işlemleri aylarca masada bekliyordu bilgisini veren Altıkulaç Hoca, prensiplerini uygulatır. İmam Atama tüzüğünü çıkartır.Başta parlamenterler olmak üzere kendisine sataşmalarına rağmen uygulamasında asla taviz vermez.

Tayyar Altıkulaç, 9 Aralık 2012’de Mehtap TV’de Ufuk Ötesi Programında mevzuat meselesini çok güzel izah etmişti. Diyanette iken devlet yöneticileri ve siyasilerle ile dini konuda değil mevzuata aykırı personel atama, yersiz tayin, sürgün istekleri yüzünden aralarının açıldığını ifade etmişti. “Bakanlar Meclisten cepleri notlarla dolu kağıtlarla gelir, bazı bakanlıklarda atama yetkisi bakana aittir Diyanette ise bu Dİ. Başkanına aittir. Bunu bilmeyen bazı siyasilerle sürtüşmek durumunda kalıyorduk.Bu masa bize emanet edilmişse burasını biz yönetiriz.Kanun mevzuat neyi gerektiriyorsa ona göre yönetiriz. Bir gün başka türlü başka gün başka türlü yönetmeyiz. Bir bakan geliyor üç dört ay sıkıntı yaşıyor sisteme alışıyor, bakan değişiyor yerine başka biri geliyor o sisteme alışana kadar yine sıkıntı çekiliyor. Dİ.de başkan yardımcısı iken İlahiyat ve YİE mezunları ellerine diploma alıp “Beni müftü yapın, beni vaiz yapın” diyor bizde yapıyoruz. Çünkü ihtiyaç var. Merkezde açtığımız bir kursta bir müftü yardımcısı-Kevser Suresini – doğru okuyamadığını gördük. Haseki bu ihtiyaçtan doğmuştur.”

Hoca, 1971 yılında Diyanet İşleri Başkan yardımcısı olmuştur.Aslında bir Enstitüde kalarak eğitim ve ilimle meşgul olmak istemektedir.O yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığına Lütfü Doğan vekalet etmektedir. O, ısrarcıdır. Hoca da gelmemekte ısrarcıdır. Fakat Lütfi Doğan Hoca’nın “Diyanet olarak dar bir boğazdayız, ya batacağız veya bir çıkış yolu bulup kurtulacağız.” Sözünü söylemesi üzerine Tayyar Altıkulaç görevi kabul eder. ((s 171)Lütfü Dağan Hoca halim selim bir şahsiyetin sahibidir.Sakin, mütevazi , son derece nazik ve yumuşak tabiatlı,sabırlı bir bir insandır.Mücadeleci tarafı yoktur.(s 260)Ankara’da bir gecekonduda oturmaktadır. Başkente yeni gelen Altıkulaç Hoca ile ilgilenmektedir. Onu evine davet edip yer sofrasında ikramda bulunmaktadır. Hiç kimseyi kırıp üzmek istemez. Ancak bu karakteri iş bekleyen Anadolu’dan gelen Diyanet mensuplarına sıkıntı vermektedir. Olmayacak talepte bulunanlara Lütfü Doğan Hoca “Hayır” diyememektedir. “Hele yarın gelin bakarız!” demekte bu söze muhatap olan Diyanet görevlisi Ankara otellerinde kalarak sıkıntı çekmekte devirsi gün geldiğinde başka mazeretlere muhatap olmaktadır.İyi niyetin yol açtığı bu sıkıntılara karşı Altıkulaç Hoca özellikle yöneticilere şu tavsiyede bulunuyor “İdarecilikte az veya çok birilerini gücendirmeyi göze alamazsanız bazı yanlışları düzeltmeniz mümkün olmuyor. Tersi olsa idare-i maslahatçılık, o zaman da kalıcı bir eser ortaya konulmuyor.” (s.192)

TDV İslam Ansiklopedisi medeniyetimizin önemli bir bilgi kaynağıdır. Altıkulaç Hoca, bu hazinenin hazırlanmasında yayınlanmasında TV’lerde reklamının yapılmasında çok önemli katkılar sunmuştur. Ramazan programlarında TV’lerin önerdiği proğram yapma ücretini almamış karşılığında ansiklopedinin reklamının yapılmasını temin etmiştir. (s.117) Yine çok önemli telif ücretlerini TDV bırakmıştır. Emeklilik hayatı yaşayan dünyalık bir ikbal düşünmeyen bir insanın bunu anlatmasının nedeni, bu hareketi tüm hayırseverlere misal olması içindir.

Hoca, İstanbul İmam Hatip Okulunda öğretmen olarak göreve başlar hemen akabinde müdür yardımcısı olur. Böylece idareciliği başlamış olur. (s.120)

Tayyar Altıkulaç, açık sözlü bir şahsiyetin sahibidir. Dünyanın en zor şeyi “Hayır” kelimesini rahat ifade etmektedir. Muhatabı kim olursa olsun tenkit ve eleştiri yapabilmektedir.

Okulunda Bir müzik hocası doğru dürüst ders anlatmaz. Ders saatlerini hatıralar anlatarak harcar. Müzik Hocasının başarısızdır bu başarısızlığına rağmen kurs açar kursa katılmayan talebesi Altıkulaç’ı tenkit edince, Altıkulaç da müzik dersinde ders işlenmediğini, dersin boşa harcandığını söyleyince müzik hocası, daha sonra arkasından Altıkulaç Hoca’ya “mason” olduğu iftirasını atar. Bu iftira Altıkulaç Hocayı çok üzer, hocası ile yüzleşir, Hocası yanıldığını söyler “halelik” ister ancak bir asistanlık sınavında başarısızlığı yüzüne vurulmuş olan hoca bunun acısını çıkarmakta helalik istemesine rağmen ısrarcıdır; Masonluk iftirasını sürdürür. Onun asistan olmasını engellemek ister, fakat başarılı olamaz. ( s.130-136)

Bu, toplumumuzda yaygın bir iftira mantığıdır. Kişiler, karalamakta zorlandığı kişileri bu şekilde “Mason,Kemalist,dönme vs” diye karalamaktadır..Burada hedef masonluk değil garez duyduğu kişinin hakkının önünün kesilmesi isteğidir. Hoca sadece bu iftiraya uğramaz çocuk yaşta hafız olmasına rağmen, gerek yurt içinde gerekse yurtdışında Kıraate uygun olmayan Kuran okuyuşlarına hemen dikkat çeken bir hassasiyete sahip olan Altıkulaç Hoca Sakarya’da müftünün ısrarı sonunda vaazın bitiminde uzunca bir aşr-i şerif okur. Namaz çıkışı cemaatten yaşlı başlı ,saçlı sakallı insanlar onun elini öpüp helalik almak istemişler. Meğer onlara “Bu adam Kur’an okumasını bile bilmez” diye söylenmiş. Onlar da başkalarına böyle anlatmışlar.Müftü efendi de bu sebeple Kur’an tilavet etmesi için ısrarcı olmuş. (s 756)

Hoca bu iftiralarla muhtemelen sonraki yıllarda da karşılaşmış olmalıdır.Hele maruz kaldığı bir iftira var ki maalesef toplumlarda çok yaygın. Söylemediği bir sözü bir insana mal etmek. 12 Mart döneminde Ahmet Okutan isminde ilahiyat tahsili de görmüş olan muvazzaf bir albay emir vaki ile Diyanette başkan yardımcısı olur.Tayyar Altıkulaç’la çok iyi diyalog kurar. Ankara’da bir köye davet edilirler.Bu köy TRT’de dini program hazırlayan Asaf Demirbaş’ın köyüdür. Bu geziden sonra Ahmet Okutan, Hocaya karşı soğuk tavır sergiler, nedeni sonra anlaşılır. Gittikleri köyde güya Tayyar Altıkulaç Asaf Demirbaşa’a Ahmet Okutan’ı işaret ederek “Bu adam camiye gidiyor ama, abdesti bile yoktur.” demiş. Altıkulaç’ın bu durum karşısında takındığı tavır benzeri durumla karşılaşan herkese ders olmalı. Ahmet Okutan’a diyor ki “Ahmet ağabey inanmadım diyorsun ama , Pazar gününden bu yana sen bana karşı değiştin Yani bu inanmadığını söylediğin şeyin seni etkilediğinden şüphe yok.Ben bunu görüyor bunu merak ediyordum.Madem ki böyle bir durum var bunu bana açıklamak zorundasın . Bugün bunu yapan yarın başka şeyler de yapar.Onun için dostumuzu ve düşmanımızı bilmemiz lazım.”

Bu olayı cemaate okutmak lazım. İbretlik bir hatıra. Toplumda da çok yaygın.İnsanlara direk nasihat verir şekilde anlatmaktansa örnek olay diye benzeri olayları hikaye etmek daha faydalı olur.

Asaf Demirbaşla yüzleşirler.Asaf Demirbaş özür diler.Hatta ettiğini söyler.Ancak Hocaya karşı sıkıntı vermeye devam eder. Bir gün Diyanette özel kalemde otururken gözü Diyanet Gazetesine ilişmiş. “Bu gazetede niçin Atatürk’ten bahis yok.”diye söylenmiş.

Demirbaş’ın bu sözü Altıkulaç Hocaya iletilir. Fena halde canı sıkılır.12 Eylül dönemidir. Konuşmak zordur. Ama o cesaretle TRT’nin başındaki emekli Paşa Macit Akman’a telefon eder “Sayın genel müdür sizin bu adamınızın görevi bizim ne kadar Atatürkçü olduğumuzu denetlemek mi?”diye sorar.

Burada şu tesbitini aktaralım. “Atatürk istismarı yapanlar ve Atatürkle geçinenlerle uğraşmak o kadar zordur ki!” (s 181-182)*

Ancak Asaf Demirbaş, Diyanetle uğraşmaktan geri durmaz. Özel TV’lerin kurulmasıyla yüzü unutulan Asaf Demirbaş 12 Eylül döneminde Başbakanlık müsteşarı Em. Amiral Erdoğan Yazıcı’nın emrinde görev yapan bir denizci yüzbaşıyı yönlendirerek 12 Eylül yönetimini Mevlid konusunda Diyaneti baskı altına alıp Hoca’yı istifa konusuna kadar getirmiştir. TRT Genel Müdürü resmi yazı ile camilerden yapılan yayınlardan dolayı tesbit edilen şikayetler şunlarmış “Cemaatin Kılık kıyafeti iyi değilmiş, Küçük çocuklar camiye alınıyormuş, Bazı kimseler takkeli görünüyormuş. Bu mahzurları ortadan kaldırmak için İstanbul ve Ankara’da değişik camilerde 5-6 mevlit çekimi yapılmalı ihtyaç anında yayına konulmalıymış (s.585) Başbakanlık müsteşarlığı ikinci bir yazı göndererek “Mevlid içinde ilahi ve kaside okunmayacak, mevlidhanlar “medet ya resulallah”, “şefaat ya resulallah “ demeyeceklerdi.” (s.586)

Mevlid yayınları paketten çekimi yapılıp yayınlanacaktı. Yani kandil günü olmayan bir günde çekilecek cemaat konu mankeni gibi camiye toplatılacak “Hocalar Bugün Kadir Gecesi” diyecek ancak o gün Kadir Gecesi olmayacak. Altıkulaç Hoca konu ile ilgilenen Devlet Bakanı İlhan Öztrak ve Mehmet Özgüneş’e “ Sayın bakanlar, lütfen ısrar etmeyiniz.Ben bu emri kesinlikle yerine getiremeyeceğim. Camiler film seti, Diyanet İşleri Başkanını aktör ve cami cemaatini bu setin figüranları yapan ilk Diyanet İşleri başkanı olmayı kabul etmem mümkün değildir. Sayın Başbakan bu emri mutlaka yerine getirilmesini istiyorsa kendine yeni bir Diyanet İşleri başkanı bulsun.” (s 591)

Hoca Diyanette çalışan sonra üniversiteye geçen bir vaizden bahsediyor şahıs olarak sayıları tek olmadığı, misalleri sayısız olduğu için ismi önemli değildir: “Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu bir elemanımız vardı. Prof Dr Neşet Çağatay’ın yanında doktora yapmış biriydi.Başkanlıktaki müdürlüklerden biri emrinde, uzman kadrosunda görev yapıyordu.Daha doğrusu görev yapmıyor, sağda solda dolaşıyor. Atatürkçülüğü ile idare edip gidiyordu.Amirleri bu kişiden sürekli şikayet ediyor verimli olmadığını görevini sık sık aksattığını söylüyorlardı.

Başkanlık tarafından görevini aksattığı için dikkati çekilen, 1.ci sicil amiri tarafından daire disiplinini bozduğu mesai içinde odasında şahsi işleri ile meşğul olduğu, devlete ait araç ve gereçleri şahsi işlerinde kullandığı mesaiye uymadığı gerekçesiyle uyarma cezasıyla tecziye edildi.İzinsiz bir okulda derse girdi. Merkezde tutmanın doğru olmadığı gerekçesi ile Ankara vaizliğine tayin edildiği, Kur’an Kursunda görevini aksattığı. Müfettişlerin kararı uyarınca Niğde müftülüğü emrine gönderildiği, bütün bu cezalar için Danıştaya dava açtığını, bu cezaların kendisine Atatürkçü olduğu için verildiğini ileri sürdüğünü. Danıştay’ın davasını red etmesi üzerine Askerlere gidip “Atatürkçü olduğum için başıma gelmeyen kalmadı” dediğini, tüm bu siciline rağmen üniversiteye geçip üç defa girdiği doçentlik sınavında başarısız olduğunu, Alan değiştirerek yeni rehber hocası sayesinde akademik ilerlemesini sürdürdüğünü, profesörlüğü kadar yükseldiğini. Kemal Gürüz’ün YÖK’ü onun Atatürkçülüğünü değerlendirmek de gecikmediğini. Onu ilahiyat fakültesine dekan yaptığını ibretle okuyoruz.(S.708-712)

Anlatılanla kaçak yapılara Atatürk ve bayrak asarak yıkımı önlemeyi düşünen uyanık gecekonducu arasında hiçbir fark yok.

Yukarıdaki tespiti tekrarlayalım “. “Atatürk istismarı yapanlar ve Atatürkle geçinenlerle uğraşmak o kadar zordur ki!” Hoca da bu zorluk yerine kendisine Atatürk’ü istismar ederek sataşanlara iddialarını ciddi bulmadığı için onların yaptıkları haksız isnat ve değerlendirmeler hocayı pek üzmüyor. (s 821)

Hoca aslında iyi bir teşkilatçıdır. Bunu hem Diyanette hem de Bursa Yedek Subay Personel okulunda görüyoruz. Okul komutanı askerlerin oruç tutmasını istemez. Altıkulaç Hocanın olayı birlik dışına taşırması gibi küçük bir kulis faaliyeti ile bu yasak ortadan kalkar. ( s.158)

SİYASİLERLE ve CEMAATLERLE İLİŞKİSİ

Hoca askerliğini Tunceli’de yapar. Hem subaydır hem de camide imamdır. Bir ara Nazimiye ilçesinde askerlik şubesine görevlendirilir. Burada da imamlık yapar. İlk gittiğinde toprak damlı caminin biri semerci, diğer kalaycı olmak üzere iki cemaati vardır. Altıkulaç Hoca ile cemaat sayısı 27’ye kadar çıkar. Caminin kadrolu İmamı yıllık izine ayrılır. Ancak Cuma günü namaza gelmez.Hoca nedenini sorduğunda İmam, Cuma günü ilçede olmasına rağmen namaza gelmediğini öğrenir.Bahanesi geçerli değildir. Altıkulaç Hoca, İmam için bir ara çok yaygılaşan “namaz memuru” tabirinin kullanır. (s 165)

Tayyar Altıkulaç Hoca gerek Yeniden Milli Mücadelecilerle, gerekse Milli Nizamcılarla karşılaşması ve bunlar hakkında verdiği hükümler yerinde. Bunların ilk çıkışları sağlıklı değil.YMM hareketinin lider Hocayala Afyon’da karşılaştığında henüz 23 yaşında bir hukuk fakültesi talebesidir. Ortaya çıkışlarında ilmi ve disiplinli olmayan bu hareketlerin birden büyümesini tarihçiler, sosyolojik açıdan tahlil etmelidirler. Aykut Edibali, yarım saat önce tanıştığı kişiyi henüz legal olmayan teşkilatına davet etmekte, Milli Nizam adına çalışan Fehim Adak, bir yedek subaya Tunceli gibi bir ilde parti teşkilatı kurmayı teklif etmektedir ancak iki hareket de sonradan sıçrama yapar ?

Buradan şu sonucu çıkartmalıyız: Din yönünden ihmal edilmiş,baskı görmüş bir toplum vardır. Bu toplumda İslami mesaj veren her teşkilat zayıf da olsa derme çatma da olsa karşılık bulmakta kabul görmektedir. Öyleyse toplumun dini talepleri devlet tarafından hiçbir zaman gözardı edilmemelidir.

“Din biziz, din için ortaya çıktık” Hoca, bir grubun, bir partinin bu şekilde bir iddia ile ortaya çıkmasını yanlış bulmaktadır. (AKSİYON – 14 Kasım 2011)

Doğrudur ancak tarih de göstermiştir ki, bir gruba mensup olmadan yaşayamayan bir topluluğuz. Bu konuda sosyologların, din adamlarının ortaya koydukları net bir çözüm yok.

Bu dönemde kurulan İmam Hatip Liseleri -Hocanın da işaret ettiği gibi- devlet tarafından üvey evlat muamelesine tabi tutulmakta, dine yönelik baskılar kontrolsüz, gelişi güzel hareket eden, plansız programsız meşrutiyeti olmayan   hareketlerin ortaya çıkıp taban bulmasına neden olabilmektedir.

Bu hatıralarla ilgili internette çıkan yazıları okuduğumuzda en çok tartışılan Tayyar Altıkulaç ve arkadaşlarının internette çıkan yazılarını okuduğumuzda MSP ile sıkıntı yaşanmış. Hasan Aksay’ın bakanlığı döneminde atamalara müdahale edilmiş.Yüksek İslam Enstitüsünde Akıncı gençler okulu boykot etmiş, müdürü tartaklamış.Erbakan bir görüşmede “Bir yere imam mı tayin edeceksin ? O, İmamın Milli Selamet davasına kaç rey getireceğinin hesabını yapacaksın!..”(s 483)

Bu bir hatıra 1974’lü yıllarda Erbakan Hoca böyle düşünüyor.Belki o gün MSP’ye oy veren büyük bir kesim de böyle düşünüyordu. Hatıra okunurken tarihi gelişim göz önünde bulundurulmalı.Nerden nereye denilmeli.

Erbakan, hakkında vefatından sonra yazılanlardan bir tespit de şuydu “Hoca’nın, hayallerine kurşun yetişmez.” 1974 yılında İslamla eşit gördüğü partisinde dünyalık kırgınlıklar, küskünlükler henüz olmamıştı.1977 yılında seçime gidilirken henüz partisinden o toplu milletvekili istifaların acısını hoca henüz tatmamış olmalıydı. Daha sonraki yıllarda henüz adaylık için kafa göz kırılmamış olmalıydı. Bunların hatıralarda anlatılması yerindedir. Aksi olsa siyasi ve fikri gelişimin tarihi ortaya çıkmaz.**

O yıllarda Yüksek İslam Ensititüsü boykotta.Öğrenci hareketleri tarihi çok iyi araştırılıp incelenmelidir. Osmanlıların son döneminde de sık sık öğrenci eylemleri olmaktaydı. Buna “Softa Ayaklanması” derlerdi. Akıncılar eylem yaparken, sol kesim Amerika’yı protesto için boykot yapardı. Acaba Türkiye’de bir okulda eğitimi önlemenin Amerika’ya ne gibi zarar dokunur diye hala düşünmüyor değilim. Tabi o yıllarda ülkücülerin kontrolünde olan okullarda da boykot eylemi olurdu.

Bir ara söylenen “Mülkiye’den çıkan biraz komünist olur.” ifadesini doğrular mahiyette devlet adamı yetiştiren bu kurum ihtilallerin ocağı olmuş, hatta son yıllara kadar hocalarına yumurta atacak kadar edep ve terbiyeden mahrum öğrenci eğitim görmüştür. Bu ve benzeri olaylar ülkemiz adına bir kayıptır.

Yalnız Hoca’nın MHP ilgili acı bit hatırası var: 1999 yılında Mecliste bir kanun çıkar. Diyanetin 633 sayılı kuruluş kanununa eklenen bir maddede(Ek madde 3)İlköğretimin 5. sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığının gözetim ve denetiminde yaz Kur’an Kursları açılır.” İfadesine yer verildi. Bu hükümle, yaz aylarında yapılacak kurslara, daha alt sınıftaki çocukların devamı engellendi.

Koalisyon ortağı MHP müftülükten gelen Osman Müderrisoğlu’na bu yasa lehinde konuşma görevi verdi. TBMM kürsüsünden yaptığı konuşma ile bu talihsiz yasa için “Hayırlı uğurlu olsun” diyerek konuşmasını bitirdi.

Bu “hayır” ve “uğur” temenni ettiği şey ne idi? Bu kanunla açılan Kur’an kursu filan yoktu. Aksine yaz aylarında her yaştan çocuğun katıldığı kurslar için bu kanun sınırlama getiriyor ilköğretim beşinci sınıfı bitirmeyen çocukların bu kurslara katılması engelleniyordu.

Allah’ın evi küçük-büyük, kadın erkek,alim-cahil amir-memur herkese açıktır(.s.605-7)

Hoca siyasilerle ilgili bir yalan dosyası hazırlar. Fakat bundan vazgeçer. Kesintisiz sekiz yıllık eğitim çıktığında ANAP’lı bir bakan “8 yıl bilgisayar ve Kur’anı buluşturacak!” diye gazeteye demeç verir. Bir gün sonra bu bakanla meclis kulisinde karşılaşınca bu açıklamanın kendisine ait olup olmadığını sorar. Bakan kendisine ait olduğunu ifade ederek niçin sorduğunu öğrenmek ister Altıkulaç da “Siyasetçilerin gerçek dışı beyanlarına dair bir dosya açtım da bu açıklamayı size sormadan bu dosyaya koymak istemedim.” Der. Gerçekten bakanın sözleri düpe düz gerçek dışıydı. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimle hiçbir çocuğun eline ilave bir tek Kur’an-ı Kerim verilmiyor. Aksine binlerce çocuğu elinden Kur’an-ı Kerimleri alınıyordu. (s 1059)

Hoca bir başka siyasetçiden daha bahsediyor. Bu siyasetçi bir cemaate mensup olup o cemaat kontenjanından RP listelerinden milletvekili seçilmiştir. Kılık kıyafeti yerinde olmayan, Meclise hiç uğramayan bir milletvekilidir. Bir gün kürsüde iken kendisine “sen meclise niçin devam etmiyorsun aldığın para haram değil mi?” diye söz atanlar olur. O milletvekili “Ben meclisten aldığım paranın tamamını hayra harcıyorum” der. Altıkulaç Hoca dayanamaz “Parayı hayra harcayınca devam sorumluluğu ortadan kalkıyor mu?” diye milletvekiline söz atar. Tabi buna cevap uoktur.(s 1069)

Said-i Nursi’ye sempati duyuyor. Ancak onun hatasızlığını, risalelerde hiç yanlış olmadığını savunan bir arkadaşına itiraz ederek onunla tartışıyor.

En büyük mücadelesi Süleymancılarla oluyor. Bu mücadelenin tek nedeni onların İmam Hatip okullarını karalamalarıdır.Çok kez aralarını düzeltmek için neticesiz kalan görüşmeler oluyor. Temel neden Süleymancıların Diyanet Mevzuatı yerine Kemal Kacar’ın direktiflerini dinlemeleridir.

Cemaat bu mücadelede her yolu mübah görüyor.Bir bütçe görüşmesinde bir milletvekili aleyhinde bakana gerçeğe dayanmayan ifadeler içeren soru önergesi veriyor, aynı milletvekili 12 Eylülde tutuklanma tehlikesi ile karşılaşınca Altıkulaç’tan yardım istiyor.Yine bu dönemde aynı grup Altıkulaç’ı Atatürk düşmanı diye Genelkurmaya ihbar ediyor.

Cemaatin bugün başında olan Ahmet Arif Denizolgun ile bir dönem TBMM çatısı altında bulunurlar. Denizolgun Hocaya selam vermemek için başını çevirir. 2002’de Denizolgun milletvekili adayı olduğu ANAP’ı destekler. Çünkü Denizolgun bu seçimde ANAP’tan adaydır. Yurtlardan öğrenci taşıyarak Mesut Yılmaz’ın mitinglerinin kalabalık olmasına çalışır. Kapalı kapılar arkasında yapılan toplantılarda ANAP’a oy vermemenin büyük vebal olacağını söyletir.(Hatıralarda en geniş yer nedense Süleymacılara ayrılmış (s 718-765)

Fakat en etkili hakem zamandır. Bugün Süleymancıların İmam Hatiplere yönelik itirazlarından eser kalmamıştır.

Hüseyin Hilmi Işık Kuleli Askeri Lisesinde kimya öğretmenidir. İstanbul İmam Hatip Okuluna gelip kimya derslerine girerdi. Derste 15 dakika kimya sonra dini konuları konuşacağını söyler. Bu yüzden bazı öğrenciler kimyadan koptuklarını belirterek onun sınıfından ayrılırlar. Öğrencilerine, Elmalı tefsirini okuyanların dinden çıkacağını söyler bu tefsiri yakmalarını ister.Öğrencilerin şikayeti üzerine idare onun okulla ilişkisini keser.(s.774)

Hüseyin Hilmi Işık, Altıkulaç’ın Diyanet İşleri Başkan yardımcısı iken “Mısırlı bir Din Adamının Din Düşmanlığı” diye bir kitap yazıp bu kitabın tavsiye edilmesi için Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından incelenmesini istemiş. Kitabı inceleyen raportör “Ayetlerde sure numaraların zikredilmediğini,hadislerin kaynaklarının verilmediğini, 83 kitaba atıf yapıldığı halde bunların sayfalarının belirtilmediğini, Reşid Rıza ve benzerlerinin tekfir edildiğini” belirtir. Bir başka eserine de benzer rapor verilir.

Zorlukları Aşarken’de ihlas Holdingin batışından önce Rahmi Koç’la Enver Ören arasındaki bir diyaloğ ibret-i alem:

;Rahmi Bey sordu:

-Mücahit(Enver Bey’in oğlu) ne yapıyor? Hayatından memnun mu?

-Memnun olmayıp da ne yapacak? Yatı var, uçağı var, helikopteri var (bana dönerek) Ama hergün cüzünü de okumayı ihmal etmez. (s 781)

Hoca, hiç tevilci değil. Karşılaştığı bazı meselelerle Diyanet mensupları sık sık karşılaşıyor. Bunlardan biri zorunlu din dersi olayı.Bazıları bunu laikliğe aykırı görür. Hoca, Mecliste iken bu konuda düşüncelerini şöyle açıklar “Anayasanın 24. maddesinde eğitim ve öğretim ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı bunun dışındaki eğitim ve öğretimin (daha fazla öğretimle eğitimin, yani her ikisinin ) kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlı olarak yapabileceği, hükme bağlanmıştır.

Bu ülkede camiler olduğu gibi kilise ve havralar da vardır.Bu yapılar nedir?Buralarda neler yapılır?Musevi, Hıristiyan ve Müslümanlar nelere inanırlar? Ne tür ibadetler yaparlar? Gençlerimizin bunları öğrenmesi kadar tabii bir şey olamaz ve bunun laiklikle çeliştiği ileri sürülemez. Herhangi bir vatandaşın “Benim çocuğumun din kültürü ve ahlak bilgisi dersine dersine girmesini istemiyorum.” Deme hakkından ve özgürlüğünden söz edilemez. Zira böyle bir talebin “Ben çocuğumun coğrafya veya resim dersine girmesini istemiyorum.” Demekten farkı yoktur.

Kitap okunduğunda hocanın iğnelemediği, tenkit etmediği hiçbir parti yok. Zaten kendi ifadesine göre sansürsüz bir hatırat yazma arzusundadır. (s.321)Buna rağmen bütün partilerden milletvekilliği için teklif alıyor.Bu, onun meslek hayatındaki başarısından,partiler üstü ve tavizsiz iş anlayışından olsa gerektir. Ayrıca onun bu özelliği emeklilik sonrası politika düşünen tüm bürokratlara örnek olmalıdır.

HAC ORGANİZASYONU

Diyanet İşleri Başkanı olduğu yıllarda 50 bin kişi Hac’a gidiyordu.Bunun ancak 350 si Diyanet tarafından gönderiliyordu. Başkanlığın ilk yılında 4 bin kişi gönderilir. Bu konu ile ilgili her yıl İçişleri Bakanlığında bir daire başkanının başkanlığında bir toplantı yapılıyor, bazı karar alınıyor ancak bu kararlar toplantının yapıldığı odada ve masada kalıyordu. (s.449)

1979 yılında Hac organizesi Diyanete verilir. (551)

Hoca belirtmiyor ama Özelikle Osmanlılarda şekillenen ehli sünnet anlayışının özellikle devlet yöneticilerine yön vermiş ilmihal kitaplarında yazmayan hayırlı hizmetler devlet eli ile yapılır anlayışı Hoca’da mevcut . Onun Kızılay’ın Hac’da başarısızlıklarla, dolu sağlık hizmetinin elinden alınarak Diyanete devir edilmesini istemektedir. Devir 12 Eylül dönemidir.Diyanetin bağlı olduğu bakan bu işi Kızılay’ın yapmasını istemektedir. Kızılay Hac’da sadece aspirin dağıtmaktadır. Sorunun çözümü için 12 Eylül sürecindeki Başbakanlık Müsteşarı Erdoğan Yazıcı Paşa ile görüşülür. Paşa, Altıkulaç Hoca’yı baştan savmak isteyince Hoca’nın cesaretle dolu şu sözlerinin altını çizmek lazım “Devlet mi büyük, dernek mi? “Kızılayın Hac’daki tüm sağlık hizmetlerindeki tüm rezaletlerine rağmen “ Kızılay demek ki devletten güçlü. O halde ben de bundan sonra güçsüz devlette çalışmayacağım , daha güçlü olan Kızılay’ın hizmetine gireceğim.” Deyince iş Başbakan Bülent Ulusu’ya akseder o da bu görevi Diyanete verir. (s.675)

Kızılay yaptığı hizmetten çok reklama önem verir. Burada Kızılay yetkilisinin komik bir açıklamasına yer verir. Kızılay yetkilisi Hac’da “din, dil, ırk ayrımı” yapmadan” herkese hizmet ettiklerini övünerek anlatır.Hacda din ayrılığını bilmeyecek kadar yaptığı işin uzağında olan insanlar Kızılay’ı yönetmektedir.(s.249)

İmam Hatip Okullarını devlet resmen açıp tanıdığı ancak filen üvey evlat muamelesi yapmıştır. Bu okulların yaşaması için canla başla çalışan bir avuç hayırseverin kurduğu bir cemiyet vardır:İlim Yayma Cemiyeti. Bu cemiyet, İmam Hatiplere kuruluşundan beri sahip çıkmış,bina ve araç gereç ihtiyaçlarını karşıladığı gibi öğrencilerin iaşe, ibate ve giyimleri ile de ilgilenmiştir.

EĞİTİM HİZMETLERİ

Altıkulaç Hoca, Arapçasını geliştirmek için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Bağdat’a gönderilir. İlginç Bağdat hatıraları yanında özellikle hijyenik ortamdan uzak Bağdat Kahvehaneleri şimdi ne alemde diye insan düşünmeden edemiyor. Yine Bağdat’ta Kur’an, Kıraat uygun okunmamaktadır.

Kıraat alimi olan Altıkulaç 1970’li yıllarda bu ilmi çok önemli mesele   edinmiştir. “Kıraat ilminde aşare ve takrib öğretimi ve bu fende icazetname verme geleneği günümüze kadar gelmiş bu zincir hiç kopmamıştır. Ama 1970’li yıllara geldiğimiz zaman yakın bir gelecekte onun kopma tehlikesi ile yüz yüze gelmeyeceğini kimse söyleyemezdi. İstanbul’da bir reisü’l-kurra vardı ama bir iki nesil sonra bu işin geleceğinin hiç de iyi görünmediği açıktı.” (s-207)

Reis’ül Kura bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.Bunlardan biri Abdurrahman Gürses diğeri Mehmet Rüştü Aşıkkutlu’dur. Biri Kur’an’ı İstanbul, diğer Ezher metodu ile okutacaktır. 1973’te Diyanet İşleri Başkanlığı Kıraat Kursunu açar.

Abdurrahman Gürses Hoca rahatsızlanır. Zaten hanımı da rahatsız olduğu gibi evde de bedensel özürlü bir çocuğu vardır. Of vaizi Mehmet Rüştü Aşıkutlu ise önce Diyanetin teklifini red etmiştir. Onu ikna etmek için Of’a gitmek gerekmektedir. Diyanetteki Dr Lütfi Doğan’ın başkanlığındaki bir toplantıda başkan yardımcılarından Ahmet Okutan “Bir vaizin ayağına bir başkan yardımcısının gitmesi münasip olmayacağını” söyler Altıkulaç Hoca ise “Ziyaret değil böyle bir zatın ayağının altı dahi öpülür. Başkanım uygun görürse ben ziyaret için gitmeye hazırım.” diyerek Of’a gidip Mehmet Rüştü Aşıkutlu Hocayı ikna eder. (s. 212-213)

Haseki ve Diyanete bağlı diğer eğitim merkezlerinin kuruluşu Tayyar Altıkulaç’ın gayretleri ile gerçekleşir. Altıkulaç 19 yüzyılda yaşayan Ahmed Cevdet Paşa’ya benzemektedir. O da medresede müderris olmayı arzulamasına rağmen devlette önemli görevler almak zorunda kalmış 

*Yine Türkiye Diyanet Vakfı onunla birlikte bir gurup arkadaşının gayretleri sonunda kurulmuştur.

MEB YILLARI

Zorlukları Aşarken’de ibretle okuyacağımız bir sayfa Diyanet İşleri Başkan yardımcılığından İstanbul Haseki’ye sürgün edilmesi sonra Milli Eğitim Bakanlığında Din Eğitimi Genel Müdürü olması.Partilerin cemaatlerin –vatan ve millet meselesi imiş gibi- bu tayini engellemeye çalışması…

Cemaate mensup olan stajyer bir öğretmenin bir enstitüye tayin isteğinin red edilmesi bunu cemaatin kendine karşı bir tavır olarak algılaması, destek verdiği iktidardaki siyasi partiyi zorlaması, bakanın zorda kalması, iktidarın zorda kalması mevzuat dışı ne büyük zorlamadır, bunu ancak işin içerisinde olanlar anlayabilir. Hele bir cemaatin bir tayin işine bu kadar angaje olması anlaşılır gibi değil. Hoca stajyer ortaokul öğretmeninin mevzuata aykırı olduğu için atamıyor cemaat bunu onun kendilerine karşı husumetine bağlıyor fakat aynı öğretmen Altıkulaç’ın Dİ. başkanlığı döneminde Üsküdar müftüsü oluyor; hatta kendisine il müftülüğünü teklif ediliyor.

Din Eğitimi Genel Müdürlüğü dönemi Türkiye’nin 12 Eylül’e koşar adım gittiği dönemdir. İmam Hatip Liseleri Akıncı ve ülkücü diye iki ayrı kampa bölünmüştür.(s 292) itanbul YİE boykot başlamış Hocanın makam aracı camları kırılmış İçişleri Bakanı Korkut Özal kendi partisine sempati duyan gençlere sözünü geçirememiştir.

Bu anlatılanlardan ders çıkarmamız lazım. 12 Eylül müdahalesini gerçekleştiren Kenan Evren yargılanması gündemde. Topluluklar pek düşünmezler kendi kendilerini sorguya çekmezler. Günah keçisi bulmaya pek meraklıdırlar. 12 Eylül süreci 1974 başladı. Kenan Evren’in bu yıllarda adı bile geçmiyordu. O ihtilalin nedeni değil sonucudur.

Hoca MEB’deki görevi sırasında boğazından rahatsızlanır. Sesi tehlike altındadır. Londra’da tedavi görür. MEB’deki Genel müdürlük görevinden ayrılıp Talim Terbiye Kurulu üyeliğine seçilir.

Talim terbiye Kurulu üyesi iken bir Milli Eğitim Bakanı müsteşarı adına bir genelge yayınlatır. Lise öğrencilerine ibadet kolaylığı sağlanması istenmektedir. Saygı Öztürk bu genelge ile 30 yıl sonra haberdar olur! 2008 yılında bir makale yazar “Okullarda –namaz odası yaygınlaşıyor.Çünkü namaz odası açılan okulların yöneticilerine ceza verilmiyor.Onun nedeni de 1977 yılında gönderildiği anlaşılan genelgeye dayanıyor.”(s 312)

Hoca’nın Saygı Öztürk’e verdiği cevap şu “ Benim her kelimesi bana ait olan bu genelgeleri ve onları kaleme almak için harcadığım zamanı, kendi çocuklarıma bırakabileceğim en değerli miras cümlesinde görürken, aynı imanı paylaştığımızı düşündüğüm aynı kıbleye ve aynı Kitaba inandığımızdan şüphe etmek istemediğim Saygı Öztürk bu genelgeleri bazı çevreleri kışkırtmak ve 28 Şubatları tahrik etmek maksadıyla kullanabiliyor.(s 315)

1978’de Ecevit Hükümeti kurulur. Hoca sol bir hükümet döneminde Diyanet İşleri Başkanı olmanın da sıkıntısını yaşamıştır. İslam Ülkelerinde Bazen Ramazan Orucuna erken başlanmakta, bayram Türkiye’ye göre erken yapılmaktadır. Birliği sağlamak için Rü’yet-i Hilal Konferansı tertip edilir. Türkiye’de kurum anlayışı olmayan bazı kişiler sistemin takvimine uymaktansa kendi kendilerine fitneye neden olacak şekilde bayramlarını milletin arife orucunu tutuklarında açmaktadırlar. Hoca bununla da uğraşmak durumundadır. Yersiz tenkitlere muhatap olur.

Burada Diyanetin kararını bırakıp Suudi Arabistan’ın bilimden uzak görüşüne itibar eden bir topluluğun acıklı durumu izah ediliyor. Halbuki O Suudi Arabistan 1992’de Ramazan Bayramı’nı iki gün önce ilan etmiştir. Altıkulaç Hoca buna çok sert bir tepki göstermiştir. (s.368-9)

Osmanlı Selçuklu devletleri bir cemaat devletiydi. Ama belirli bir disipline ve kuruma bağlı cemaat idiler.Keyfi hareket edemezlerdi. Türkiye’de ortaya çıkan cemaatle biraz da devletin ihmalkarlığı yüzünden keyfi hareket eden, teftişten uzak bir anlayışla gelişme gösterdiler. İslam kardeşliği yerine cemaat ihvanlığı öne geçti. Bunun en acı sonuçları Almanya’da görüldü.Almanya’da miliyonlarca Türk işçisi olmasına rağmen Diyanet ilgisiz kalmış boşluğu başka cemaatler doldurmuş onlarda camileri para toplama merkezi, (Hoca kitabında anlatmıyor ama ciddiyetsiz holding kurma,parti merkezi haline getirme) haline getirmişlerdir.

YURTDIŞINA DİN GÖREVLİSİ GÖNDERİLMESİ

Zorluklar içerisinde bulunan Diyanetin yurtdışına açılması hikayesi bir mevzuattan haberdar olmayla başlıyor “Dışişleri Bakanlığı bütçesinde yurt dışında Türk varlığını koruma amacıyla yer alan faslın Diyanetle ilgili bir yanı varmış da, yıllarca bundan kimsenin haberi olmamış. Hem de bu fasıl Atatürk’ün emri ile şekillenmiş bir fasılmış Onun için onu kimse   değiştirmeye cesaret edememiş. Ama o günün Dışişleri Bakanlığı bürokratları bu faslın Diyanetle ilgili yanı konusunda –Avrupa ülkelerindeki olağanüstü din görevlisi ihtiyacına rağmen- her nedense susmayı tercih etmişler.”

Diyanet İşleri eski başkanlarından Tevfik Gerçeker babasında naklettiği bir tarihi bilgi bu olayı gün ışığına çıkarmı. O da şu “1923’ten sonra dış ülkelerde hangi kadroların bulunacağı konusu Atatürk’e sorulmuş. “O ülkelerin kadrolarında ne varsa o olsun” buyurmuş.Papazların da olduğu söylenince “Öyleyse dış ülkelerde hoca, imam, dersiam,vaiz bulundurulur, denilsin” buyurmuş.”

Avrupa’da DİTİP (Diyanet İşler Türk İslam Birliği kurulur. İşçiler arasında kabul görür.Fakat bazı topluluklar bu teşkilatın faaliyetini engellemek ister.Misal: toplantı yapıldığında asılsız bomba ihbarları yapılır. Toplantı salonu önünde biriken bir grup gelenlere toplantının iptal edildiğini söyler vs.

Tayyar Hoca, sansürsüz bir hatıra yazacağını ifade ettiği için bu grupların hareketlerini yazıyor ancak kendisinin de hatıratında ifade ettiği gibi hiçbir dernek ve topluluk devlet kadar güçlü olamaz. Bugün, anlatılan yanlışlıkları yapacak bir cemiyet bir dernek artık ortada yoktur.Ancak Diyanet el atmasaydı kim bilir ne yanlışlıklar olmaya devam edecekti?

İLHAN ARSEL’E CEVAP

İlhan Arsel, İslam’ı karalayan bir kitabı çıkmıştır. Bu kitap, Altıkulaç’ı ve onu okuyan diğer Müslümanları yaralamıştır. Bu konu üzerindeki bir sohbette Diyanet’in bu tür neşriyatı takip etmek ve bunlara gerekli cevapları hazırlamak üzere ilim adamlarından meydana gelen bir heyet görevlendirilmesini teklif edilir ancak teklif sonuçsuz kalır.(s.460)

Hatıraları okurken Diyanet Vakıfının yayınlarına bakıp, Tayyar Altıkulaç’ın bu konudaki ciddi ve hassasiyetine bakıp böyle bir heyetin kurulmaması kültürümüz açısından acı kayıp olmuştur gerçekleşeydi nice Renan Müdafanamaleri yazılırdı.Dozy’ye cevap veren tarihçilerin eserleri gibi kitaplar ortaya çıkardı****

 

İlhan Arsel , ölene –etkisi olmasa da- din aleyhinde uğraşmayı huy edinmiş biriydi.Bu konuda takıntısı vardı.1976 yılında Ebusuud’un bir fetvasında geçen “Pir” ile “Pire”yi biri birine karıştırınca rezil olmuş soluğu Amerika’da almıştı. 12 Eylül döneminde Diyaneti, askeri yönetime jurnal eder. Diyanet buna cevap verir.

İşte yukarıdaki proje gerçekleşmiş olsaydı çok değerli eserler ortaya çıkardı.

12 Eylül döneminde İlhan Arsel, sladırgan ve terbiyeden uzak bir üslupla Diyaneti askeri bir yönetime jurnal eder. Diyanetin verdiği cevap hiç de tevilci değildir. Arsel’in açıklarını onun din konusundaki cehaletini hele yaşlı manasına gelen “Pir” ile haşarat adı olan “Pireyi” karıştırmasını, saldırganlığını onun yazdıklarından misallerle askeri yönetime cevap olarak bildirirler. (1285-1302)

Diyanetin İslam’a saldırılara cevap verecek bir müessesenin kurulması çok zinde eserlerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

MİT’İN İSTİHBARATI

Hatıralar Türkiye tarihi için ders ve ibret alınacak hususlarla doludur. Hele bir ülke için en elzem olan istishbarat teşkilatı MİT’in yaşadığı komediler. Mehmet Kervancı hakkında tamamen düzmeceye dayalı yalan istihbaratlar MİT için yüz karası belgeler. Bir vaiz hakkında “Nurcu olarak bilinen terzi filanın dükkanına uğradığı” gibi garip bilgiler vermektedir. (s 498-9)

Yine Hoca’nın çok iyi tanıdığı iki personel hakkında yurtdışında görevlendirilemez diye sitihbarat DİB sunulmaktadır. Hoca arkadaşlarını çok iyi tanımakta. Buna rağmen kararnamelerini hazırlar köşke sunar: “Ben bu arkadaşları tanıyorum.onlar hakkında MİT’in verdiği bilgiye ihtiyacım yok.Lütfen siz bu kararnameyi imzaya sunun söylediklerimi de sayın cumhurbaşkanımıza arz edin.İkna edemezseniz bizzat kendim huzura çıkıp bu arkadaşları savunacağım.” (s.501)

Zorlukları Aşarken’de, fıkralık Bir olay anlatıyor “ Dr Lütfi Doğan, Bağdad’da bulunuyor.ben de ona vekalet ediyorum. Gizli damgası taşıyan zarflar görevliler tarafından açılmadan makama arzdildiği için başkan vekili olmam dolayısıyla MİT’in yazısı da bana getirildi.Zarfı açtığımda bir de ne göreyim. Aynen şunlar yazılı “Peygamberin doğum yıl dönümü münasebetiyle Tunus’a gönderilmesi düşünülen Osman Keskioğlu, Fevzi Mısır ve Halil Çanakkaleli hakkında dosyalarında menfi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, durumu başkanlığınızca da bilinen Tayyar Altıkulaç’ın gönderilmesi sakıncalı göülmektedir.”

Hoca, olayın ardına düşer. Diyanetle ilgilenen bakanla görüşür.İş başbakana intikal eder. MİT özür diler.

ARNAVUTLUK YOLLARINDA

Tayyar Altıkulaç, emekli olduktan yan gelip yatmayı düşünmemiş. İngilizcesini geliştirmek için İngiltereye gitmek istemişse de İngiltere için çıktığı yolun hemen başında Kızılcıhamam yakınlarında geçirdiği kaza üzerine “Bu işte hayır var. Gitme” diyen arkadaşlarının sözlerine uyarak gitmemiş.Kendini İslam Ansiklopedisine, İlme, vakıf ve Avrasya çalışmalarına adamıştır.

Yaban Roman’ın yazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Zoraki Diplomat” isimli bir elçilik hatıralarını anlatan bir hatıra kitabı var. Burada Arnavutlukla ilgili bir bahis de mevcuttur..Yakup Kadri, Tiran’da Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçisidir. Aranvutluk Osmanlı’dan kopalı yirmi küsur sene olmuştur. Hatıralar tazedir. O Arnavutluğu dağ, tepe demeden sürekli dolaşmaktadır. Gittiği her yerde Arnavut Müslümanları tarafından hasretle kucaklanmaktadır. İşte bir çoban Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu göstererek “Bu İstanbul’dan gelen yeni Paşa mı?” Bir başka Arnavut ay yıldızlı bayrağı “Osmanlı! Osmanlı” deyip öpüp başına koyması..anlatılan bu sahnelerin insanı duygulandırmaması mümkün değil.

Arnavutluk İkinci Dünya Savaşı sonunda komünizm cenderesine düşer. Enver Hoca ateist, baskıcı bir yönetim kurar.Bütün dini vakıflara el konulur.Ateist. anlayış devlet politikası olur. Enver Hoca 1985 yılında ölür yerine Ramiz Ali geçerse de o Sovyetlerde esen değişim rüzgarına karşı duramaz yönetimi 1992’de yönetimi Sali Berişa’ya bırakmak zorunda kalır. Bu değişiklikten bir ay önce Tayyatr Altıkulaç ve arkadaşları Arnavutluğu ziyaret eder.

Mehmet Akif’in 1913’li yıllarda Arnavutluğu işaret ederek “İşte perişan yurdum” dediği gibi Osmanlı’dan ayrılmanın getirdiği seksen yıllık perişanlıkta değişen bir şey yoktur.

Altıkulaç, Arnavutluğu anlatıyor “Makedonya sınırını geçip Arnavutluk hududundan içeri girer girmez çok farklı bir dünyada olduğumuzu hemen hissetmiştik. Mamur ve bakımlı bir ülkeden sonra zavallı ve bakımsız bir başka ülkede olduğumuzu anlamamız için fazla gözlem ve kıyaslama yapmaya hiç ihtiyaç duymadık. Gümrük kapısında virane bir yapı Sanki kimseciklerin yaşamadığı ve uğramadığı hareketsiz bir dünyada idik. Kilometre başı yolumuzu kesen köylü çocuklarıyla karşılaşıyorduk. El parmaklarının uçlarını ağızlarına götürüp, getirirken, görüyor, yiyecek bir şeyle istediklerini hemen anlıyorduk.” ***

Arnavutluk açtır, Enver Hoca bir saldırıya karşı Arnavutlukta dağı taşı beton kubbelerle doldurmuştur.Yerleşim yerlerinin yakınlarında kocaman ve köhne yapılarla doludur. Bunlar işlemez hale gelmiş fabrikalardır. 20 Şubat 1992’de yerleştikleri Tiran’daki otelin kaloriferleri çalışmamaktadır.

Cuma namazı Ethem Bey camiinde kılınır. Cami tıklım tıklımdır. Namazdan sonra mushafa faslı başlamış, “bu arada göyaşları sel olmuştu. Hepimiz ağlıyorduk. İnsanlar birbirlerine sarılıyor, hıçkırıklarını gizlemiyorlardı.Bir ara mahfilden 60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir bayan Arnavutça olarak yüksek sesle bir şeyler anlatıyordu. Konuşmayı tercüme edenler onun “Yıllardır sizden uzak kaldık. Ama İstanbul’daki kardeşlerimize selam söyleyiniz, bilsinler ki biz hala müslümanız.Biz, sizden gıda, giyecek değil dinimizi öğretecek hocalar istiyoruz.” Dediğini söylüyorlardı. Dahası bu hanımlardan bir kaçı aşağıya inip cemaatin içine karışarak bizlere yaklaşmış, boynumuza sarılmaya, elleriyle bize değmeye çalışıyorlardı. Gerçekten olağanüstü duygusal bir atmosferin içindeydik. (s.955-7)

Arnavutlukla ilgili satırlarda verilen bir bilgide ateist Enver Hoca’nın yaptığı bir uygulamadan bahsediliyor ki, benzeri tarihte Nemrut ve Firavun kıssalarında rastlanır. Kominst şef kan kanseridir belirli sürelerde kanının, taze bir kanla değişmesi gerekmektedir. Bu taze kan da yeni doğan çocuklarda elde edilmektedir. Enver Hoca’nın kan grubunda olan çocuklar doğar doğmaz kanı alınıp annesine çocuğun öldüğü söylenmektedir. Arnavutlukta Din İşleri başkanlığına kadar yükselen Selim Muça’yı annesi dünyaya getirirken Ortodoks komşuları olan bir doktor onu hastahaneye kayıt yaptırmadan merdiven altında doğumunu sağlayarak hayata kalmasını sağlamıştır.

SONUÇLAR

Zorlukları Aşarken hatalı davranışların misalleri ile dolu. Hediye aldığı eşyayı Vakıfa gider gösteren, Teori ile pratik arasında uyumlu olmayan siyasi davranışlar, Seçildiği görevinin gereğini yapmayan ,TBMM’ye gelmeyen bununla haram işlediği kendisine hatırlatıldığında “ben maaşımı hayra harcıyorum!” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışan, haram kazancın hayra harcanamayacağını bilmeyen kişinin anlayışı,

Romancılar bu tür davranışlara bakarak yazarlar. Bizim toplumda nasıl olsa gerçek hayattan değildir diye romandaki karakterlerin davranışları üzerinde pek durulmaz. Ama hatıralar öyle değil. Zorlukları Aşarken gerçek hayattan alınma. Okurken ders çıkartacağımız yöneticiliğe, hayır konusundaki hassasiyete e ışık tutacak davranış şekilleri

DİPNOTLAR:

*Hocanın bu tespiti, 31 Ağu 2000’de Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu, Zonguldak’ bir tatil Köyü’nün açılışında, duasında Atatürk’ü anmayan Gökçebey Müftüsü Veysel Baylan’ı azarlamasını hatırıma getirdi. Hatıraları okurken Tayyar Altıkulaç Hoca’nın şahsiyetinin iyi anlaşılması için şunu söyleyelim Hoca orada olsaydı o sözün sahibine hak ettiği cevabı verir ve orayı terk ederdi. Bunun kitapta anlatılan çok sayıda misalleri var biri Sabancıların bir toplantısında makama gerekli özeni göstermeyen davranış üzerine Hocanın orayı terk etmesi diğeri de Diyaneti sıradan bir bürokrat gibi görüp “filan tayini yap” deyip “şak” diye telefonu kapatan Koca Reis Sadettin Bilgiç’e karşı takındığı tavırdır.

 

** Mesela 1995 seçimlerinde Fehim Adak listeyi beğenmeyen RP İl teşkilatı tarafından Diyarbakır’a sokulmadı.

 

***Ahmed Cevdet Paşa1848 yılında Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek için Darülmualim okulu kurulmuştu. Kuruluşta bazı esaslar sağlam tutulmadığı için bilhassa talebenin iaşesi temin edilmediği için beklenen faya sağlanamamıştı. Medreselerden alınan talebeler birkaç ay ders gördükten sonra senelik geçimlerini temin için cerre çıkıyorlardı.,hemen hemen altı ay kadar muhtelif kasabalarda dolaşıp öğrendiklerini de unuttuktan başka adeta dilenerek bir mualim için lazım olan vakar ve haysiyeti de kaybediyorlardı.Cevdet Paşa ilk iş olarak öğrencilerin maaşını artırarak onları cerre çıkmaktan alıkoydu.

Encümeni Danişin kuruluş gerekçesini yazdı. Bu kuruluş Ahmed Cevdet Paşa’nın Kavaid-i Osmaniye ve Tarih-i Cevdet’i yayınladı.

 

Tayyar Altıkulaç da YİE’de kalmak istemiş, o da Mecelle’nin hazırlayan bir kurul gibi güçlü bir ekiple TDV İslam ansiklopedisini yayınlamıştır. İmamların eğitimine azami önem vermiştir.

İkisi de mezhep taassubuna muhatap olmuştur.Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle’nin başkanlığından geçici de olsa bu taasup yüzünden uzaklaştırılmıştır.Altıkulaç Hoca’ya ise, Bar olarak işletilmesi için Fransızlara verilen Haseki’yi kurtarma mücadelesinde,“Haseki’yi Diyanete verelim de orada mezhepsiz müftü mü yetiştirsinler sözüne muhatap olmuştur.

 

Ecdad Yadigarı Hasekiyi, Bar işletmek için devir almış olan Fransızların elinden alıp bir ilim merkezi haline getiren Altıkulaç ve arkadaşları olmuştur.(s.237) Benim de içinde olduğum binlerce kişinin İslami İlimleri tahsil ettiği bu eğitim müessesesini kurtaran kişilere Allah bol lütuf ve ihsan verecektir.

Ahmed Cevdet Paşa’nın ehil olmayan insanların atamasındaki saydığı mahzurlar ile aynı konuda Altıkulaç Hocanın saydığı mahsurlar aynıdır. Altıkulaç Hoca siyasilerle ilgili verdiği bir bilgide Diyanetin onlarla sürtüşmesinin tek nedeni yersiz tayin, terfi, sürgün vb. isteklerdir.

***”RenanMüdafaanamesi’nin Namık Kemal’in eserleri arasında hususi bir yerinin olduğunu söylemek mümkün. Renan, 1883 yılında Sorbonne’da ünlü “İslam ve Bilim” konuşmasını yaptıktan sonra başta Cemaleddin Afganî olmak üzere dönemin pek çok aydını kaleme sarılır. Öyle ki Namık Kemal Müdafaaname’yi adeta bir “ibadet hükmünde” kaleme aldığını söyler. Fuad Köprülü’nün aktardığına göre “Onu, gönlümün istediği gibi tepeliyorum” demekten kendini alamaz. Burada bir Osmanlı aydınının fikir asaletiyle karşı karşıyayız: Orduları her cephede yenik düşmüş ama aklı ve vicdanı hâlâ ayakta bir medeniyetin çocuğu olan Namık Kemal.”(Anlayış Dergisi-Mart-2004 )Şehbenderzade Ahmet Hilmi, Hz Peygamber hakkında yalan yazan Reinhardt Dozy’ye cevaben ‘Tarih-i İslam’ı yazar

 *****Bu Olayı bir benzeri tarihte ceryan etmiştir: Mahmud Nedim Paşa sadrazamdır.Yaveri Abdulkerim Paşa’yı yanına çağırarak “Şu kağıdı saraya götür, büyük beye ver” der. “Büyük Bey” tabiri baş mabeyincilere aid olduğundan Abdulkerim Paşa, kağıdı baş mabeynci Hurşid Bey’e götürür. Hurşid Bey “Kuzum bu kağıt bana mı” diye sorar. “Evet sadrazam paşa, büyük beye götür.Ben de getirdim.”cevabın alınca Kağıdı okuyan Hurşid Paşa“ Ve Hüve ala Küllü şeyin kadir” der.Tekrar okudu yine öyle der. Meğer sadrazam Hürşid Beyi kötüleyerek azlini padişaha arz edilmesini yazmış. Serhoşluk ve yahut gaflet saikasıyla “Büyük beye ver” demiş.(İbnülemin Son Sadrazamlar-

1982 s .277)

 

****** Bu konuda emekli Büyükelçilerden Tanşuğ Bleda ile Bilal Şimşir’in Arnavutluk hatıralarını okumayı tavsiye ederiz.İnsan fıtratına aykırı Enver Hocanın komünist yönetim biçiminin nelere mal olduğu bu iki eserde de trajikomik bir şekilde anlatılıyor.

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.
  Sosyal   Medyada   Paylaşın

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

2 adet yorum var.

  1. bilal dedi ki:

    Yukarıdaki yazıyı bir bürokrat olan Canım Abimle birlikte hazırladık. O isminin geçmesini istemedi.

  2. Ömür Çelikdönmez dedi ki:

    okunası bir yazı, yakın tarihe tutulan ışık

Bir yorum bırak