Zihinler ve zeminler – Fikrikadim

Zihinler ve zeminler

süleyman -seyfi

Süleyman Seyfi Öğün

İnsanlık târihi, bana öyle geliyor ki zihinsel durumlar ile zeminler arasında derin bir çelişkiyi yaşıyor. Bazen zihinler zeminler tarafından teslim alınıyor ve büzüştürülüyor. Bazen de zihinler zeminlere sığmıyor; onu aşıyor ve zeminsiz boşluklarda uçuculaşıyor.

Târihsel olarak bakıldığında, bu ilişkilerden geleneğin payına düşen yerellik ile dinlerin vaz ettiği âlemşumûllük arasındaki derin çelişkidir. Geleneksel dünyâda ontoloji bu iki uç arasında gerilir. Binlerce sene boyunca hayâtın zorunlulukları insan mukadderatlarını yerelliğe kilitlerken; dinler zihinleri târihsel zeminlerin üzerine çıkarıyordu. Bu bir bakıma zeminlerin darlaştırıcı baskısı altında bir özgürleşme imkânıydı. İnanan akıllı ve duygulu insanlar, tecrübelerle farkına varılan zeminlerin dışında kalan ve ancak zihinsel ve duygusal faaliyetlerle farkına varılabilecek ontolojilerin peşine düşüyorlardı. Bir an için Ömer Hayyam’ın dünyâsına bir bakalım. Bu insan geceler boyu büyük bir merak ve hayranlıkla semâya bakıyor; seher vakti ise onun şiirini yazıyordu.

Modernizm, geleneksel dünyâyı sâdece yerelliklerin baskısı olarak algıladı ve değerlendirdi. Bu değerlendirme elbette ki son derecede yargılayıcıydı. Bir bakıma, en azından modernizmin kendisini kabûl ettirmesi için böyle olmak zorundaydı. Modernizm, insanlara yerelliğin zincirlerini kırma ümidini veriyordu. Bunu da evrenselcilik temelinde yaptı. Aslında, geleneksel dünyânın yerelliğin bunaltıcı sınırlamalarını aşmak adına, yine geleneğin içinde varolan bir imkânı kendi orijinal niteliği gibi ortaya koydu. Bunu da bahsedilen imkânın metafizik derinliklerini düzleştirerek yaptı. Evrenselcilik, nihâyetinde metafizik ile eşlenen bir geleneksel imkânın dünyevileştirilmesinden başka bir şey olmadığını artık biliyoruz. 

Pekiyi, modern zihinleri yönlendiren evrenselciliğin hayâttaki karşılığı ne oldu?  Hayâtın maddî cephesi itibarıyla evrenselciliğin pratik olarak hayâta geçmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünyâda mal ve hizmet dolaşımı, teknolojik transferler giderek daha da basitleşen yöntemlerle başdöndürücü bir hızla başarılıyor. Meselâ bir teknik olarak bilim, iddiasını kesinlemiş durumda. Bilim, Hindistan’dan Mısır’a; Mısır’dan Mezopotamya, Ege ve Endülüs’e kadar zâten hiçbir zaman sınır tanımamıştı. Modernliğin başardığı, en sağaltıcı olandan en öldürücü olana; yâni ilaçlardan silâhlara; bilimin ürünlerinin ucu açık olarak çeşitlenmesi ve dünyânın her köşesine, insanların günlük hayâtına kadar yaygınlaştırılması oldu. Bu başarılar insan zihinlerini kışkırtıyor. Evet, bilimin başarılarıyla kanatlanarak zeminlere olan bağımlılıklarımızı gideriyoruz. Bu bağımsızlaşma bize hayâtın her alanında da bunun sağlanabileceği umudunu veriyor. Zeminlerin ağır baskısı karşısında bunalan modern nesillerin bilime sarılması biraz da bu yüzden. Ama biraz daha içeriden bakıldığında, bu bağımsızlaşmanın üretici ve tüketici temelde nasıl büyük bir eşitsizlik doğurduğunu görüyoruz. Bilimsel bilgi odaklarındaki ağır kıskançlıklar, rekabetler ve tekelleşme güdüleri başlı başına bir mesele. ARGE dünyâlarının, dâhilerla anılan  elitist yapısı da öyle. Bu eşitsizlikler, bilimsel bilgi ve teknolojileri üretenlerin dünyâsını kısırlaştırıyor. Bu kısırlaşma, açılımı boğuyor ve tercihlerin, kâr-zarar muhasebeleştirmesinin dışında evrensel tartışmalara açılmasını engelliyor.  

Diğer taraftan fikirler, meselâ evrensel bir ahlâk ve hukuk inşâsı ise her geçen gün menzilden biraz daha uzaklaşıyor. Filozoflar sınırların kaldırıldığı ve yerel dargörüşlülüğün yerine kavrayıcı ve kuşatıcı yeni bir insanlık şuurunu vaz ederken, geleneksel târihin tanıklık etmediği kadar sıkı korunan sınırlar inşâ ediliyordu. Çünkü bütün meselenin târihsel karşılaşmaları eşitlikçi tutup tutmamak meselesiydi. Filozoflar, tabiatları gereği târihsellikten nefret ettikleri için bunu ıskaladılar. Kendi zihinlerinde kurdukları ve evrensel olarak tanımladıkları dünyâyı yukarıdan aşağıya inşa etmek istediler. Bu sâdece emperyal yayılmaya hizmet etti.

Hasılı, muhayyileler başka yerlere akarken modern dünyânın zeminleri bu sınırlarla delik deşik edilmiş vaziyette. Halbuki bütün mesele târihsel karşılaşma ve kaynaşma imkânlarının arttığı bir dünyâda insanlık idealini modern teoloji ve felsefenin dayatmalarından arındırma ve eşitlikçi tutabilmekle ilişkiliydi. Bu olmadı. Modernliğin bize yaşattığı yoğunlaşma ile savrulmalardan mürekkep sıfır toplamlı bir tecrübeler içinde, târihsici zemin fetişlerinin dayatmalarıyla, ona karşıt gibi duran evrenselcilik dayatmaları arasındaki anlamlı tercih farklılığı ne olabilir diye merak etmekten kendimi alamıyorum.

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

fikrikadim.com sitesinin görüllü editörü
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak