Ne Konuşuyor, Bu “Savaş Karşıtları”?!

Servet Kızılay

Dünyada savaş karşıtları olarak tasnif edilenler hem söylem hem de niceliksel olarak toplum genelinin dışında kalır. Toplam sayıları % 1 ile 30 arasında bir aralıkta seyretmesi, siyaset için başka; üniversiteler, akademiler, medya ve entelektüeller için başka şekilde kullanılır.

Siyaset bakımından; sayısal çoğunluğun sağlanması önemlidir. Sayısal çoğunluk; haklılığın, güçlülüğün kısacası siyasetin toplumsal meşruiyetin temelidir.

Üniversiteler, akademiler, medya, entelektüeller bakımından ise; İstatistiksel verilerin yüksek oranda olması; o şeyin etkili ve geçerli sayılmasıyla paralel gider. Hatta onun herkes için iyi, faydalı olduğu varsayımına dayandırılır. Bazen iş öyle abartılır ki; hâkim sayının toplumsal hedefi ve arzuyu gösterdiği, düşünsel doğruyu oluşturduğu bile iddia edilir. Yani bu konuda birçok noktada hem kurumsal olarak siyaset hem de siyaset dışı kalan unsurlar ortak yönlere ve algılara sahiptir. Bunları birbirinden ayırmak pek mümkün olmaz. Elele baş başa giderler. Her iki taraf, baskın sayı etrafında bir ağ örer. Baskın sayıda; bazen kaçınılmaz bir gerçeklik, bazen mutlak bir güç, bazen kurgusal bir meşruiyet arayıp bulurlar. Niceliksel akıl her ikisini de “fazla olana” doğru çeker. Siyasette iktidar, düşüncede doğru/hakikat payesini bahşeder.

Peki “savaş karşıtları” neden sayısal azınlığa sahiptir? Bunun birçok nedeni bulunur fakat bu nedenlerin hiç biri doğal nedenlerden oluşmaz. Devletin güvenlik politikalarının en makul insanı bile iki dakika içinde esir alabilecek, etkileyebilecek bir büyüsü vardır. Aynı zamanda ona ideolojik malzeme sunacak aygıtlar (kurumlar, kuruluşlar, kişiler) bulunduğundan, toplumsal geneli domine etmek ve iknaya ulaştırmak zor olmaz. Üniversitelerde, medyalarda anlatılan stratejiler, savaşın hikmetinin anlaşılmasını sağlar.

Güvenlik politikaları bununla yetinmez. İlave olarak “savaş karşıtları”nı sosyo-kültürel kimlikler üzerinden konumlar. Toplumsal itibar üzerinden değersizleştirir. Küçük bir grup için geçerli olan şeyi, bütün hepsi için geçerliymiş gibi gösterir. Tabii ki kendi inanç ve ideolojisi içinde her koşulda “savaşa hayır!” diyenler vardır. Bu yapılar savaşı herhangi bir gerekçe tanımaksızın ve kabul etmeksizin red ederler fakat her savaşa karşı olanın aynı yerde olması, bulunması gerektiği yanlıştır. Dedemiz sakallı olabilir fakat her sakallı dedemiz olamaz. Devlet bu konularda çoğu zaman sağlıklı ayrımlar yapılmasını engeller. Öte yandan  savaş karşıtlığı, lojistik olarak güvenlik politikalarının direnç noktalarını zayıflatan bir unsur olarak görülür. Yani “savaş karşıtları” toplum nezdinde dış güçlerin bir ajanı olarak lanse edilir. Zaten bizim gibi ülkelerde genel kanının dışında konuşanlar, “olağan şüpheli”dir. Ajentacı muamelesi görür. Yani her ağzını açan ya birileri adına ya da bir yerler adına konuştuğu, oraların sözcülüğünü yaptığı, varsayılır.  

Şimdi sakince soralım:

  1. Savaş karşıtı olmak ile Terörist olmak nasıl eşdeğer hale gelebilir? Terörizmin içeriğinde silaha başvurmak yok mudur?
  2. Savaş yoluyla kendi iç ve dış sorunlarını halletmiş kaç tane bölge ülkesi vardır?
  3. Sorunları çözmekte silahı tek yol çözüm gören, güvenlik politikalarını önceleyen Türkiye’nin de içinde olduğu bölge devletleri hangi sonuçlarla karşı karşıya gelmiş, hangi iddialarını gerçekleştirebilmiştir?
  4. Bütünlüğü sağlamak için yapılan her tedbir ve savaşta daha fazla parçalanma, özgürlük için yapılan her hamlede daha fazla bağımlılık (savaş araçları dahil) ortaya çıkmışsa, bunda ayak diretmenin anlamı nedir?
  5. Türkiye’nin içinde olduğu bölge ülkeleri hem kendi içinde hem de kendi aralarında ekonomik -kültürel –sosyal hangi adaleti sağlamaya çalışmış da bundan bir sonuç alamayınca son çare olarak silaha sarılmıştır?
  6. Birbirini boğazlayan bölge ülkeleri savaş sonrasında insanlara stratejilerden başka ne verebilecek hangi teklifi sunabilecektir?
  7. Savaşın ne klasik anlamı ne de yöntemi kalmamışken savaş tamtamlarıyla dans etmemizin kurtuluş olabileceği hangi şeylerden çıkmaktadır?
  8. Savaşın ortaya çıkardığı yıkımlar, Şehit haberleri artıkça “savaş karşıtları”nın daha fazla susturulması hangi ahlaki vicdani akli ölçülere sığmaktadır? Savaşı konuşmak için, ne zaman uygun bir ortam ve durum bulunacaktır? Vb….

Geçenlerde kamuoyuyla paylaşılan bir rapor içinde bulunduğumuz durumun vehametini gözler önüne serecek veriler içeriyordu. Bu rapora göre; Suriye’de Esad’ın gitmesi için Körfez ülkeleri, Türkiye ve Avrupa ülkelerinin (Avrupa ülkesi en düşük oranda) şimdiye kadar harcamış olduğu paranın toplamı, 131 Milyar Dolar olduğu ifade edildi. Sonuçta; tarumar olmuş bir Suriye, 900 bin insanın ölümü, 5 Milyon insanın göçü, milyonlarca insanın sakat kalması, sayıları milyonlarla ifade edilen yetim çocuklar ve devletlerin iktidar stratejileri kaldı. Afrika’da toz- toprak yollarda giden, içmeye su, yemeğe yemek, tedaviye ilaç bulamayan insanların ellerindeki milyon dolarlık silahları gördükçe, televizyon ekranlarından (dışarıdan) seyrettikçe, onların ilkel bir zihne sahip, az gelişmiş insan olduklarını rahatlıkla söyleyebiliyorduk. Lakin işin içine güvenlik politikaları girdikçe “kaçınılmaz haklı” gerekçelerin üretildiğini, bu tablonun nasıl değiştiğini görmek istemiyorduk. Dışarıdan bakan bir göz, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinin halini Afrika’da ortaya çıkan görüntülerden çok da farklı değerlendirmeye bilir. Sonuçta bizim de birbirimizi öldürmek için kabile değil daha gelişmiş bir vahşetle devletler halinde aynı şeyleri yaptığımız ortaya çıkacaktır.

Barışın imkânlarını konuşmayanlar, savaşın sonuçlarını tartışmak zorunda kalır. Korkarım ki; bugün savaş için harcanan enerjiyi yarın barış için bulamayacağız ve en felaketi, uğruna savaştığımız şeylerin tam tersi ile karşılaşacağız.  

< Önceki Makale
Savaş Neyi Fethetmez
Sonraki Makale >
Yazar Hakkkında
Servet Kızılay

Yorum yaz

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.