On İki Öfkeli Adam ve Beş Yüz Öfkeli Seyirci – Fikrikadim

On İki Öfkeli Adam ve Beş Yüz Öfkeli Seyirci

Güneşli ve güzel bir İstanbul gününde Harbiye’de 2019 sonbahar sezonun benim için ilk oyununa gidiyorum. Marmaray’ı kullanarak ve sonrasında metroya aktarma yaparak Taksim’deyim.  Son zamanlarda Marmaray favorim. Üsküdar ve Kadıköy’e de artık çok rahat gidiliyor. Gerçi ilk bindiğim zamanlarda Sirkeci-Üsküdar arasında denizin altında gitmenin tedirginliği vardı ama geçti. Taksim metrosunun çıkışında İstanbul’un 6 Ekim kurtuluş günü galerisine rastlıyorum. “Geldikleri gibi giderler. “ Atatürk’ün bu sözüyle, o güne ait bir fotoğrafı görsellemişler. Gündemle de çok uyumlu oldu. Bazen direk gelmezler. Birilerini yakınınıza gönderirler. O zaman sizin gitmeniz gerekir. Atatürk, yüreğimizde yaşıyor ve sözleriyle bize ışık tutuyor. O ışık yüz yıl sonra da önümüzü aydınlatıyor.

İstanbul’daki diğer tiyatroseverler de benim gibi mi acaba? Harbiye Muhsin Ertuğrul  Sahnesi’yle Kadıköy’deki Haldun Taner Sahnesi’nin isimlerini karıştırıyorum. Beynim ısrarla Kadıköy’deki sahnenin Muhsin Ertuğrul olduğunu dikte ediyor. Nedense Kadıköy’ü, Muhsin Ertuğrul’a yakıştırıyorum. Bunun mutlaka bilinçaltımda bir şeylerle ilgisi vardır. Hatta bu yazıyı yazarken bile hangisiydi diye, tekrar teyit ettim.

Harbiye’de geniş Cumhuriyet Caddesi’nde oyuna yetişmek için ilerlerken ve yaklaşmışken içimdeki paranoyalar artıyor: Kadıköy Muhsin Ertuğrul muydu? Kadıköy’e gitmem mi gerekiyordu. Yanlış mı geldim? Bir dakika, bu aradan mı girilecekti? Hilton Otel, hayır! Çok zengin güvenlikler…  Sakin ol! Oyunun başlamasına on beş dakika. TRT Radyo… Oh be, kendi kara sularımızdayız. Buradan girilecek. Koşanları takip et! En doğru yol bu. Hop, Muhsin Ertuğrul’dayım. Ama koşturmaktan çok susadım. Su almalıyım. Oyunun başlamasına beş dakika var. Önümde en az on kişi. Dilim damağıma yapışmış. Bu halde oyuna odaklanamam.  Geç kalsam da suyu alacağım. Nasıl olsa oyun hemen başlamaz. Ama ilk “Kapıları kapatıyoruz!” tehdidiyle kendimi salonun içine atıyorum. Yerime oturdum ve uzun süre oyun başlamadı. Oysa rahatlıkla su alabilirdim. Şimdi ona hayıflanıyorum. Aslında susama hissim koltukta dinlendikçe geçti. Ben sadece kendi kendime panik yapıp acele davrandığım için kızıyorum. Her şey aslında Muhsin Ertuğrul sahnesini karıştırarak başladı. Bir yanlışa düşer ve paniklersek bunun önünü alamıyorsun ve yanlışlar çorap söküğü gibi geliyor. Daha önce bildiğim yolları karıştırdım. Su almayarak hata ettim, falan filan…

Oyun; babasını öldürmekle suçlanan on dokuz yaşındaki bir genç sanığın davasını karara bağlayacak on iki üyelik jürinin, davayı izledikten sonra verecekleri kararı oylamak üzere bir toplantı odasında yaşananları konu ediniyor. Jüri sistemine Amerika filmlerinden aşinayız. Oyunun Amerikan olduğunu ‘jüri ‘ kelimesini duyar duymaz anlıyoruz. Yazarı Reginald Rose, oyun ve senaryo yazarı. Bu oyun 1957 yılında film uyarlamasıyla Oscar’a aday olmuş, televizyon uyarlamasıyla Emmy Ödülü kazanmış.

Mahkemede iki tanık, gencin babasını öldürdüğüne dair ifade veriyor. Biri, alt komşusu yaşlı bir adam; genç zanlının olay gecesi merdivenlerden koşarak kaçtığını, söylüyor. Diğeri, karşı apartmanda oturan orta yaşlı bir kadın; zanlının babasını bıçaklarken karşı pencereden gördüğünü, öne sürüyor. Zanlı ise babasını öldürmediğini, ifade ediyor. Maktul, sustalı bıçakla göğsünden bıçaklanarak öldürülmüş fakat çakıda parmak izi yok. Genç zanlının daha önce adam yaralama suçlarının olması pek parlak bir geçmişi olmadığını gösteriyor. Yaşadığı muhit, sefaletin ve suçların kol gezdiği bir yer. Bütün bu ortaya konan deliller; Jüri üyelerinin, sanığı suçlu olarak görmeleri için yeterli oluyor. Yalnız bir jüri üyesi hariç. Böyle olunca işler sarpa sarıyor. Çünkü kararın çıkması için oy birliği olması gerekiyor. İşte oyun tam bu noktada başlıyor.

Sosyal hayatımızda genelde gördüklerimizle ya da gördüğümüzü sandıklarımızla hareket ediyoruz. Ön yargılı, üstünkörü… Olması gerekenin bu olduğunu düşünüyoruz.  Sadece çok önemli kararlar da böyle değil. Günlük hayatımızda da böyle. Arkadaşımızı, komşumuzu, ailemizden birini bile önyargılarımızla veya etraftan kendiliğinden oluşan oy birlikleriyle hemencecik suçlayabiliyoruz. Hele ki suçladığımız kişinin ölçüleri bu suçlu elbisesine uygunsa tamamen olay bitmiştir. Elbiseyi kesip biçmeye de gerek kalmaz artık. Oysa beynimizdeki idrak düğmesine basıp birazcık irdelesek yanılıyor olabileceğimizi de görürüz. Bunun için kendimize sormamız gereken “Ya göründüğü gibi değilse…” olmalı. Olaylara tersten bakmalı, farklı ihtimalleri düşünmeli… On İki Öfkeli Adam, bizi bunları düşünmeye davet ediyor.

Bütün bunlar kolay şeyler değil. Çünkü beynimiz ince detayları düşünmek istemez. Kolaycılığa kaçar. Bizim jürilere de böyle oluyor. Kiminin işi var, kiminin gitmesi gereken maçı var; kimi için ise her şey ortada, görünen köy kılavuz istemez. Hiç kimse vicdanını sorgulamıyor. Ama genç sanığı, kendilerince katil olduğu için çok rahat sorguluyorlar: Balık baştan kokar. Suçlunun daniskası, daha önce sabıka kaydı var… Neyse ki aralarında, onun katil olduğundan şüpheli bir jüri üyesi çıkıyor. Mahkemeyi, ortaya konan delilleri ve tanıkların ifadelerini uzun uzun düşünmüş. Ama hala kendisi de bir karara varmış değil. En azından diğerleri gibi kesin yargılarla ‘suçlu’ diyemiyor.

Yazarın çizdiği karakterler şaşırtıcı derecede, Kohlberg’in ahlâk kuramındaki karakterlere benziyordu. Üyelerden bazıları hiçbir şeyi sorgulamadan ceza  eğiliminde. Kimileri kanunları her şeyin üzerinde tutuyor. Kimiyse kanunların sorgulanabileceği kanısında. Tüm bunlar Kohlberg’in ahlâk kuramını hatirlattı. Kohlberg, Harvard ve Şikago üniversitelerinde çalışmış Amerikalı bir profesör.  Ahlâk üzerine çalışmalarıyla tanınmış. Oyunun yazarı Reginald Rose ile çağdaşlar. Kohlberg’in ahlâk kuramına değinirsek; ona göre ahlâk, bilişsel gelişimimizle alakalıdır. Zihnimiz ne kadar gelişirse ahlâk anlayışımız o kadar gelişir. Ahlâk gelişiminin en önemli etkeni budur. Hangi ülkede veya hangi kültürde olursak olalım, ortak ahlâk davranışları gösteririz. Bu davranışlar evrenseldir. Aslında bu aklıma yattı çünkü bu oyunu Amerikalı bir yazar yazmış fakat karakterler hiç yabancı gelmiyor. Kendi ülkemizde de karşılaşacağımız insanlar. Oyundaki karakterlerin; yaşadıkları çevrenin, yaptıkları mesleklerin, bilgi ve kültür düzeylerinin karar verme yetkilerini nasıl etkilediğini görüyoruz.  Zaten Kohlberg’in kuramına göre de bu etkenler bilincimizi etkiliyor ve bilinç düzeyimiz ahlâkımızı belirliyor. Fakat ulaşılması gereken bir gerçek var. Bu gerçek de zanlının ya babasını öldürdüğü veya öldürmediği… Bir insanın hayatını etkileyecek çok önemli ve kritik bir gerçek. Ya elektrikli sandalyede idam edilecek ya da serbest kalacak. Aralarında bir üyenin; toplumun genelinin meylettiği karara katılmaması, kendi iradesi ve vicdanıyla olayı değerlendirmesi, daha sonra teker teker diğer jüri üyelerinin de onun sağduyusuna katılmasını sağlıyor. Toplumun genel algılarının insanların nasıl yanlış yargılara sürükleyebileceğini gösteriyor. Gerçeği ararken aralarında çatışmalar yaşanıyor. Birbirlerine öfkeleniyorlar. Tansiyonun yükseldiği anlar oluyor.  Delillerin detaylarına indikçe ve görünenin aslında görünmeyen gerçeği gizlediğini gördükçe, hepsi; en öfkelisi, en anlayışsızı bile gerçekler karşısında vicdanının sesini dinliyor. Böylece gerçek bir adalet sağlanmış oluyor.

Sahnenin dekoru siyah ağırlıklıydı. Oyuncular da yine siyah takım elbiseler giymişti. Psikolojik gerilim içerdiği için siyah renk seçimi oyuna uygundu. Sahnenin duvarında beyaz bir saat, siyahların içinde ister istemez dikkat çekiyordu. Sürekli çalışıyor mu, diye arada gözlerim saate gitti. Evet, çalışıyordu. Sadece dekor olarak kalmamıştı sahnede. Bu da ince bir ayrıntıydı bence. Sahne, oyuncular, her şey siyahken seyirciyi  ferahlatan, nefes aldıran bir gökyüzü teması vardı. Kasvetli bir oyunda mavi gökyüzünde beyaz bulutları n hareket etmesi hoşuma gitti. Çok iyi düşünülmüş. Gerilimli sahnelerden bunaldıkça gökyüzüne baktım. Odayı yarımküre şeklinde bir kafesin içinde tasarlamışlar. Dünyayı yani bütün insanlığı simgeliyordu. Bir yandan bana bir topu hatırlattı. Sanki birazdan yuvarlanıp gidecek gibi. 

Oyunda; ön planda olan oyuncu, zanlının suçlu olduğu konusunda şüphesi olan karakter. Daha önce bahsettiğim gibi oyunun kaderini değiştiriyor. Oyunculuğuna gelirsek özellikle ses tonuyla oyunu doldurdu.  Oyun, seyirciyi düşünmeye sevk ettiği için konuşmalara odaklıydı. Sesi kullanmak biraz daha önem kazanıyordu ve bunu layıkıyla yaptı. Sonrasında öne çıkan oyuncu, zanlının suçlu olduğu konusunda en çok ısrarcı olan, en çok savunan karakterdi.  Çok öfkeli, saldırgan ve anti patikti. Hareketleri ve mimikleriyle bunu başardığını düşünüyorum. Yaşlı bir karakteri canlandıran oyuncu, yaşlılık psikolojisini, bir yaşlının tecrübelerini seyirciye çok iyi geçirdi. Söylemeden geçemeyeceğim. Ama bunların dışında faşist ve gıcık karakteri oynayan oyuncu takdire şayandı. Her hareketi, her sözü o kadar gıcıktı ki insan; oyunu unutup gerçekten karşısında böyle bir insan varmış, hissine kapılıyordu. O oynadıkça ellerimi ve dişlerimi sıktım. Diğer seyirciler de benimle aynı duyguları paylaşıyordu, sanırım. Oyunculuğunun hakkını verdi doğrusu… O yüzden bu oyunun adı “ On İki Öfkeli Adam ve Beş Yüz Öfkeli Seyirci” olarak değiştirilmeli.

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

Fikr-i kadim sitesi yazarı ve yayın editörü. / dunyadakianadolu.com sitesi kurucuları arasında
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak