Yine geç kaldım sana – Fikrikadim

Yine geç kaldım sana

Bu yazıyı üç gün önce yazmalıydım, geç kaldım. Hayata, aşka, derse, her şeye geç kaldığım gibi, işte sana da geç kaldım. Üstelik bu sana ikinci geç kalışım. İlki seni tanımayışımdan, gönlümü kulağımı sana kapatmış olmamdandı. Artık tanıyorum seni, gönlüm de açık, kulağım da, hem sonuna kadar, tereddütsüz hem. Bu ikincisi, her zamanki yavaşlığım ve disiplinsizliğimden. Benim de senin gibi “hep sonradan gelir aklım başıma hep sonradan”.

 “Ben bu ülkeyi çok sevdim” diyorsun ya, işte en cok koyan bu. Çok sevdiğin memleketinden ayrılmak zorunda bırakılman. Sevdiğinden ayrı, gurbet ellerde sonlanması hayatının. Ama “en sevgili”yle beraber olduğunu düşünerek teselli ediyorum kendimi, kendimi ve seni. Bu ülkeyi çok sevdin sen. Cemil Meriç’in “89’dan beri su alan bir gemi” dediği “Bu Ülke”yi. Peki bu ülke, peki biz sevdik mi seni? Ne kadar sevdik ya da? Aynı gemide yolcuyken hepimiz, ne yaptık sana? Ne yaptık da mahrum bıraktık kendimizden?

80’li yılların sonlarında (sanırım 87 sonu veya 88 başıydı) bir gün, bir kış günü, 12 Eylül öncesinin çatışan iki kutbundan iki kadın, ama bu defa dövüşmek icin değil, hemcinsliğmizle bir araya gelmiştik. Tam da muhabbeti koyulaştırmışken söz nasılsa sana gelmişti. O yıllarda cezaevlerinde en çok sen dinlenirdin, şarkıların içerdekilerin yaralarına merhem olmuş, orada başlayan yakınlık, sonraları dışarıya taşınmış, taşmış, hepimize ulaşmıştı. Yok, bana ulaşmamıştı, bana ve benim gibilere. Seni biliyordum, adını duymuştum, hatta sarkıların çalınmıştı kulağıma. Ama tanımıyordum. Kötü şiveli, kıllı, kaba bir adamdın benim için. Doğru düzgün dinlememiş, dinlemeye değer bulmamıştım, ne büyük hata, ne ayıp. Şımarıklık mı desem, üsttencilik mi, yoksa orta sınıfsal bir bakış mı? İdeolojik ya da etnik ayrımcılık olmadığını biliyorum, bunları aştığım zamanlardı. Öyle olmadığını, duygu ve düşüncelerimi diğer arkadaşın paylaşmasından da belliydi. O da burun kıvırmışdı sana. Demek hemcinslik dışında da ortak yanlarımız varmış! Nasılsa söz sana gelmişti. Öylece bir uğramış, geçip gitmiştin sohbetimizden. Üzerinde durmamıştık. Şu söylediklerimi dillendirmemiştik bile, dillendirmeye gerek duymadan anlamıştık birbirimizi, o kadar da emindik. Biz ve Ahmet Kaya gibi bir adam! Elbette fazla konuşmaya değmezdi, açıktı her şey. Ne kibir! Kimdik ki biz? Hiç! Evet ya, şimdi de diyorum, biz ve Ahmet Kaya gibi bir adam. Senin gibi koca yürekli bir adamı takdir edemeyen; sesindeki derin hüznü algılamayan; kah içli bir çocuk olarak anneye, kah delice seven bir delikanlı ya da özveriyle seven olgun bir adam olarak sevgiliye seslendiğin, kah zalime başkaldırıp egemene meydan okudugun o güzelim sarkılarını işitmeyen; onlardaki içli, dürüst, isyankar çocuğu hiç anlamayan biz ve sen. Şimdi bize burun kıvırıyorum, o zamanki halimize. Utanıyorum. Eminim, o arkadaş da öyledir.

Ben ve benim gibiler sana burun kıvırıyorken yurdum insanının seni severek dinlediğine şahit oluyor, belki onlara da burun kıvırıyorduk. Sende ne bulduklarını soruyorduk belki. Fikirlerini sevmeyen yurdum insanı bile şarkılarını dinlemekten kendini alamıyordu. Cünkü sen onların da sesiydin, mazlum olan, itilip kakılan her yurdum insanının içine işliyordu sesin. Anadolu bir bütündü çünkü, birlikte yaşanan bir tarihin, birlikte oluşturulmuş bir kültürün taşıyıcıları, acıları, zevkleri ortak olan insanlar olarak, seni, ideolojini sevmeseler de şarkılarını sevmemek gelmezdi ellerinden.

Ben ilk ne zaman sevdim, ilk ne zaman gerçekten dinledim seni tam olarak bilmiyorum ama etkilendiğim ilk şarkının “kum gibi” oldugunu cok iyi biliyorum. Belki kendisine hayran olduğum abimin sana olan hayranlığıydı ön yargımı yıkan. Ne zaman arabasına binsem seni dinliyorduk. En çok da Fosso Necdat’i. Ama “Kum gibi”yi o arabada duymadım. Kafe gibi, pastane gibi bir yerdi ya da okul kantini. Resmen çarptın be “gülüm”. “Damardan” diyorlar ya, işte tam öyle. O günden sonra tiryakisi oldum “kum gibi”nin. “Aydınlanlansın diye şu kirli yüzler, siz durmadan savaşırken” ben de durmadan dinledim. Dinledikçe ağladım, ağladıkca yıkandı yüzüm. Aydınlanınca anladım ki “savaş”tan kastın budur, silahın sazdır senin, şarkıdır, aşktır. Sonra diğerleri geldi. “Saçlarına yıldız düşmüş anne”ler, “uçurtması tellere takılmış” çocuklar. Fransız gavurunu kovan Urfalıyla, Sivas, hatta Ilgaz’la, kısaca yurdum insanıyla karşılaştım şarkılarında. Ne kadar sevmiştin bu ülkeyi ve ne kadar inanmıştın Kürt ve Türk halklarının kardeşliğine. O gece, o uğursuz gece tekrarlayıp durdun bunları, duymadılar, duymak istemediler, çünkü Kürt realitesi, Kürtçe şarkı gibi başka şeyler de söyledin. “Kürt diye bir şey yok”, “çıkarın bunu burdan” sesleriyle yolladılar seni o çok sevdiğin ülkenden. Farklı olanı yaşatmazdı yurdumun beyaz Türk’ü, çünkü bu yurt onundu, sadece onun. Sahip oydu, efendi o. Siz “el”diniz. Bu yüzden haykırdılar “bu vatan bizim, ellerin değil” diye. Siz farklılar, sahipler izin verdiği, lütfettiği için burda olanlar, onların ekmeğini yiyenler, onların izin verdiği biçimlerde var olabilirdiniz ancak. Burada yaşıyorsanız, yaşamanıza izin verilmişse, haddinizi bilmeli, nankörlük etmemeliydiniz. Ne demekti anadil? Kürtçe şarkı okumak? Türkiye Türklerindi ve burada sadece tek bir anadil vardı. Şarkıların hangi dilde söyleneceği, neye inanılacağı, nasıl giyinileceği, nasıl ve nerelerde ibadet edileceği, kaç çocuk yapılacağı devlet-i alimiz tarafından belirlenmiyor muydu? Devlet buyurur, siz itaat edersiniz, o kadar. Bu yüzden tıpkı sana yaptıkları gibi, yurdumun meclisinde saçını göster yüce emrine uymayan “o kadına da haddini bildirdiler”.

Seni bizden koparan o gece, anadilinde okuduğun şarkıyı yayınlayacak yürekli insanlardan bahsettin, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarından da. Kürt halkı değil Türkiye halkı dedin, yani biz, yani kardeş olan tüm Türkiye halkı, hepimiz. Anlamadılar, tehdit sandılar. Oysa bir öngörüydü. İşte geldi o gün. İşte hesaplaşıyoruz. Adam gibi özür dileyen de oldu, orda olup lince katıldığını inkar eden de. “Bir şey demedik ki”, “yine olsam yine söylerim” diye utanmazlığın dibine vuran da oldu, “bu adamı hortlatmaya gerek yok ki” diye kıvırma sanatını icra eden de. (Ölmüş olanların Allah taksiratını affetsin). Bunlara en uygun söz yine senden: “Ah vefanız kadar yanlış, Mümkünse farzedin yaşamamıştır.”

Ya işte böyle sevgili Ahmet Kaya. Baştaki sorumuza dönersek bu ülke sevdi seni aslında. Seni sevmeyip sana hayatı zehir edenler, kendilerini bu ülkenin sahibi sananlar sadece. Ama hiç kimsenin hiçbir yerin sahibi olmadığını en iyi bu ülkenin insanları, yani Türkiye halkı, mesela Diyarbakırlı Ahmet, Manisali Mehmet, Konyalı Hatice, Maraşlı Güllü, Trabzonlu Fadime, İzmirli Ayşe, Dersimli Seyit bilir. Onlar için mülkün tek sahibi vardır çünkü.

Bu arada küçük bir sitemim var, sen de sitemkar bir çocuk, sitemkar bir adamsın, anlarsın beni. Seni tanıyıp çok ama çok sevdikten sonra da bir tarafına çok ısınamadım. Militarist, eril dilin rahatsız etti beni. Hala da ediyor. Gerçi tam tersi, buram buram insan, buram buran sevgi kokan şarkıların çok. Belki daha çok. Ama anlıyorum. “Dağlarında zulüm varken lo” yokmuş gibi yapamazdın. Yukarıda da dedim senin silahın sesin, sazın, sözündü:

Suç oldu suç üstüne

Her şarkım her yazım

Vuruştum türkülerle

Kanla beslendi sazım.

Ne desen haklısın be Gülüm. Yine de o koca yüreğinle sardın sarmaladın bu halkı, unutmadın sevdayı, vazgeçmedin. Biraz sitem ettin, biraz isyan. Yeri geldi meydan okudun egemene, zalime, mazlumun haykırışıydı sesin:

Dinle ağa dinle paşa dinle hey

Sen söylersin o susar mı? belli olmaz

Aç kalırlar yurttan yurda göçerler

Varıp eylem köprüsünü geçerler

Ölürler mi kalırlar mı? belli olmaz

Ummam artık olanlar böyle olsun

Yeni çağda mızrak çuvala girsin

Vergi versin ümük versin can versin

Verirler mi alırlar mı belli olmaz

Senin genç hayranlarından küçük kızım şu yazdıklarımı okudu da ne dedi bilir misin? “Sen Hayaloğlu gibi anlatamazsın”. O halde sözü ondan seçtiklerimize bırakalım ve biz vedalaşalım. Allah’ın rahmeti seninle olsun, yerinde rahat ol, mızrağın çuvala girdigi yeni çağ yakındır inşaallah. Rahatsız ettiysem ruhunu, affet usta!

İşte gidiyorum…

Karşılıksız bir aşka kurban ettim ömrümü!

İşte gidiyorum,

Toprak alsun benim de bu hazin öykümü…

İşte gidiyorum… gurbet yorgunu gövdemi,

Çukura kim indirecek?

İşte gidiyorum,

Bu menfur cinayeti, şimdi çıkıp kim üstlenecek?

……………………………….

Size, yüzyıllardır sesini kaybetmiş

Bir türküyü söyleyecektim;

Ve bir yayla rüzgarı şefkatiyle

Kirpişinizin ucundan öpecektim…

Bir masum türküydü sadece

Yüz binlerce mağdurun gönlünde;

Belki söyleriz hep birlikte

Belki… mahşerin birinci gününde.

Nasıl sevmiştim hepinizi,

Nasıl böyle oldu akibetim?

Ve nasıl çöle döndü,

O benim gül-gülistan memleketim?

İşte gidiyorum,

Hiçbiriniz, hiçbir dilde beni anlamadınız.

Ben başımı verdim, sizinse

İnsafsız bir linç oldu karşılığınız.

İşte gidiyorum,

Penceresiz bir dünyanın bilinmez labirentine…

İşte gidiyorum,

”Saçlarındaki yıldızları artık koparabilirsin anne! ”

Sonunda kaptırdım gönlümü

Ölüm denen o kaypak türküye.

Ve işte kurtuldun benden

Şen olasın ey sevgilim; Türkiye!

…………………………………..

Bu nasıl hapis Tanrım

Sabah-sabah bu ne hikmet, bu ne sis?

Kalbime son mermiyi sıkmak

Sana mı düştü, ey güzel Paris?

İşte gidiyorum,

Kalmadı söyleyecek son bir sözüm.

Dediğiniz gibi olsun be!

Dediğiniz gibi olsun gözüm!

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.
Etiketler:
Ahmet Kaya Kürt Türk

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

3 adet yorum var.

  1. Mustafa Everdi dedi ki:

    Öncelikle fikrikadim’e hoş geldiniz demeliyim. Mualla Kavuncu’ya.
    Sonra ilk yazınız Ahmet Kaya üzerine olması nedeniyle tebrik etmem gerekir.
    Bu ülke derinlerde ırmaklar gibidir. Görünür olanlar dalgaların üzerinde köpükler gibi. Koftur ama göze batan.
    Hiç bir yüreğe ulaşmaz despotik tavırları ama kalpleri kırar sürekli. Kimi zaman Ahmet Kaya, başörtülü kızlar veya bu ülkeye toprağa ait
    dindar bir insan, mazlum bir kürt, çamlıhemşinli bir laz. Değişmez, kalplerini kırmak ne kadar kolay süregelen kibirli sözlerle… Bir damla gözyaşı dökmeden hep beyaz gecelerde süreceğini sanarak iktidarlarının.
    Artık ırmaklar denize ulaşıyor, belki okyanusa da. Söz sahibine ulaştı ve gündemi belirleyen bir güce kavuştu.
    Bu nedenle Ahmet Kaya hepimizde bir burukluk, hicran. Bu hicrandan nasibini almayan yok Anadolu’da. Gönlü kırılmayan.
    Bu hicrana ancak duyarlı bir yürekten gelen sözler anlam kazandırır ve gönül almanın incelikli yazısını yazar. Biz “hayatı zehir edenler”e inat çoğaltıyoruz sevginin, birlikte yaşamanın, bir arada geleceğe yürümenin buluşmalarını. Bu yazı da buluşmanın din, dil, cinsiyet, milliyet renk ayrımı yapmadan mümkün olduğuna bir işaret. Bir ima. Tebrik ederim ve teşekkür hepemiz adına.

  2. abbas tevfik dedi ki:

    Guzel ve etkileyici. Tesekkurler

  3. yıldız dedi ki:

    muallacığım dilin üslubun gerçekten ne kadar sahici ve yürekten. bu ülkede en çok ihtiyacımız olan şey samimiyet ve hakiki bir duruş. yazmaya başlaman harika. yazılarının bahtı açık olsun.

Bir yorum bırak