Toplum ve kimlik! – Fikrikadim

Toplum ve kimlik!

Toplumlar “varlık” sahasına iki farklı boyutta çıkarlar. “Zaman” ve “mekân””. Daha anlaşılır ifadesiyle: Tarih” ve “Coğrafya”. Bunlar toplumlara varoluş imkânı sunan alanlardır… “Varoluş” ise o toplumun mümeyyiz vasıflarının toplamından ibarettir. Bir toplum, bu iki alanda var olurken özgün farklılığını ne kadar ortaya koyarsa o kadar varoluşunu gerçekleştirmiş demektir. Dolayısıyla dünya üzerinde fark edilen toplumdur. Özetle ‘varoluş’ tarzı demek o toplumun özgünlüğü demektir. Bu özgünlük aynı zamanda o toplumun milli kimliğidir de.

Bu iki boyut, yani tarih ve coğrafya bir toplumun sabite sininde sınırlarını belirler. Bir anlamda o toplumun yazgısının bileşenini oluştururlar. Bunlar, süreklilik-değişmezlik- de olduğu kadar dinamikliğin yani değişebilmenin de rotasını belirleyen bileşenlerdir.

Dolayısıyla milli kimlik kalıcılığın da değişmenin de sınır ve imkânlarını belirleyen ‘temel olma’ görevini ifa etmektedir. Tabii ki milli kimliğine sahip çıkmak, varoluşunu kaybetmemek istiyorsa! Yok, eğer milli kimlik göz ardı edilmeye başlanmışsa artık o toplum serbesttir. Kural tanımadan istediği rol ve kılığa bürünebilir. Özgünlüğünden feragat ettiği kadar da taklitçidir.

Batı sahip olduğu maddi gücün dönüştürücülüğüne dayanarak diğer toplumların milli kimliklerini dejenere etmeyi denedi ve oldukçada başarılı oldu. Dünyanın hâkim gücü olmanın da ötesinde tek evrensel güç olduğunu ilan etti. Çünkü yeryüzünde yaşayan tek özgün kimlik kalmıştı o da Batılı toplumlara dair olan kimlikti.

Batı-dışı toplumlar değişmenin değil, tarumar olmanın perişanlığı içerisinde oradan oraya savrulurlarken, milli kimliklerini Batıya en çok benzemekle yeniden tanımlar vaziyete düştüler.

Bunun için uydurulan meşruluk kılıfı ise toplumların hepsinin aynı gelişme çizgisini yaşadıkları söylemiydi. Bu çizginin en şahika noktasında ve tepesinde Batı vardı. Arkasından ise o nu takip eden toplumlar peşi sıra geliyorlardı. Kimisi hemen yakınında kimisi uzağında kimisi ise tarihin derinliklerinde çamura bulanmış çıkmaya debelenen toplumlardı.

Toplumların gelişmişlikleri farklı , gelişme çizgileri ise aynıydı. Çünkü tek bir gelişme çizgisi vardı. Evrenseldi; dolayısıyla tek bir medeniyet vardı, o da Batı medeniyetiydi. Batı üstünlüğünü kendisine özgü cevheri ile kazandığını ısrarla vurguladı. Akıl ve bilimsellik. Bu efsane gelişmenin altında yatan soygunu kamuflaj ettiği kadar alıkların avlanması için de iyi bir olta görevini ifa ediyordu.

Dolayısıyla tek bir kimlik olabilirdi. Ve o da batılı değerleri taşıyan kimlikti.

İşte bu nedenle Kemalistler “Türk” kavramını yeniden yorumlamak ihtiyacı hissettiler. Türk asri medeniyetin yılmaz takipçisiydi, laikti, çalışkandı, doğruydu vs. vs.

Peki ya coğrafya ve Tarih… Coğrafya deyince Anadolu ile sınırlı kalındı; Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya’nın bizlere hitap ettiği hiçbir şeyi kalmamıştı.

Tarih ise Osmanlı ve Selçuklu dönemleri atlanarak servis edilmeye çalışıldı. Yapılmak istenen açıktı. Osmanlı ve Selçuklu dönemleri unutturularak Batı ile kurulan irtibatta engel olabilecek unsurların temizlenmesi. Oysa Türkler özgün bir şekilde Selçuklular ile sahneye çıkmış ve Osmanlı ile birlikte dünya da hâkim bir güç olmuştu. Türk tarihinin Orta Asya dönemi ile sınırlanması /güdükleştirilmesi şartıyla ancak, dünyaya hâkimiyet değil, iddiasızlık daha doğrusu hâkim güce ayak uydurma tavrı şuur altına işlenebilirdi… Nasıl olsa bütün medeniyetlerin kaynağı(!) Orta Asya Türklüğü de değil miydi? Artık hâkim medeniyete paşa paşa ayak uydurmaktan başka yapılacak ne vardı ki?

Türk kimliği mi? Onu veciz sözlerle yeniden tanımlamakla işin kotarılması yoluna gidildi. Osmanlılık ile itinayla ayrıştırılarak.

Oysa bir toplum kimliğini tarih ve Coğrafyadan alır. Anadolu fethedilip İslamlaştıktan sonra Türkler Batı’nın karşısında Doğu’nun sözcüsü ve koruyucusu oldular. Yani o kimlik kazanılırken evvela cephe içerisinde temayüz etmek ve sonrada karşı cepheye karşı temsil etmek hali söz konusuydu.

Daha açık bir ifadeyle Türk kimliği önce cephe içerisinde kazanılan önderlik vasfı sonra da Batı cephesine karşı Doğu’nun sözcüsü olmakla kazanılmıştır.

Şimdi bu tarihi kimlik ile Batı’nın bize giydirmeye çalıştığı kimlik arasında bir benzerlik bulmak mümkün olmadığı gibi aksine taban tabana da zıttır. Ayrıca Batı’nın menfaatlerine aykırı değil son derece de uyumludur.

Bu bağlamda bize giydirilmeye çalışılan kimlik bize son derece dar gelmenin yanında ruhumuzu da muazzep etmiştir.

Kısacası: kimlik söz konusu olunca “tarih” ve coğrafya” çok büyük ehemmiyet arz etmektedir.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

3 adet yorum var.

  1. şermin ecevit dedi ki:

    “‘varoluş’ tarzı demek o toplumun özgünlüğü demektir. ” ne kadar çarpıcı bir belirleme

  2. Ömür Çelikdönmez dedi ki:

    Toplum olarak özgünlüğümüze ve milli kimliğimize düştüğünüz şerh çok önemli.
    Sosyolojik analizlerinizi zevkle okuyor
    her yeni yazınızı sabırsızlıkla bekliyoruz efendim.

  3. Halil kantarcı dedi ki:

    kafam karıştı
    kendimi köksüz ağaç misalii
    yalnız hisseetiim

Bir yorum bırak