Savaş Neyi Fethetmez – Fikrikadim

Savaş Neyi Fethetmez

Servet Kızılay

Son yüzyıl içinde Devlete karşı silah kullanıp kazanmış, bu yolla Devlete diz çökertebilmiş bir örgüt yok fakat bunun tersi de doğru: Son yüzyılda özellikle Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinden silah kullanarak, güvenlik politikalarını artırarak herhangi sorunu çözebilmiş bir Devlet de yok.

Devletlerin çözdüklerini sandıkları tüm problemler, sadece kronik hâle gelip ertelendi. Hatta Şark devletleri; neye karşı savaş vermişlerse, savaşmalarına sebep olan iddialarının tam tersi sonuçlarla karşı karşıya kaldı. Kaçtıkları şeyin tam göbeğine düştü.

Modern Devletin yapısal dönüşümünde ortaya çıkan unsurlar, onu giderek güçlendirip merkezileştirdi. Silah endüstrisindeki korkunç gelişmeler, teknolojik ve bürokratik yenilikler, yasadışı örgütlerin devlete karşı başa çıkamamasının belli başlı maddi temellerini oluşturdu. Bunun anlaşılması zor değildi. Lakin yine de silaha sarılan, çözümün tek yolunu burada arayan yasadışı örgütler azalmadı, tükenmedi. Birçok siyasal-kültürel-ekonomik nedenlerin ürettiği çatışma alanlarından beslenen silahlı örgütler, devletlerin gayrı meşru çocukları olarak iktidar savaşında yer aldı. Şimdiler de silahlı örgütlerin anlamı olmasa da kullanımı değişti. Yasadışı silahlı örgütler, yalnızca bulundukları ülkelerde faaliyette bulunan, zulüm olarak gördükleri siyasi otoriteye başkaldıran  “özgürlükçü-kurtarıcı” yapılar değiller. Artık bunlar “vesayet savaşlarında” cepheye sürülen, para karşılığında bir araya getirilmiş, her türlü operasyonda rahatlıkla devreye sokulan yeni bir kullanım değeri taşıyor. Ya da böyle bir yan anlama da sahip oldu. Buna ilaveten, yasal yollarla özel şirketlerin kurdurdukları silahlı “teknik birimler” kısa zamanda savaş meydanlarında peydahlandı. İşlevleri ise, başka ülkelerde öldürdükleri insan sayısına göre yani kelle başına para almak. Mesela; ABD’nin Afganistan’da Pakistan’da Irak’ta kullandığı “Blackwater” denilen cani sürüsü, sözünü ettiğimiz “teknik birimler” kapsamında.  Özel şirketlerin kurduğu bu birimler, diğer yasadışı silahlı örgütlerden bazı noktalarda ayrılır. Ayrılık noktaları ise derindir. Öncelikle bunlar, bir başka ülkede savaşır yani yabancıdırlar. Sonra bu ölüm makinaları herhangi yüce değer (msl,  adalet, özgürlük, kurtarıcılık… vb) ve amaç taşımaz.

Modern dönemlerde savaşın anlamının değiştiğini ısrarla görmemek ayrıca büyük hatalara yol açtı. Savaşı bir fetih olmaktan çıkaran unsurlar hesaba katılmadı. Bu unsurlar dışarıda kaldıkça savaş; ne pahasına olursa olsun egemen olmanın aracı, işgalin ve istilanın bir aleti oldu. Savaş için akla -düşünceye ihtiyaç yoktur, insana umut diye sunulabilecek bir değer bulunmaz. Oysa fetih gücünü barıştan, düşünceden ve ortaya koyabildiği bir değerden alır. İnsana sunabileceği  teklifi vardır. Sadece savaşla hâkim olabilmek ve hâkim kalabilmek (Moğollar gibi) imkânsız ve anlamsızdır. Zirâ savaş, yıkmaya yönelik bir süreksizlik taşır. Fetih inşaya yönelir ya da hedeflerinde inşâ taşır, daha süreklidir. Onun yumuşak gücü, savaşın kaba gücünden daha keskin ve kuvvetlidir. Bu noktada kışkırtıcı şeyler öne sürelim:

Varsayalım; Ürdün bölge içinde güçlendi ve etrafındaki bütün ülkeleri savaşta yendi, mutlak hâkimiyet ve üstünlük kurdu. Kısacası modern devletin egemenlik arzusunu her şekilde yerine getirdi. Peki Ürdün egemenlik kurarken yakıp yıktığı ülkelerde kendi üretmiş olduğu değerler sistemini, insanlığa sunabileceği yeni bir paradigmayı mı teklif edecek? Yoksa oralara ilk işi Starbucks açmak mı olacak?…vb. Daha dün gözümüzün önünde Irak’ta 1.5 Milyon insanı katleden ABD’in ya da Avrupa’nın sırf savaş yüzünden egemen-iktidar-güçlü kaldığını düşünmek saçmalık olur. Hayatın bütün alanlarını doldurabildiğini iddia ettikleri; düşünce, teklif  ve alternatif olduğu için geniş anlamda “fethedebilme” potansiyeline sahipler.

Savaşın tek boyutlu kaba bir egemenlik modeli olarak algılanışını ve onun yıkıcı karakterini, tahakküm arzusunu devlet nezdinde ne boyutlara ulaştığını gösteren bir rapor geçenlerde paylaşıldı. Bu rapordaki ilginç veriye göre; 2011 yılından bugüne kadar Suriye’den Beşar Esad’ın gitmesi (devrilmesi) için; Körfez ülkeleri, Türkiye ve Avrupa’nın harcadığı toplam para miktarının 131 Milyar Dolar olduğu duyuruldu. Avrupa’nın katkısının %10-17 civarında daha düşük seviyede seyrettiği belirtildi. Bunun yanında yalnızca SUUD tek kalemde silaha para 380 Milyar dolar ayırdı ve SUUD’un tedarik ettiği silahlarla yaptığı ilk iş, fakir Yemen’in bombalanması oldu. Misallerden de anlaşılacağı gibi fethin savaştan  çok derin farklılıklarla ayrıldığı su götürmez.   

Öte yandan Silah teknolojisini ve endüstrisini elinde tutan;  gelişmiş, modern, büyük devletlerin aynı zamanda insan haklarının- Demokrasinin sözcüsü ve öncüsü olması, sistemin girift ama af edilmez çelişkisi. Bu çelişkiyi atlamadan bir yana bırakıp dikkati güvenlik söylemleri etrafında oluşturulan noktalara çekelim:  Milli gelirlerinin en büyük payını silaha ayıran devletler, diğer yandan “dış mihraklara” karşı büyük mücadele verdiğini iddia ediyor. İnsanları güvenlik politikaları etrafında toplayacak başka uygulamalar ve yöntemler de sürekli deneniyor. Bu açıdan Akademiler, Üniversiteler, entelektüeller, medya, basın…vb savaşın haklı gerekçelerini oluşturmak için bir hızır gibi imdada yetişiyor ve İdeolojik aygıt gibi çalışmaktan geri durmuyor.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak