Toki, kentsel dönüşüm, hatta medeniyet -I- – Fikrikadim

Toki, kentsel dönüşüm, hatta medeniyet -I-

Dışına Çıkılamayan Aynı Kent

Geleneksel köy, kasaba ve şehirlerden günümüzdeki yerleşme kompozisyonuna doğru, Türkiye’de yaşanan dönüşüm, uzun uzun araştırılmayı hak edecek kadar karmaşık ve halen yeni uğraklara doğru devam eden bir süreç. Genel olarak modernleşme istikametindeki dönüşümlerde, modernliğin meydan okumasında içkin olan evrenselciliğin pratik sonuçlarından biri, tektipleşmedir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın en ücra köşesinde bile, yerleşme açısından bu tektipleşmenin gözle görülür sonucu, mekânın kimliksizleşmesi; nereye giderseniz gidin, aynı zevksiz beton yığınları arasında, benzer mekânların art arda sıralanışından doğan mekânsal monotonluktur.köy

Her ne kadar, günümüz dünyasında “artık modernliğin dışına düştüğümüz” yönündeki post-modern iddiaların belirli bir haklılık payı bulunsa da, özellikle geç modernleşen Batı dışındaki toplumlara ait yerleşmelerin bugünkü durumu, “modernleşmenin bir türü”nün eseridir. Geleneksel ruhun “sözde-muhafazakâr” kitleler arasından bile geri gelmemek üzere dünyamızı terk edişi, hayat pratiklerimizin “sınırsız kazanç tutkusuna” açılması ile sonuçlandı. Bu, aynı zamanda, yerleşmeler açısından tabiatın mekânlara yansımış nazlı kıvrımlarının, zahmetler ve sürprizlerle örülü benzersiz mekânların dümdüz edilerek “sınırsızca kimliksizleşme”ye açılması demekti.

Artık hangi egzotik arayışla, dünyanın neresine giderseniz gidin, karşınıza geleneksel çeşitliliğinden arındırılmış, birörnek hayat pratikleri; geleneksel “tabiatla sarmaşma”sından soyunmuş bir mekân yeknesaklığı çıkıyor. Sadece “dünyanın yeni şanslıları”na özgü, “aynı gezegenden ithal uzaylılar”ın çok yıldızlı tapınakları olarak tower’lar, rezidanslar, AVM’ler, havalimanları dünyası değil, sıradan insanların içinde debelenip durduğu iş ve konut alanları, sokaklar, caddeler, yeşertilmiş alanlar… hasılı bütün mekân örnekleri, dünya çapında aynı “kimliksiz çoklaşma”nın hizmetkarı bir takım yerel yöneticilerin, müteahhit ve kalfaların elinden çıkmış gibi.

Görünmez Yeni Tiranlık: İnşaat Dünyası

Söz müteahhit ve kalfalardan açılmışken inşaat sektörüne kısaca değinmekte fayda var. Türkiye’nin lokomotif sektörü olarak inşaat ve yapı sektörünün ekonomi açıdan son derece pozitif bir rol oynadığı, bu sektörün hem yurt içinde hem de yurtdışında, kendi sektörel büyümesine ilaveten yüzün üstünde irili ufaklı diğer sektörleri de beslediği, iktisatçıların harcıalem hale gelmiş açıklamaları arasında yer alıyor. Bu sektörün mesela denizcilik sektörü ile karşılaştırıldığında, sadece iktisadî sektörlerden biri olarak ele alınamayacağı; memleketin ve toplumun şekillendirilmesinde eğitim ya da siyaset kadar temel bir rol oynadığı ise genellikle dikkatlerden kaçıyor. İnşaat sektörü derken dar anlamda sadece girişim piyasasında inşaat işleriyle meşgul işadamlarını ve onların teknik işlerine bakan mimar ve mühendisleri değil, imar planları ile onların “önünü açan”, onlara “kolaylık” gösteren kamudaki bütün aktörleri, belediye yöneticilerini ve diğer yerel yetkilileri, belediye meclis üyelerini, kalkınma ve şehirleşme ile ilgili bakanlıklarda “inşaata bulaşmış” bütün teknik ve mâlî sorumluları, bu sektörün iç ve dış katılımcıları olarak aynı dünyaya ait sayıyorum.

Bazıları abartı olarak görebilir, ama yerleşme kompozisyonumuzun asıl aktörü olarak inşaat sektörü, teknokratik bir tiranlık; zira mekanları şekillendirirken verdiği kararlar, neredeyse “bilimin ve aklın gereği” imişcesine, yaşadıklarımızı ve yaşayamadıklarımızı da, bize hiç danışmadan ve hiç hesap vermeden belirliyor.

AVM

İktisadî açıdan bakıldığında, neredeyse medâr-ı iftiharımız olan inşaat sektörü, hayatımızı ve kimliğimizin mekânsal kayıtlarını adım adım dokuyan bir sektör olarak aynı ölçüde medâr-ı iftiharımız olamıyor maalesef. Ömrümüz, kocaman bir şantiyede, kazılan temeller, yükselen beton iskeletler, örülen duvarlar…arasında; dozerler, greyderler, ekskavatörler, betonyerlerin gürültüsü ve trafik blokajları arasında boğularak heder oluyor. Yükselen köprüler, siteler, gök delenler, rezidanslar, AVM’ler arasında şaşkına dönerek; yapılan, tekrar yapılan ve tekrar tekrar yapılan yolların, kaldırımların, refüjlerin, havuzların, fıskiyelerin ve yeşil alanların arasında içimiz çıkarak hayat sürüyoruz. Projeden ya da temelden satılan dairelerin, iş yerlerinin, stüdyoların çıldırtan şehveti, imar ilanlarının, ihale ilanlarının kusturan iştahı ile şapırdanarak yaşıyoruz. Bütün bunlar, inşaat sektörünün maliyetleri. Bir gün inşaatlar biterse bu maliyetler belki azalabilir; ama sektörün asıl maliyet ve eseri kalıcı: Yerleşme kompozisyonunun dönüşümü! Buralara hala köy, kasaba, şehir, metropol filan diyebilecek miyiz?

Bu soruya cevap verebilmek için önce Türkiye’de yerleşmelerin geleneksel çeşitliliğine daha yakından bakmakta fayda var.

GELECEK BÖLÜM : TÜRKİYE DERKEN

-Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve fikrikadim’in editöryel politikasını yansıtmayabilir-

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

8 adet yorum var.

  1. Serhat dedi ki:

    Hocam, merhabalar
    Yazınızı dikkatle okudum ve çokta beğendim. İlk bölümde yazdıklarınız bana tam da Baudrillard’ın vurgularını hatırlattı. İçinde bulunduğumuz güncel durumu bir “orji” sonrası hali olarak niteler, Baudrillard. Yani modernliğin patladığı an. Gerçekten de tüm bu yaşananlar her alandaki özgürlüğün patladığı an mıdır? Gerçekten de her türlü sanal aşırı üretim yollarını katettik mi? Yine Baudrillard’ ın deyişiyle “orji bitti, şimdi ne yapacağız?” sorusuyla karşı karşıya mıyız? Kanımca, bazı boşluklarda hızlanıyor gibiyiz ve artık herşey, hızla artarak, yayılarak ve kökü kazınarak yok oluyor..

  2. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Sevgili Serhat,
    Baudrillard’ın sorusu, aslında fütüristik bir öngörü ile “sadece olumlayıcı saflaştırma”nın dikkate alındığı bir pessimistik reddiyeye dayanıyor. Çok muğlak konuştuğumun farkındayım, öyleyse açalım:

    1. Fütüristik öngörü: “Böyle giderse” şimdiden göremediğimiz ne tür bir geleceğe yol aldığımızı sorgulamakla elde edilen sonuçları sunmak demek.

    2. “Sadece olumlayıcı saflaştırma” derken de, bugün yaşadığımız dünya, aslında,
    a) kırık dökük, bağlamı dağılmış, ucuz ya da pahalı müşteri için metalaştırılmış olsa da, geleneksel/otantik unsurların;
    b) dominasyonunu sağlayan söylemsel egemenliği sona ermiş olsa da, işlevsel/rasyonel/bilimcil karakteri ağır basan modern unsurların;
    c) ne idüğü pek de net anlaşılamayan, çünkü bağlamını belirgin biçimde teşhis edecek dikkat ve odaklanma çabası göstermeden “elde var bir, koy cebe” usulü anladık saydığımız modern-sonrası, kü-yerel unsurların
    bir pastişi olduğu halde;
    ve ilaveten, dünyamız, birbiriyle alakasız, çelişik, zıt ve çatışan pek çok unsurun zincirinden boşanmış bir tutarsızlık içindeki bir hamûlesi olduğu halde;
    hala anlaşılabilir bir “ana karakteristik” bulabileceğimiz düşüncesiyle, belirleyici varsayılan, batılı, sanayi-sonrası, sanal unsurları merkeze koyarak ve bunun dışında kalanları görmezden gelerek “saflaştırıcı” bir tutumu kastediyorum. Bu saflaştırmanın müjdeci biçimi “tarihin sonu” kılıklarıyla, felaket tellallığı biçimi de apokaliptik kılıklarla arz-ı endam ediyor. Ama her iki zıt tutum da, saflaştırıcı (seçmeci/eleyici/göz ardı edici) bir görme biçiminin ürünü.

    3. Pessimistik reddiye derken de, Baudrillard’da da gördüğümüz, daha ziyade negatif bir messianizm, deccalce bir felaket tellallığını kastediyorum.

    “Deccal” yazarı Nietzsche’nin nihilizmi, “Tanrı öldü” diyerek İsa’nın messianik kurtarıcılığına bel bağlamış insanın sona erdiğini, Hristiyan (İsacı kurtuluş umuduna bağlanan) nihilizminin sonunun geldiğini tesbit ediyor; ama bir “übermen” müjdeliyordu.

    Baudrillard, bana kalırsa Deccal ağzıyla konuşarak her vaadin, her umudun, her hakikatin ve kırıntı kadarcık bile olsa her anlamın sona erdiğini müjdeleyerek Şeytan’ın haklılığını ilan ediyor.

    “Saçmanın orta yerinde, çoklaştırma şehvetimizin esareti altında bir karanlık” mıdır hayat denen şey? Gözümüzün önündeki hayat bu hale gelmiş olsa da, hayat, bunun dışına çıkamayacağımız bir şey midir?

    Baudrillard’ın Lucifervâri, ama histerik bir kahkaha dahi atamadan, bu soruya, asık suratlı bir “Evet!” cevabı vermekten öte, hiçbir şey söylemediğini sanıyorum. Yanılmış olmak isterim.

    “Orji’nin sonu” meselesine gelince, eğer saflaştırmacı tutumu bırakarak bakacak olursak dünyamızın farklı alacalıklarla tonlanan topoğrafyasında, Baudrillard’a “herşeyi kendine katan, herkesi aynı haz vaadiyle kendine emen” orji olarak görünen şeyin, oldukça kaba bir saflaştırmanın eseri olduğunu görebiliriz. Evet, artık dünyanın bütün sınırları silikleştiren (en azından eski “demir perde” sunırların ortadan kalktığı) bir eşzamanlılığa sürüklendiği bu noktasında, “canım, batıda öyle ama, bizde öyle değil çok şükür” tesellilerini ben de, eblehçe avuntular olarak görüyorum. Ama alacalıklar topoğrafyasının bir zamanlar “Batılı olmayan” bölgelerinde, orjinin başlayacağı günbatımının tamamlanmadığı; dünyanın sadece bu bölgelerinde değil, bizzat bir zamanların “Batılı bölgeleri”nde de, eşzamanlı bir orjinin yaşanmadığı; “derin karanlıkta orgazm zirvesi”ne eşzamanlı olarak ulaşılmadığı; bazı yerlerde yalancı fecirlerin bazı yerlerde de şafak sökmesinin yaşanıyor olabileceği kanaatindeyim.

    Türkiye ise mesele, burada olan şey, hem de laik batıcılardan çok daha başarılı bir biçimde, Muhafazakar elitler aracılığıyla, muhafazakar yeni orta sınıfın başlayacak orjiye azdırılıp “sonunda gusül edicekmişiz, Allah günah yazmasın” diye soyulması ve soyundurulmasıdır.

    “Allah orjinizi mübarek etsin” diye biten bir “orji duası” bile okuyabilir sonunda, bir takım orji hocaları.

    Daha büyük lanet olabilir mi!

  3. meryem dedi ki:

    sayın hocam mücahitlerin müteahhitliği bu kadar oluyor demekki

  4. şiar dedi ki:

    ha toki ha veli göçer

  5. hasan tokay dedi ki:

    tokiye haksızlık etmeyelim yüzbinlerce garibanı evbark sahibi yaptı bu işler kolay olmuyor arkadaşlar, dünyada dikili ağacı olmayan insanlar tokiyi eleştirmesin

  6. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Meryem Hanım,
    Günümüzde iktidar gücünü elinde bulunduranlar mücahit kökenli gibi görünüyor evet. Mesela TOKİ, ya da Kentsel Dönüşüm onlara ait kavramlar. Ama ülkemizdeki yerleşme kompozisyonunun dönüşümü, onların icat ettiği bir süreç değil; devraldıkları ve belki koalisyonsuz hükümet fırsatı nedeniyle hızlandırıp kapsamını genişlettikleri aynı süreç devam ediyor. Mücahitlerin müteahhitliği, devrimcilerin ya da ülkücülerin müteahhitliğinden çok mu farklı? Onlarınki “bu kadar” da, ötekilerinki ne kadar? İnşaat dünyası, ideolojik farklılıklara karşı bağışık görünüyor bana; müteahhit müteahhittir; “müteahhidin kadını erkeği de olmaz, o başlı başına bir kıymettir!” 🙂 Şaka bir yana, daha müteahhitlerin, onların kamu bürokrasisinde işlerini kolaylaştıran siyaset ve bürokrasi partnerlerinin ne yaptığına dair söyleyeceklerimi okumadan bu kararı vermenizi, biraz aceleci buldum.

  7. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Şiar isimli (rumuzlu) yorumcumuz, çok kısa dokundurmuş.
    Veli Göçer’in göçtüğünü biliyoruz; belki TOKİ için göçer göçmez yargısını, hiç de umup temenni etmememiz gereken bir deprem sonrasına ertelemekte fayda var.
    TOKİ ile ilgili sorunumuz göçerlikten/göçmezlikten daha vahim bence.
    Ama Meryem Hanım’a dediğim gibi, daha bunları dile getirmiş değilim. Umarım dile getirdiğimde okumak zahmeti gösterir ve daha uzun bir değerlendirme yazarsınız. 🙂

  8. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Hasan Tokay,
    Sanırım benim yazımla ilgili değil söyledikleriniz. Ama olsun, fikr-i kadim bu tür bir “yorumcular tartışması”nı da kaldırır.
    “Haksızlık etme girişimine set çekme” çabanızı anlayabildiğimi sanıyorum; ama bunun, “zaten korunmaya ihtiyacı olmayan”ları korumak gibi, işgüzar bir çaba olduğunu düşünmüşümdür hep. Medyada bunun pekçok örneklerini, sadece AK Parti iktidarında değil, geriye doğru bütün “devr-i iktidar”ların gayretkeş koruyucularında görebilirsiniz.
    Bu “haksızlıktan sakınma” suretindeki sözlerin yaslandığı, elbette çok azîz bir “hakkı teslim” değeri var. Ama efendim, tartışmanın “haksızlık eden” görüşleri de kaldırır bir tarafı vardır; bir değerlendirmenin haksızlık içerip içermediğini anlamamız, insanlar bunu dile getirirse mümkündür. Üstelik tartışma, kararı anonim bir “ilgililer kamusu”nun belirsiz kararına havale ederiz. Böyle olunca, sivri ve aşırı, haksız ve adaletsiz değerlendirmeler, tartışmaya katılanların ve izleyenlerin ortak sağduyusu tarafından ayıklanmış olur. Katkınızın da amacı bu olsa gerektir.
    Son bir nokta da şu: Bu yazının amacı, “başını sokacak yeri olmayanlar”ın ne kazandığını veya kaybettiğini değil, onların kazanım ya da kayıpları ile yerleşmelerimizin başına ne geldiğini anlamaktır. İzleyen bölümleri de okuyup yorumlarınızın esirgememeniz dileğiyle…

Bir yorum bırak