Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Tahkiye esaslı edebi metinlerde zaman, olayın oluş, naklediliş (ya da ona tanık olunuş), metne aktarılış ve metnin okunuş düzeylerine göre var olur. Bu düzeylerin her biri ayrı bir hareketi ifade eder ki, zaman da zaten hareketle ortaya çıkan şeydir.
Bu sınırlandırma (ya da sınıflandırma) bizim de Nabizâde Nâzım’ın (ö. 1893) Karabibik’ini (1890) yayımladığı tarihten beri tabi olduğumuz gerçekçi edebiyata mahsustur.

Diğer bir söyleyişle, varlığını gerçeklikle (ideolojik olarak gerçekçilikle) kayıtlı hale getiren modern Batı edebiyatı olay(lar)ı, sıra, süre ve sıklık ilişkisine göre tahkiye ederken, yukarıdaki düzeyleri gözetmiş ve dolayısıyla söz konusu ilişkideki (olay örgüsü dahil) bütünlüğü de bunlara göre kurmuştur.

İlginç olan Batı’nın kendi ürettiği gerçekçiliğin, yaklaşık altmış yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede, teşrih masası edebiyatına dönüşmesi karşısında, alternatif zaman arayışlarını da hemen üretebilmiş olmasıdır. Bunu isimler ve eserler üzerinden söyleyecek olursak, Gustave Flaubert’in (ö. 1880) Madam Bovary’sinin 1857’deki yayınıyla başlatılan gerçekçilik, Marcel Proust’un (ö. 1922) yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’sinin 1913’te yayınlanan birinci cildiyle kırılmaya uğramıştır.
Proust’un tahkiyede yeni zaman arayışının neye tekabül ettiğini görmek için Peyami Safa (ö. 1961), Ahmet Hamdi Tanpınar (ö. 1962) ve Abdülhak Şinasi Hisar’ın (ö. 1963) gerçeklik anlayışına bakmak yeterli olabilecektir.

Ancak sorun şuradadır: Proust’un kendi zihniyet ve kültürü içinden doğrudan bulmayacağı, sadece sınırlarını yoklayabileceği zaman idraki, aynı bağlamdaki aidiyetle onu içselleştirmiş olan Safa, Tanpınar ve Hisar tarafından Batıcılığın (modern olanın) dışına düşme tereddütüyle spiritüalistik ve mistik bir ilgiye kurban edilmiştir.
Bizim şimdi bile tahkiyede zaman denildiğinde yukarıda zikrettiğimiz düzeyleri gözetiyor ve metin çözümlemesinde onları esas alıyor oluşumuz da Safa, Tanpınar ve Hisar’daki tereddütü akademik bir ezberle, sanki çok geçerli bir malumata dönüştürmüş olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Proust’un aradığı halde bulamadığı, Safa, Hisar ve Tanpınar’ın ise hatırlamak istemediği zaman konusuna gelince:
Bu tıpkı (İbn Arabi’nin tabiriyle) Araplardaki gibi ezel ucuyla değil, ebed ucuyla birlikte tanınan, eş-zamanlı ve sürekli olan, ancak bir vakte bağlı olarak özelleştirilebilen zamandır.
Gerekli olmakla birlikte, bu köşe yazısını anlaşılmaz (dolayısıyla okunmaz) kılma tehlikesinden kaçınmak için daha fazla teknik tabir kullanmayıp, meramımızı bir örnekle sunalım:
Ferîdüddin Attâr (ö. 1221) inisiyatik bir olayı (Seyr-i süluk’) anlattığı Mantıku’t-Tayr’ını belli bir zamanda (muhtemelen 1187’de) yazmıştır.

Ruhun ve onun tesirindeki insani melek(l)elerin kuş(lar)la sembolize edildiği inisiyasyon sürecini esas alması bakımından, Mantıku’t-Tayr’daki olay yaygın bir zamana dayandığı için, okunma zamanı, hem yazılma zamanıyla (eş-zamanla) hem de ancak ezel ucuyla (süreklilikle) idrak edilebilir bir zaman haline gelir.
Diğer bir söyleyişle, okur Mantıku’t-Tayr’ı okuduğunda Ferîdüddin Attâr’ın yazma zamanına döndüğü (eş-zamanlığı idrak ettiği) gibi, metin yoluyla kendi zamanında tahakkuk eden belli bir vaktin de ferden ferda müdriki ve ezele aktarıcısı olur.
Dolayısıyla yazarın zamanı, yazma zamanı ve okunma zamanı bir vakit içinde eriyerek, tahkiye zamanı eş-zamanlı ve sürekli bir zaman haline gelir; aynı zamanda sadece evrenselleşmekle kalmaz, evrensel işleyişin (hayat ve hareketin) tipik bir temsiline dönüşür.

Vakit derken, zamanla gelip geçen değil, zamanda giren ve çıkan an(lar)dan söz ediyoruz. Nitekim ibadete göre bölümlenmiş zaman da böyle bir zamandır ve buna göre örneğin öğle namazının vakti gelmez, girer; geçmez, çıkar.
Attâr’ın yazma zamanıyla, (dünkü, bugünkü, yarınki) okurun okuma zamanı da ezelden-ebede ilerleyen zaman içinde ferdi olarak girilen ve çıkılan vakit olmak açısından özelleşirken (eş-zamanlılık), ardışık olmaları bakımından da bir silsileyi (sürekliliği) oluşturur.

Bunlardan baktığımızda, zaman konusunda günümüzün (hikaye, öykü, roman, anlatı vs.) yerli tahkiyesinde Proust vari bir arayışa rastlayamadığımız gibi, Safa, Tanpınar, Hisar vari mütereddit bir ilişkiyi olsun kuramıyor ve dolayısıyla hem Batı hem de kendi edebiyatımıza dair el yordamıyla, ezber yoluyla edindiğimiz malül bilginin bukağısından kurtulamadığımız için, Mantıku’t-Tayr da (okuduğumuz halde) kendini bize açmıyor.
twitter.com/OmerLekesiz