Selefilik, akılcılık ve tasavvuf arasında İslam – Fikrikadim

Selefilik, akılcılık ve tasavvuf arasında İslam

CENGİZ TOMARCENGİZ TOMAR

İslam dünyasının içinde bulunduğu krizler ve modern hayatın getirdiği problemler karşısında, tarihte yaşanmış “Altın Çağ”ın tekrar yaşanmasını isteyen Selefi anlayışın fikri ve fiili tezahürleri, tüm İslam dünyasının imajını yerle bir ediyor.

merikalı siyaset bilimci Samuel Huntington, 1993 yılında kaleme aldığı “Medeniyetler Çatışması” başlıklı makalesinde, Soğuk Savaş sonrasında ideolojilerin sona erdiğini ve artık çatışmaların medeniyetler arasında olacağını iddia etmişti. Huntington’ın tezi, bütün dünyada ilgi topladı. Ancak medeniyetler çatışmasının taraflarını ilk tespit eden isim, Amerikalı tarihçi Bernard Lewis olarak kayıtlara geçti.

İslam dünyasını çok yakından tanıyan Lewis, 1980’lerde yükselen Selefi-radikal akımları göz önüne alarak 1990’da yayımladığı ve “Müslümanların Öfkesinin Kökenleri” başlığını verdiği makalesinde, Müslümanların Batı’ya karşı olan nefretinin yükseldiği bir döneme girdiğimizi belirtmişti. Yani Huntington henüz teorisini kurmadan önce Lewis, medeniyetler arası çatışmanın kimler arasında yaşanacağının cevabını ‘Müslümanlar ve Batı’ şeklinde vermişti.

Taraflarından birini Batı’nın teşkil edeceği çatışmaya tabiatıyla bir de “öteki” lazımdı ve bu öteki, İslam dünyasının büyük kısmını meydana getiren mutedil Müslümanlar olamazdı. İşte bugünlerde Ortadoğu’da sürekli gündeme gelen Selefi akımlar, medeniyetler çatışması tezi için mükemmel bir karşı taraf oluşturacaktı. Zira bu akımlar, Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından da reddedilmekteydi. Müslümanların imajını çok kötü yönde etkileyen ve zaten Batı’da mevcut olan ırkçılık ve İslamofobi için iyi bir mazeret oluşturan radikal akımlara karşı neler yapılabileceğini düşünmeden önce, onların İslam dünyasındaki tarihi serüvenini ve beslendiği kaynakları yakından tanımanın gerekliliği kaçınılmaz.

Günümüz İslam dünyasının içinde bulunduğu krizler ve modern hayatın getirdiği problemler karşısında, tarihte yaşanmış “Altın Çağ”ın tekrar bire bir yaşanmasını isteyen ve metinlerin lafzi (literal) okumalarından çözümler üretmeyi amaçlayan Selefi (püriten) anlayışın fikri ve fiili tezahürleri, tüm İslam dünyasının imajını yerle bir ediyor. Hâlbuki yapılması gereken, herhangi bir zaman diliminde yaşanmış ve bir daha yaşanması mümkün olmayan bir zaman dilimine dönmek yerine Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin uygulamalarından (sünnet) ilham alarak çağımızın problemlerine ve insanlara yeni çözümler üretmekten geçiyor.

Selefi akımların kökeni

Bugünlerde görünürlüğü iyice artan Selefi akımları anlayabilmek için İslam tarihini ve Arap kültürünü iyi bilmek gerekir. Günümüzde Selefilik ile mutedil İslam arasındaki mücadele aslında tamamıyla bir eski-yeni mücadelesidir. Tarihi kökenleri çok eskiye dayanır ve Hz. Peygamber’in vefatından yaklaşık bir çeyrek yüzyıl sonra başlamıştır.

Hz. Peygamber’in ardından, yeniyi temsil eden İslami anlayış ile eski Arap adetlerini ve bedeviliği temsil eden kabileci anlayış arasında bir mücadele yaşandı. Bu erken dönem eski-yeni mücadelesi esnasında ilk önce, dini metinleri lafzi okumaya tabi tutan bir anlayış olarak Haricilik tarih sahnesinde belirdi. Temeli daha ziyade siyasi olan Haricilik, “dinin dünyaya uygulanması demek olan ilk mezhep” biçiminde tezahür etti. Bundan bir müddet sonra yine eskiyi yani kabileci anlayışı temsil eden Emeviler’in iktidarı ele geçirmesi karşısında ‘Hz. Ali taraftarları’ manasına gelen Şia ortaya çıktı. Ki Şia‘nın ortaya çıkışı da tamamıyla siyasetle alakalıydı. Erken İslam tarihinde Şia ve Haricilerin dışında kalan büyük zümre de daha sonra Ehli Sünnet olarak adlandırıldı. Tarihi ve siyasi şartlar, Ehli Sünnet mensuplarını, kerhen de olsa, kabileci ve eski zihniyet olan Emeviler ile aynı tarafta bulunmaya zorladı.

Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli ve çok milletli evrensel bir İslam İmparatorluğu olan Abbasiler’in, idaresi altındaki “Eski Dünya”nın (Asya, Avrupa ve Afrika’nın) kültür ve felsefesiyle tanışması neticesinde Akılcılık (Mutezile) anlayışı yükseldi. Aklı ön planda tutan Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi filozoflar yetişti. FakatMutezile, 13. yüzyılda Moğol istilası ve ardından 15. yüzyılda Endülüs’ün düşmesiyle sona erdi.

Abbasiler döneminde İslam kültürünün yabancı kültürlerden etkilenmeye başlaması karşısında Ehli Hadisolarak adlandırılan bir grubun, rivayete dayalı anlayış ve sürekli eskiye, kadim olana dönüşü savunması, Ehli Sünnet adı verilen büyük kitleleri de eklemiş ve sünnet (gelenek) ile bid’at (yenilik) karşıtlığının oluşmasına yol açtı. Ehli Hadis, bundan sonra her krizde eskiye, Altın Çağ’a ve tarihte oluşturulan ve bir daha asla yaşanması mümkün olmayan ideal bir döneme ya da siyasi mülahazalarla idealize edilen bir devre tekrar geri dönmeyi istedi. Ancak zamanın, şartların değiştiğini dikkate almadı. Hz. Peygamber’in uygulamaları olarak dinin önemli bir kaynağı konumunda bulunan sünnetten ilham almak yerine onun hükümlerinin her asırda lafzen bire bir uygulanması, yaşanan zamanın problemleri karşısında çeşitli sorunlara sebebiyet verdi. 

Özellikle 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyılın başlarında Suriye ve Mısır’da yaşayan İbn Teymiye, Ehli Hadis arasında öne çıktı. İslam’a 9. ve 10. yüzyıllarda girdiğini iddia ettiği yabancı etkilerden dini kurtarma amacıyla hareket eden İbn Teymiye, 13. ve 14. yüzyıllarda İslam dünyasında yaygınlaşan felsefe-akılcılık, kelâm vetasavvufu reddederek Selefiye kuramını oluşturdu. Lakin adeta geçmişin ve geleneğin kutsallaştırılması olanSelefilik, aslında İslam öncesi kültürün de etkisiyle önceki dönemlere yani “eski nizama” takıldı kaldı.

Osmanlılar ve tasavvuf

İbni Teymiye’nin tahkim ettiği Hanbeli-Selefi çizginin karşısında ise kökenleri Hanefi-Maturidi geleneğine dayanan, Ahmed Yesevi gibi Horasan erenleri, Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin Rumi gibi Sufiler, Balkanlar’daki akıncı Türk dervişleri ile Anadolu topraklarındaki Hacı Bayram Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi sembol isimlerle yaygınlaşan tasavvufi gelenek vardı. Arap dünyasında tasavvufun temsilcileri olan Hallacı Mansur ve İbn Arabi gibi şahsiyetler, Anadolu’daki hoşgörüyü bulamadılar kendi topraklarında… 

Ticaretten askeri alana ve toplumsal hayata kadar bir tasavvuf ve vakıf medeniyeti olan Selçukluların ardından Osmanlı siyasetinde de tasavvuf çok etkili oldu. Osmanlı saltanatının Nakşibendilerle ilişkisi, Nakşibendiliği neredeyse Osmanlı siyasetinin resmi tarikatı; Yeniçerilerin Bektaşilik ile ilişkileri de Bektaşiliği ordunun resmi tarikatı haline getirdi. Nitekim 17. yüzyılda Anadolu’da ortaya çıkan ve Selefi özellikler taşıyan Kadızadeliler hareketi şiddetle bastırıldı, Osmanlı açıkça Sufilerin yanında yer aldı.

İbn Teymiye’nin teorik çerçevesini oluşturduğu Selefilik öğretisi, 18. yüzyılda Hanbeli ekolün temsilcisi Muhammed Bin Abdülvehhab ile siyasi bir görünüm kazandı. Dini saf haline dönüştürmeyi amaçlayanVehhabilik, bid’at adı altında her türlü yeniliğe, akılcılığa ve özellikle de hurafe olarak gördüğü tasavvufakarşıydı. Metinlerin lafzi manasına önem veren Vehhabi hareket, tasavvufa değer veren (kendilerince hurafeci, bid’atçi olarak niteledikleri) Osmanlı yönetimine karşı da cihat edilmesi gerektiğini savunuyordu. Diğer bir ifadeyle Hilafetin temsilcisi olan Osmanlı Devleti, onlara göre, kendilerine karşı cihat edilmesi gereken müşriklerdi. Zira günümüzde de etkilerini gördüğümüz bu neo-Harici akıma göre, kendilerinden olmayan herkes müşrikti. Hicret, cemaat ve cihat kavramları, aynen bugün radikal örgütlerde olduğu gibi Vehhabilik için de en önemli ilkelerdi.

Selefi-Vehhabi hareket, Osmanlı yönetimi kadar bid’at olarak kabul ettiği Osmanlı tasavvuf düşüncesini de hedef almıştı. Osmanlı karşıtıSelefi söylem, Arap toplumunun Osmanlılardan uzaklaşmasında önemli bir rol oynadı. Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkması ve Arap ülkelerinde önce sömürgeci yönetimlerin, bağımsızlığın kazanılmasının ardından totaliter-laik yöneticilerin tasavvufi akımları ve vakıfları ortadan kaldırmalarının yanı sıra yaptıkları zulümler, eğitimsizlik, sosyal adaletsizlik, fakirlik, eşitsizlik, Batılı güçlerin işgalleri gibi unsurlar İslam dünyasında dini düşünceyi tepkisel bir okumaya sevk etti ve dolayısıylaSelefi-radikal eğilimleri güçlendirdi.

Afganistan’ın önce Sovyetler Birliği ardından ABD tarafından işgali, Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra istikrarın bir türlü sağlanamaması ve Nuri Maliki yönetiminin Sünnileri dışlayan anlayışı, Suriye’deki azınlık yönetiminin bertaraf edilememesi ve Irak-Suriye sınırının buharlaşması, Mısır’da Muhammed Mursi yönetimin darbeyle devrilmesi, Yemen ve Afrika’daki istikrarsızlık… Tüm bunlar İslam dünyasında radikal örgütlerin zemin bulmasına, Osmanlı geleneğinde güçlü olan ve Selefiler tarafından hurafe-bid’at ve pasifist hareketler olarak görülen tasavvufi anlayışın daha da gerilemesine yol açtı.

ABD’deki neo-muhafazakarların fikir babaları konumunda bulunan Bernard Lewis, Daniel Pipes ve Samuel Huntington gibi İslam dünyasında Selefi akımların yükseldiğini gören akademisyenler, Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından kendilerine tam da aradıkları ve işleyebilecekleri aslında “eski”yi temsil eden ama “yeni” bir düşman buldular ve İslam dünyasındaki bu yarayı kaşımaya başladılar. İşte şu anda karşılaştığımız problemler, her iki tarafın da hatalarının acı bir faturası olarak, özellikle İslam dünyasına ve içerisinde yaşadığımız coğrafyaya ağır bir bedel ödetiyor. Unutulmamalıdır ki bu savaşın bir galibi olmayacak olursa da Pirusvari bir zafer olacağı muhakkak.

-Al Jazeera-

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

fikrikadim.com sitesinin görüllü editörü
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak