Sanat ve tanımlar – Fikrikadim

Sanat ve tanımlar

omer-lekesiz Ömer Lekesiz / Yenişafak

Ebu Hamid el-Gazzali’nin ‘Bilgi tasavvur ve tasdiktir. Tasavvur tanım ile kazanılır ve tanımın parçalarının tanımından önce gelmesi gerekir’ tespitini izleyerek İslam zihniyet ve kültüründe sanatın mümkün karşılıklarını bulmak istediğimizde onu oluşturan (kendisinde toplayan) ‘sanatsal idrak’in parçaları hükmündeki ruh, akıl, hafıza, hayal, hiss-i müşterek, musavvire, kuvve-i hayal,  vehim, resim, suret, vesem, sezgi, kalp, nefs, rü’yet, rüya, nazar vd.  tanımları öncelikli olarak bilmemiz ve ancak bu sayede söz konusu ‘sanatsal idrak’in İslami bir bakış, duyuş, işitme terbiyesi olduğunu anlamamız mümkün olabilir.  
Bu çerçevede örneğin ‘İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar’ Hadisinden hareketle ‘rüya’ya birlikte bakalım. 
Bu Hadis uykuyla adeta ölmemiz ve uykudan uyanmakla dirilmemiz gerçeği üzerinden bize dünya hayatının tıpkı bir rüya ‘gibi’ olduğunu öğretmekle kalmaz, bizleri bu hayatta olup bitenlere dair yorumlarımızın bir tabirden ibaret olduğuna götürür. 
Nitekim İbn Arabi de İshak Fassı’nda ‘Hak Teala İbrahim’e (as) ‘Ey İbrahim! Sen rüyanda gördüğünü doğruladın’ (Saffat Suresi 37/104) dedi; yoksa ‘rüyada gördüğün doğruydu’ yani ‘ rüyanda gördüğün gerçekten de oğlundu’ demedi. Çünkü İbrahim, rüyasını tabir etmeyip, gördüğü şeyi kendisine göründüğü şekilde aldı. Halbuki rüyanın tabir edilmesi gerekirdi. Ve bundandır ki Aziz, yanındakilere ‘Eğer rüya tabir etmeyi biliyorsanız…’ (Yusuf Suresi 12/43) demişti. Tabir, rüyada görülen suretten başka bir şeyi uygun görme demektir.’
İbrahim aleyhisselam’ın rüyasında gördüğü doğru olsaydı, oğlunu kurban etmesi kaçınılmaz olurdu. Ama o, sadece rüyada gördüğünün oğlu olduğunu doğruladı ve Allah indinde ise oğlu suretinde görünen şey gerçekte koçtan başkası değildi. Bundandır ki, İbrahimin zihninde oğlunu kurban etme düşüncesi doğunca, koçu İshak için feda etti. Ama bu koç Allah indinde feda edilen bir şey değildi. İmdi hissi koç olarak biçimlerken, hayali de İbrahim’in oğlu olarak biçimledi. Eğer hayalde bir koç görmüş olsaydı, onu oğlu olarak veya başka bir şey olarak tabir ederdi.
Ve sonra Hak Teala şöyle buyurdu: ‘Bu apaçık bir imtihandır’ (Saffat Suresi 37/106). Yani bu, İbrahim’in rüya uğrağının tabir gerektirdiğini bilip bilmediği konusunda bir imtihandır; çünkü O (Allah), rüya uğrağının tabir gerektirdiğini bilir. Ama İbrahim gördüğü rüyayı tabir etmesi gerektiğini düşünemedi ve rüya uğrağının gereğini yerine getirmediğinden dolayı da, rüyasında gördüğünü doğruladı.’ 
Bu yorum sanat planında bize şu hükme varma hakkını verebilir: Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir; rüya ise tabiri zorunlu olandır; Allah’ın kendilerine kelime bahşettiği insanların yani sanatçıların dünyayı / dünya hallerini sanat diliyle tabir etmeleri onların üzerine bir borçtur. 
Nitekim Attar’dan Fuzuli’ye, Yunus Emre’den Şeyh Galib’e… geçmişteki Müslüman sanatçıların da bu idraka bağlı olarak sanat yaptıkları; şiiri buradan söyledikleri, hikayeyi buradan naklettikleri, resmi, hattı, tezhibi, ebruyu… buradan şekillendirdikleri yakin bir bakışla anlaşılabilmektedir. 
Dolayısıyla yeni zamanın sanatçısına da yine buradan bir imkan ve bir iz belirebilir. Şu farkla ki, bir ‘ibnü’s-sebil’ olma zorunluluğuyla sanatçı kendi yolunun kesiştiği anlayışla, algıyla ve alışkanlıkla ‘kendi’ zamanının sanatını yapacaktır.
Bu hususu minyatür üzeriden açacak olursak: 
Minyatür kitap esaslı bir sanattır. Kitabın sanayiye ait bir iş olmasıyla birlikte minyatür kitabın dışına ancak ‘tursitik bir uğraşı’ olarak çıkabilmiş ve zamanla varoluş nedenini (kitabı) kaybetmesiyle nedeni kaybolmuş bir nedenliye dönüşmüştür. Nedenini kaybeden bir nedenlinin de onunla birlikte kaybolacağı hakikatine göre minyatürün bugün hala yapılmaya çalışılması ölüyü diriltme çabasından öte bir değer ifade etmeyecektir. 
Oysa ki sanatçı rüya tabiri olarak sanatı ancak şimdi görülen rüyalar (yaşanan hayat) üzerinden tabir etmekle yükümlüdür. Aksi halde geçmişin rüyasında ısrar ederse ‘gerici’, geleceğin henüz görülmemiş rüyasında tasarrufa kalkışırsa ‘yalancı’ durumuna düşecektir. 
Akıl tohumdur, kelimeler tarlası ve eser bu ikisinin meyvesidir. 
Diğer bir söyleyişle: düşüncenin ve kelimelerin evliliğinden sanat eseri doğar. Her şeyin bir kelime olması esasından bakarsak bu eser aynı zamanda bir inşa, tasvir (suretlendirme), hat, nakış, süsleme de olabilir. 
Tabirinde zorunlu olduğumuz rüya işte bu ‘akıl-kelime-eser’ üçlünün asıl zeminidir ki, sanata mahsus ilişkiler ilkin bunlarla kurulur, bunlarla olgunlaşır ve bunlardan sonuçlanır. 
O halde öncelikle yukarıda zikrettiğim tanımları (parçaları) suretlendirerek, İslam zihniyet ve kültürüne mahsus ‘sanatsal idraki (bir bütünü) yeniden keşfetmek biz ahir zaman Müslümanları için doğru bir yol olsa gerektir. 

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak