Üretilmeyen teknolojiyi tüketme arzusu – Fikrikadim

Üretilmeyen teknolojiyi tüketme arzusu

Ufuk Özcan

 

Ufuk Özcan / Al Jazeera

Tüketimi önceleyen hayat tarzı, bireysel olarak tercih edilmekten ziyade küresel kapitalist sistem tarafından dayatılıyor. İnsanlık, kapitalizmin yeni evresini küresel ölçekte yaşıyor. Ve asıl sorun, küresel sistemde emeğin uluslararası bölümlenmesi, kaynak dağılımı ve paylaşım eşitsizliğinden kaynaklanıyor.

Türkiye, 1980’lere kadar ağırlıklı olarak tarımsal-üretici bir ülke konumundaydı. Önceki yüz yıllık dönemde bazı endüstrileşme faaliyetleri görülse bile, ekonomide tarım kesimi ve tarımsal üretim başattı. Cumhuriyet döneminde tarım, büyük ölçüde devlet desteğiyle yürütülen, nispeten üretken bir sektördü. Mevcut sanayi yatırımları, tarım sektörü yanında güdük kalmıştı. 80’li yıllardan bu yana sanayi üretiminde dikkat çekici gelişmeler kaydedildi. Ancak bugün gelinen noktada bile Türkiye’nin teknoloji veya know-how (teknik bilgi)üreten bir ülke olmadığı aşikâr. Buna karşılık, son 30 yılda Türkiye, teknoloji tüketiminde ileri düzeylerde bireysel ve kamusal harcamalar yapan bir ülkeye dönüştü. Bu dönüşüm, ciddi sonuçlar ortaya çıkarıyor.

Öncelikle toplumun tasarruf ve tüketim anlayışı büyük bir hızla değişmeye başladığı görülüyor. Üretim ve tasarruftan çok tüketme eğilimi güçleniyor. Harcamaların belli bir bölümü de lüks eşya ve marka tüketimine yöneliyor ki bu eğilim, bireylerin toplumsal sınıf ya da statü beklentileriyle alakalı. Elektronik eşya, hazır giyim, eğlence, ulaşım, iletişim ve bilişim teknolojilerine ayrılan payın son yıllarda giderek büyümesinde, üretim ekonomisi yerine tüketim ekonomisinin geçmesi kadar son zamanlarda biçimlenen yeni orta sınıf kültürü de önemli rol oynuyor.

Neo-liberal değerlere dayalı yeni orta sınıf kültürü, temelde bireysellik, farklılık, haz ve tüketim odaklı olduğu için “bireysel farklılık” vaat eden teknolojiler fetişleştiriliyor. Kolektif eylemin ve dayanışmanın yerini bireysel eylem, kişisel hırs ve başarı duygusu alıyor. Yüksek tüketim beklentileri ve rakamları da mutlu, başarılı ve “makbul” birey olmanın ölçütü olarak sunuluyor. Bunun sonucunda birçok insan, tüketime endeksli kapitalizmin hırslı, aşırı bireyci, sabırsız ve tatminsiz aktörleri haline geliyor. Tüketime odaklı yeni insan tipinin, Batılı tarzda bir “tüketim toplumu” ortaya çıkardığı ve bunun evrenselleştiği iddia ediliyor. Lakin “tüketim toplumu” kavramı, Türkiye gibi Batı dışı toplumların gerçekliğini ifade etmekten uzak.

Türkiye’de 2002-2014 yıllarında tarım ve sanayi sektörlerinde büyük düşüşler gerçekleşirken, inşaat ve hizmet sektörleri ön plana çıktı. Yurttaşların kredi kartı borçları 4,3 milyardan 83,8 milyar TL’ye, tüketici kredileri borcu toplamı ise 2,3 milyardan 248,4 milyar TL’ye ulaştı. Toplumsal sarsıntı ve çöküntü, değer kaybı, yaygın uyuşturucu kullanımı, kriminal olaylarda hızlı bir artış gerçekleşti. Tüm bunlar, hadisenin salt ekonomik olmadığının bir göstergesi.

Tüketim toplumunun açmazları

Yurttaşların mevduat hacmi düşerken, hane başına düşen borç oranının anormal ölçüde yükselmesi, tüketim olgusunun başka bir gözle sorgulanmasını gerektiriyor. Evet, tüm dünyada tüketim göstergeleri hemen her alanı kapladı ve görünürlük kazandı. Fakat bu durum, Türkiye gibi ülkelerin bir “tüketim toplumu” haline geldiği anlamını taşımıyor. Daha gerçekçi bir değerlendirme yapmak için, durumu tam yansıtmasa bile, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) her yıl açıkladığı işsizlik, istihdam, ücret, gıda tüketimi vb. veriler dikkatle incelendiğinde, asıl sorunun asgari ücret, güvencesizlik ve emek istismarı üzerine oturan esnek üretim, taşeron sistemi, olumsuz çalışma şartları ve her açıdan yoksunlaşma olduğu görülüyor. Belli kalemlerdeki yüksek tüketim göstergeleri, toplumun en geniş kesimlerinin yoksullaşıp mevcut sisteme bağımlı hale geldiği gerçeğini sadece perdeliyor.

Tüketicilerin hangi tür teknolojileri ve hangi sebeplerle satın aldığı da mercek altına alınmalı. Son zamanlarda, bireysel ve kamusal tüketicilerin (devlet kurumlarının) ileri teknolojiye ve lüks tüketime yöneldiği ortada. Elbette bu iki tüketici tipinin tercihleri aynı kategoride ele alınamaz. Devlet kurumları, lüks tüketime devasa meblağlar ayırıyor. Neo-liberal prensipler doğrultusunda devletin küçültülmesi gerektiği yolundaki önkabul ve uyarılara rağmen, devlet kurumlarınca zırhlı otomobiller, uçak ve helikopterler, ultra lüks konutlar, denetim ve güvenlik vb. için büyük meblağlar harcanıyor. Bunun dev bir israf ekonomisi yarattığını öne sürmek herhalde abartılı olmaz. Küçük bir bürokratik zümre için yapılan büyük harcamalarla kıyaslandığında, toplumun en geniş kesimlerinin bireysel harcamalarının devede kulak misali kaldığı açık.

Her halükârda, kamunun ready-made (kullanılma hazır) tabir edilen teknolojiye aşırı harcamalar, pek fazla kolektif yarar sağlamıyor. Teknolojinin maliyeti ile toplumsal faydası kıyaslandığında, ödenen bedelin alınan faydadan çok daha fazla olduğu söylenebilir. Özellikle bilişim teknolojilerine yapılan yüksek yatırımlar, beklenen yararı sağlamaktan uzak. Onlarca yıldır yapılan harcamalara bakıp insanın  Türkiye’de “bilişim devrimi” gerçekleştiği izlenimine kapılması beklenirdi. Halbuki hazır tüketim ve iletişim becerileri edinmekle toplumsal atılım sağlanamıyor; bireysel olarak da bir yere varılmıyor. Belki de kâr-zarar analizi yapmadan önce tüm bu teknoloji harikası oyuncaklara ne kadar ihtiyacımız olduğunu tartışmalıyız.

Küresel ağlar içinde teknoloji üretimi

Tüketimi önceleyen hayat tarzı, bireysel olarak tercih edilmekten ziyade küresel kapitalist sistem tarafından dayatılıyor. Bütün insanlık, kapitalizmin yeni evresini küresel ölçekte yaşıyor. Elbette Türkiye de mevcut küresel ağın bir parçası. Bundan dolayı tüketim çılgınlığını yalnızca bireysel, bölgesel veya ulusal çerçevde anlamak mümkün değil. Elbette tüketim anlayışı ve pratikleri açısından ülkeden ülkeye, kültürden kültüre önemli farklılıklar var. Ancak küresel sistemin dayattığı bir sorunu, yerel düzeyde kavrayıp çözümlemek oldukça güç.

Mesele, küresel sistemde emeğin uluslararası bölümlenmesi, kaynak dağılımı ve paylaşım eşitsizliğinden kaynaklanıyor. Bu da ekonomik olgulara, üretim ve tüketim açısı yanında bölüşüm ve paylaşım açısından bakılmasını zorunlu kılıyor. Üretilen zenginliklerin bölüşümü ve paylaşımı noktasında hem çeşitli ülkeler hem de Batılı toplumlar ile Batı dışı toplumlar kıyaslandığında, toplumsal sınıflar arasında ciddi asimetrik farklılıklar olduğunu ifade edilebilir. New York, Londra ve Amsterdam gibi şehirlerin tüketim oranları ve alışkanlıkları ile Kabil, Bağdat, Rabat ve Meksiko’nunkiler kıyaslandığında, çok çarpıcı çıkarımlar yapılabilir.

Amerikalı sosyolog George Ritzer, yeni-kapitalist çağın simge mekânlarından alışveriş merkezlerini (AVM) nitelendirmek için “tüketim katedralleri” tabirini kullanıyor. Ritzer’in çalışmalarını okuyup etkilenen akademisyenler de aynı terminolojiye başvurarak Türkiye hakkında benzer tahliller yapıyorlar. “Katedral” metaforunun ülkemizdeki AVM’ler ne kadar uygun düştüğü epey tartışmalı.

Türkiye gibi ülkelerde elverişli aylaklık mekânları da olan AVM’ler bu bağlamda işsizler, emekliler, varoş delikanlıları ve yoksullar tarafından soğuktan korunma, geçici barınma, zaman geçirme vb. tüketim dışı amaçlarla da kullanılıyor. Dolayısıyla AVM’leri tapınaklardan çok şehir mezarlıklarına benzetmek daha uygun olabilir. Ama birkaç farkla: Mezarlıklar ölü bedenlerle doludur, AVM’ler ise ölü ruhlarla… Şurası da bir gerçek: Gerçek mezarlıklar, AVM’lerden çok daha sevimli. O yüzden resmi makamların, bu kasvetli yerleri dualarla açmasını fazla yadırgamaması lazım.

Türkiye’de 1980’lerden itibaren kırsal yapıda köklü bir değişim gerçekleşti. Aşırı büyük bir nüfus şehirlere yığıldı. Köy-kent nüfus dağılımı, kent lehine radikal biçimde değişti. Bunun sonucunda tarımsal üretimde ani düşüşler ve ciddi bir yıkım yaşandı. Türkiye tarımsal gücünü yitirirken, tahıl ve meyve-sebze ihtiyacını karşılayamaz hale geldi. Dışa bağımlılık katmerlendiği gibi, gıda ürünlerinde kalite düştü ve fiyatlar yükseldi. Tarımsal üretimdeki durgunluk ve sanayi sektöründe üst üste yaşanan krizler de genel olarak üretimi baltaladı. Bu gelişmeler, ekonominin üretime dayalı kapasitesi yanı sıra toplumun değer yargılarını, ekonomik zihniyeti, çalışma koşullarını da tahrip ederek insan-teknoloji-tüketim ilişkisini köklü şekilde dönüştürdü.

Şehirlere doluşan ve ucuz işgücü kaynağı oluşturan geniş kitlelerin, “üretim toplumu” için ihtiyaç duyulan istihdam kaynağına karşılık gelmediğini öne sürmek mümkün. Fakat bu kitlelerin “tüketim toplumu” bireylerine dönüştüğünü iddia etmek de birçok bakımdan gerçekçi olmayan bir yaklaşım. Mevcut koşullarda Türkiye’deki tüketim olgusu karşısında bir zihniyet değişiminin gerçekleşmesi çok zor. Kaldı ki bugünün bireyine, taş devri yaşam tarzına geri dönmeyi önermek pek anlam taşımıyor.

Yine de kanaatkâr, tasarruf eden, armağan verip armağan alan, eşyayı metalaştırmayan, doğayı ölçüsüzce istismar etmekten geri duran atalarımızın gelişmiş dayanışmacı zihniyetinden, imece kültüründen bugünün ekonomi odaklı muhteris, müsrif, müflis, tüketici ve rantçı bireylerinin öğreneceği pek çok şey var. Yeni bir yaşama etiği ve estetiğinin geliştirilmesi yolunda onlardan çok şey öğrenebiliriz.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak