Totalitarizme göğüs geren sıradan insanların gücü – Fikrikadim

Totalitarizme göğüs geren sıradan insanların gücü

Başkan Donald J.Trump’ın seçimini takip eden haftalarda George Orwell’i1984 isimli romanının satışında hızlı bir yükselme oldu. Bu artış, Yahudi asıllı Alman siyaset teorisyeni Hannah Arendt’in görece daha az bilinen yapıtı, Totalitarizmin Kaynakları’nın satışında da görüldü.

Totalitarizmin Kaynakları, 20.yüzyılda Nazizmin ve Stalinizmin yükselen totaliter eylemlerinin güçlenmesini tartışır. Arendt, bu hareketlerin, sistemi dolandırıcı ve yozlaşmış olarak gören, terk edilmiş ve memnuniyetsiz hisseden “uyuklayan çoğunluk”un koşulsuz sadakatine dayandığını açıklamıştır. Bu yığınlar, onları bir harekete bağlayarak dünyada yerleri olduğunu hissettiren lideri desteklemek için can atmıştır.

Ben siyaset teorisi dalında öğretim görevlisiyim ve Arendt’in eserleri üzerine kitaplar, akademik makaleler yazdım. Arendt’in elli yıl önce totalitarizmin gelişimi üzerine yayınlanan görüşleri, günümüzde Amerikan demokrasisine yönelik benzer tehditleri konu alan tartışmalarla özellikle ilişkilidir.

Hannah Arendt Kimdi?

Arendt 1906 yılında Hanover, Almanya’da, seküler Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Felsefe okumadan önce klasikleri ve Hristiyan din bilimi okudu. Sonradan ortaya çıkan gelişmeler dikkatini kendi Yahudi kimliğine ve bu kimliğin politik boyutuna verdi. 1920’lerin ortasında oluşmaya başlayan Nazi Partisi, Yahudi karşıtı ideolojisini kitle gösterilerinde yaymaya başladı. 27 Şubat 1933’te parlamentonun kundaklanmasını takiben, Naziler, komünistleri Alman hükümetine karşı komplo kurmakla suçladı. Bir gün sonra, Alman başbakanı olağanüstü hal ilan etti. Yönetim, hemen, vatandaşları temel haklarından mahrum bırakmış ve onları önleme hapsine -hakim ve savcı talebi ve kararı olmaksızın gözaltına alınmaya- tabi tutmuştur. Parlamento başarılarından bir hafta sonra Naziler güçlerini sağlamlaştırmış, Hitler’e kararname ile yönetmeye izin veren yasayı geçirmişti.

Aylar içinde Alman özgür basını yok edilmişti.

Arendt, olanlara daha fazla seyirci kalamayacağını hissetmişti. 1964’te Alman televizyonu için yapılan bir röportajda, “Yahudi olmak benim kendi sorunum haline geldi ve benim kendi sorunum politikti,” dedi.

Birkaç ay sonra Almanya’yı terk eden Arendt, Fransa’ya yerleşti. Yahudi olduğu için, Alman vatandaşlığından mahrum edildi, vatansız oldu. Bu deneyim düşüncelerini şekillendirdi.

Fransa’da birkaç yıl güvende kaldı. Ancak, 1939’un Eylül ayında, Fransa Almanya’ya savaş ilan edince Fransız hükümeti mültecileri gözaltı kamplarına aldı. Mayıs 1940’ta, Almanya Fransa’yı mağlup etmeden ve işgal etmeden bir ay önce, Arendt “düşman uyruklu şahıs” olarak tutuklandı ve Gurs’taki, İspanyol sınırının yakınındaki toplama kampına yollandı. Amerikalı gazeteci, Varian Fry’ın Uluslararası Yardım Komitesi’nin desteğiyle Arendt ve kocası Heinrich Blücher 1941’de ABD’ye göç etmiştir.

Amerika’ya geldikten kısa süre sonra Arendt, Alman-Yahudi gazetesi Aufbau’da Almanya’daki Yahudi politikası üzerine, şu anda Yahudi Yazıları adıyla toplanan, bir dizi makale yayınladı. Bu makaleleri yazarken Avrupalı Yahudilere yönelik Nazi kıyımını öğrendi. Umursamaz iyimserlik ve umursamaz çaresizlik olarak tanımladığı bir ruh haliyle Arendt, dikkatini 1930’ların sonunda Fransa’da yazacağı uzun bir makalenin (“Yahudi Karşıtlığı”) de konusu olan, Yahudi karşıtlığını çözümlemeye yeniden yöneltti. Bu makalenin temel argümanları, başyapıtı Totalitarizmin Kaynakları’nda kendine yer buldu.

Neden Kaynaklar şimdi önemli?

Arendt’in totalitarizmin yükselişiyle bağdaştırdığı birçok unsura Trump’ın artan gücünü açıklamak için başvuruldu.

Örneğin Kaynaklar’da, Arendt’in totalitarizmin doğuşuyla ilişkilendirdiği bazı temel koşullar; artan zenofobi, ırkçılık ve Yahudi karşıtlığı, elitlere ve ana akım siyasi partilere duyulan nefrettir. Bunlarla birlikte, kitlelerin hükümete şiddetli şekilde yabancılaşmasına bağlı ürkütücü sayıda insanın olgusal gerçekleri terk ettiğine ya da gerçeklikten kurguya kaçtığına atıfta bulunmuştur. Ayrıca, ulus-devletler tarafından hakları güvence altına alınamayan mülteci ve vatansız insanların sayısında büyük ve hızlı bir artış olduğuna dikkat çekmiştir.

Siyaset teorisyeni Jeff Isaacs gibi bazı öğretim görevlileri, Kaynaklar’ın Amerika’nın gidişatı için bir uyarı niteliğinde olduğunu yazmıştır.

Bu doğru olsa bile ben, çıkarılacak eşit derecede önemli bir ders olduğunu düşünüyorum: düşünmek ve şu anda harekete geçmek.

İnsanların sesleri ve eylemleri neden önemlidir?

Arendt neden-sonuç ilişkisine dayalı tarihsel görüşü reddetti. Almanya’da gerçekleşenlerin kaçınılmaz olmadığını öne sürdü, olanlar engellenebilirdi. Arendt, tartışmalı şekilde, ölüm kamplarının yaratılmasının sonsuz Yahudi düşmanlığının öngörülür sonucu olmadığını ama yaşanmasına asla izin verilmemesi gereken benzeri görülmemiş bir olay olduğunu iddia etmiştir.

Soykırım ne insan kontrolünün ötesindeki şartların birleşmesinin ne de tarihin değiştirilemez akışının sonucuydu. Gerçekleşti, çünkü sıradan insanlar onu durdurmayı başaramadı.

Arendt, Nazizm’in, Almanya’da Birinci Dünya Savaşı yenilgisini takiben yaşanan ekonomik gerilemenin öngörülür bir sonucu olduğuna karşı çıkmıştır. Totalitarizmi, Yahudi karşıtlığının, ırkçılığın elementlerinin kristalleşmesi olarak ele almış ve Avrupa felsefesini 18. yüzyıl kadar erken bir tarihte ele geçirdiğini savunmuştur. Ulus-devlet yapısının Birinci Dünya Savaşı’nı takiben çözülmesiyle bu şartların kötüleştiğini ileri sürmüştür.

Diğer bir deyişle, Arendt bu elementlerin, Nazi hareketi liderlerinin eylemleri doğrultusunda takipçilerin etkin desteğiyle şiddetli bir ilişkiye dahil edildiğini öne sürmüştür.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı devletlerin politik sınırlarının yeniden çizilmesi, büyük sayıda insanın vatansız mülteciler haline gelmesine neden oldu. Azınlık anlaşmaları olarak bilinen savaş sonrası barış antlaşmaları, şu anda yaşadıkları devletlerin “milleti” olarak tanınmayanlar için “istisnai kanunlar” ya da farklı bir takım haklar yarattı. Arendt’e göre bu antlaşmalar, insanlığın ortak ilkelerini sarsmış, devleti ya da hükümeti yasaların aracı olmaktan ulusun aracı olmaya dönüştürmüştü.

Arendt, Yahudi karşıtlığının, ırkçılığın, emperyalizminin doğurduğu her sonucun totaliter bir rejimin oluşumuna işaret ettiğini iddia etmenin yanlış olacağını belirtmiştir. Yalnız bu koşullar totalitarizmin doğması için yeterli değildir. Ancak bir de eylemsizlik, karışıma tehlikeli bir element eklemiştir.

Sessizce Boyun Eğmemek

Ben Kaynaklar’ın, okuyucuları bilinmeyen geleceğe bakan gözlerle, geçmişle ilgili düşünmeye ittiğini düşünüyorum.

Arendt’i, totaliter çözümlerin, geçmiş totaliter rejimlerin yıkılışından sağ çıkması korkutuyordu. Okuyucularını liderlerin mültecilerle ilgili korkuları manipüle etmesiyle birleşen sosyal tecrit, yalnızlık, hızlı teknolojik değişim ve ekonomik endişelerin, “onlara karşı biz” ideolojisini kabul ettirecek uygun koşullar sağlayacağına dair uyardı.

Bana göre, Kaynaklar hem bir uyarı hem de direnmeye dair örtük bir çağrıdır. Günümüz şartlarında, Arendt okuyucularına gerçek olarak sunulanın ne olduğunu sorgulatacaktır. Başkan Trump ve danışmanları “tehlikeli” göçmenlerin ülkeye “akın ettiğini” ya da Amerikalıların işlerini çaldığını iddia ettiğinde muhalifleri mi susturuyorlar ya da bizi hakikatten mi uzaklaştırıyorlar?

Kaynaklar, totaliter yöneticilerin ortaya çıkışı ya da neler yaptıklarıyla ilgili basmakalıp modeller sunmamıştır. O, ortaya çıkan otoriter yönetime karşı özenli, düşünceli, sivil direnişin bir savunmasıdır.

Kaynaklar’ı bugün çok çarpıcı kılan şey, Arendt’in, totalitarizmin olası tekrarının esasını kavramanın, gözümüzün önünde gerçekleşen ağır olayların inkarı ve gündem karşısında sessizce boyun eğmeyle olmayacağını fark etmesidir.

Yazar: Kathleen B. Jones
Çeviren: Zeynep Eryılmaz
Kaynak: The Conversation 

Kaynak Site: düşünbil

YAZAR HAKKINDA

fikrikadim.com sitesinin görüllü editörü
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak