Vitrinler ve kitaplar – Fikrikadim

Vitrinler ve kitaplar

Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Eskiden evlerin salonlarında duvarın en uzununa boydan boya yaslandırılmış ceviz, armut ya da elma ağacından kaplama büyük vitrinler bulunurdu.

Sadece misafirler için kullanılan kıymetli yemek takımlarının, bardakların, fincanların bir sergi düzeni içinde muhafaza edildiği, ayrıca “biz bunu taa ne zaman, nereden aldık şekerim” cümlesinde gizlenen “tabi siz oraya gidemediniz ve bunlardan da alamadınız” küçümsemelerinin nedeni olan muhtelif bibloların, şehir tanımlı hatıra tabak ve çanakların da gözlere sokulacak şekilde dizildiği bu vitrinlerde, kitaplar için de birkaç raf olurdu.
Bu raflara öyle sıradan kitaplar konulmazdı. Örneğin elli beş santimlik rafa, vitrin kaplamasının rengine uygun bir mantık ansiklopedisi, otuz santimlik rafa yine renk uyumlu bir fetvalar ya da balıkların hayatını konu alan bir dizi kitap konulurdu.
Bu kitapların yanında, yakınında ise sırtları ciltli bir kitap seti görünümü veren, ekserisi yurt dışından temin edilmiş kitap-kutular yer alırdı.

Faraza, “Othello neler çevirmiş bakalım” diyerek, William Shakespeare seti sandığınız o kutuya el attığınızda, Othello yerine bir avuç bayatlamış badem şekeri ya da çifte kavrulmuş küflü lokumla karşılaşırdınız.
Malum, sonra sonra büyük aileden çekirdek aileye geçişle birlikte, bu vitrin azmanları cazibesini yitirdi; onun yerini “lam” ekiyle biten ince malzemelerden üretilmiş, daha küçük, daha sevimli vitrincikler aldı ve haliyle zorunlu sergi tasarrufuna da önce kitaplar maruz kaldı.
İlginç olan, bu değişmeyle birlikte, otuz ila altmış santim uzunluğundaki yerleri tek başlarına kaplayan kitaplar da hayatımızdan çekildi.
“Hayatımızdan çekildi” derken, vitrin sergilemesiyle çekilişlerini kastediyorum, yoksa halen evin önüne Chevrolet çekercesine çekilen kitapları kastetmediğim gibi, “Türk ve dünya kitap hazinesinden” tanesi yirmi beş kuruşa alınabilen mücevher kitaplardan da söz etmiyorum.

Son tahlilde gerçek olansa, her iki hususun verisinin hiç değişmediği: Tıpkı vitrin devrinde uygun boşluğu doldurmak üzere alınan uygun renk ve uzunluktaki kitapların okunmadığı gibi, yeni basım Hadis, Tefsir külliyatı, Türk ve dünya kitap hazinesinin minik kitapları da aynı inat ve gayretle yine okunmuyor.

“Okunmuyor” yargım kimileri için biraz sert gelebilir. Ancak neredeyse yarım asırdır kitap okuyan biri olarak, bir kampanya yoluyla eve çekilmiş her biri altı yüz sayfadan aşağı olmayan on ciltlik Hadis’i, yirmi iki ciltlik Tefsir’i, yirmi kitaplık bilmem hangi şeyhin sohbetlerini, şu kültür ve hayat şartlarında okuyabilecek fazla babayiğit göremiyorum.
Diyelim ki, “bunlar okunmalık kitaplar değil, yeri geldikçe bakılmalık kitaplardır” şeklinde bir savunmayla muhatabız. Bu durumda aklımıza hemen “dananın kuyruğunu kopartan” şu soru geliveriyor:
“Okunmalık ya da bakılmalık olarak madem bu kitaplar gündelik hayatımızın içindelerse, bir yüzyıldır yaşadığımız cehalet şartları az da olsa olumlu yönde niye değişmiyor?”

Ve can sıkıcı bir soru daha: “Kampanyadan külliyat edinen ve bunları okuyan anne-babaların evlatları, onların izinden giderek bilgilerini artırmak yerine, neden “Aşkım Mim Gibi Yanarım Mum gibi” kabilinden merdiven altı mantığın köprü altı kitaplarını okuyup, ciddi okurluk parodisinden rol çalmakla yetiniyorlar?”
Buradan vitrin devrinin okumama, kitabı bir cam mahfazanın berisinden süs eşyasını sever gibi dokunmadan sevme alışkanlığının yerleşikliğine hükmetmek hiç de zor olmasa gerek.

Dolayısıyla anne-babaların eve çektiği külliyat, onu edinme gücünün temsil nesnesi olarak putlaştırılmaya devam edilirken, çocukların da kitap görünümlü romantikselimtrak metinlere mahkumiyetleri pekiştirilmiş olunuyor.
Diğer bir söyleyişle: eşya olarak vitrin, kelime olarak “Sergen, bir mağaza ya da dükkanda sokaktan camla ayrılan ve mal sergilemek için kullanılan yer” anlamını yüklenerek halen hayatımıza hükmediyor ve vitrin(deki)lere dokundukları şüpheli ebeveynler ile dokunmaları yasak çocuklar da sokak satıcılarından edinebildikleri şeylerle teselli buluyor.
Artık bu noktada, külliyatı edinenin mi yoksa edindirenin mi kârlı çıktığı, sorusuna gerek kalmıyor.

YAZAR HAKKINDA

fikrikadim.com sitesinin görüllü editörü
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak