Lütfi Bey – Fikrikadim

Lütfi Bey

Bir hastane odası… Hayata tekrar açılan bir kapı… Kimi zaman da üzerine kapanan son kapı… Gece yarısı susmuş koridorlardan inleyen bir çığlık ise nöbetin asıl başlangıç fişeği…

“Hemşire Hanım, yetiş! Göğsüm ağrıyor!” Filiz Hemşire daha yeni işlerini bitirmiş, dinlenmeyi umuyorken bu imdat çığlığıyla odasından çıktı. “Bir kere de rahat yüzü yok, şu nöbette!” diye söylenerek kalp grafi aletini almaya gitti.

Hasta odasına girdiğinde, Lütfi Bey ellerini göğsüne götürmüş, inliyordu. Kalp grafisini çekip doktora haber verdi. Koridorda, hemşire ve doktorun yorgun konuşmaları duyuldu. İkisi de buruşmuş, günün kirini pasını almış üniformaları içinde çıkan bu vakanın, hayal kırıklığını yaşıyorlardı.

_ Kalp grafisi normal görünüyor.  Kullandığı kalp ilacının dozunu 50 mgr artırıyorum. Solunumu rahatlasın diye oksijen verelim, Hemşire Hanım.

Doktorun verdiği tedaviyi uyguladıktan sonra yarım saat geçti, geçmedi; Lütfi Bey’in rahatsızlığı tekrar başladı.Filiz “ Bu nöbet böyle geçecek, alışsan iyi olur.”diye kendine uyarıda bulundu. Kardiyoloji servisindeydi ve hastanın her ağrısı, yeni bir kriz olabileceğinden kalp grafisini tekrar çekmesi gerekiyordu. Daha yorgun ve bitkin şekilde yalpalayarak gelen doktor, yeni çekilen kalp grafi kâğıdına hızlıca baktı ve yine hızlıca hışırdatarak katladı.

_ Kalp grafisi temiz. Antidepresan verelim, Hemşire Hanım.

Lütfi Bey, bir yandan kıvranıyor bir yandan da mahcup şekilde özürler diliyordu:

_ Kızım, bütün gece diğer hastalarla ilgilendin.  Gece de ben seni rahatsız ettim.

Filiz samimice olmasa da hastasını teselli etmek zorunda hissetti kendini:

_ Olur mu? Bu bizim görevimiz. Siz iyi olun yeter!

_ Sağ ol, kızım! İnan ki canım yanmasa hiç sesim çıkmaz.

_ Biliyorum, rahat olun… İlacınızı için…

Lütfi Bey, kalp yetmezliğinden uzun süredir serviste yatıyordu. Yetmiş beş yaşlarında, kısa boylu, zayıfça bir ihtiyardı. Çocukları vardı fakat pek yanına uğramıyorlardı. Odasında genelde yalnızdı. Oldukça nezaketli ve saygılı eski bir İstanbul beyefendisi olduğundan bütün serviste çalışanlar kendisini severdi.  Derdini anlatırken, istekte bulunurken o kadar nazikti ki kimse karşısında kayıtsız kalamıyordu. Bu sevimli ihtiyar,  insan olmanın güzelliğini hatırlatıyordu davranışlarıyla… Ayrıca gayet temiz ve bakımlıydı. Odası limon kolonyası kokardı hep. Etejerinin üstünde duran gözlük kabı, peçete, su; her zaman düzenli dururdu.

Antidepresan da işe yaramadı…  Doktora, hastanın şikayetlerinin devam ettiğini tekrardan haber verdi Filiz. Doktor da telefondan, bir nebze rahatlaması için buhar ilaçlarını takviye edebileceğini ve muayeneye tekrar gelmeyeceğini, iletti.

Hastasıyla tamamen baş başaydı artık. Tam da bu anda onun en yakınıydı, umuduydu. Kendi açısından gönülsüzce gerçekleşen bu yakınlığın kaçınılmaz olduğunu bilirdi. İlk defa karşılaştığı bir durum değildi. Acıdan sabahlayan hastalar, bir şekilde olurdu nöbetlerde. Böyle zamanlar hasta, yatağında; o da sandalyesinde acı krizinin geçmesini beklerdi.Hastanın tedavisini yapıp kendi köşesine çekildiğinde elbette her şey bitmiş olmuyordu.  Hasta kıvrandıkça hemşirenin ruhu da kıvranırdı…

Kısa süre sonra durumunu kontrole gittiğinde saat gece dördü gösteriyordu. Sabaha az kalmıştı. Nebulizatörü kapattı, maskesini çıkarıp yatağın ayak ucuna yöneldi. Hiç planlamadığı şekilde yatağın pikesini düzelterek, kendine oturmak için yer açtı. Lütfi Bey de ayaklarını hızla yukarı çekip bağdaş kurdu. Gülümseyerek ve heyecanla karşıladı davetsiz misafirini. Filiz, saniyeler içinde gerçekleşenleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Bir hastanın yatağına oturup onunla konuşmak isteyeceği aklına gelmezdi. Acilde çalıştığı dönemlerde,hasta ve yakınlarıyla tartışmalar yaşanırdı.  Yüzüne karşı hakaretler, beddualar edilirdi. Kendisi de hiç altta kalmaz, öfkeli davranırdı. Zaten mesleğiyle baştan beri barışık değildi. Hastalarla arasına hep duvar örerdi.  On yılı devirmişti artık bu meslekte ve duvarlar ister istemez yıkılıyordu. Bir yandan bunları düşünürken bir yandan Lütfi Bey’in sevindiğini görünce, gerekli olanın aslında onunla konuşmak olduğunu anladı.

Koyu bir sohbet başladı aralarında. Daha çok Lütfi Bey anlattı hayatını: Eşiyle birlikte küçük ve bahçeli bir evde yaşıyorlarmış. Evlerinin bahçesindeki manolya ağacı çiçek açtı mı keyiflerine diyecek olmazmış. Eşi; narin zambaklar, neşeli nergisler ekermiş o bahçeye. Yaz akşamlarının bunaltıcı sıcaklarında, bahçede esen rüzgârda serinler; hep orada vakit geçirirlermiş. Biri kız, ikisi erkek olan çocuklarını eşiyle birlikte büyütmüş, okutmuş, evlendirmişler. Torunları olmuş. Bayram oldu mu çocuklar, torunlar karşılanır; bayram sofrası orada kurulurmuş. Ta ki eşi, üç sene önce vefat edene kadar… Bir sabah -nasıl bir sabahsa- onu uyandıramamış. Tıpkı filmlerdeki replikler gibi “ Hiçbir şey eskisi gibi olmamış!” o günden sonra. Ne komşuları eskisi gibi uğrar ne çocukları gelir olmuş yanına.

_Kızım, eşim dünyanın en iyi insanıydı. Herkes onu çok severdi. Allah rahmet etsin! Bir ömrü paylaştık, çok güzel günlerimiz de sıkıntılı günlerimiz de oldu. Hayattayken her şey yolundaydı. Çocuklarımız hep gelip giderlerdi.

_Çocuklarınız hastaneye gelip sizinle ilgileniyorlar mı?

_ Her hafta kızım ziyaretime geliyor. Temiz çamaşırlar getiriyor, ihtiyaçlarımı soruyor. Sağ olsun… Onun da kendine ait sorunları var. Eşinden ayrıldı ve bir kızıyla yaşıyor.Yanımda kalamıyor. Fakat iki oğlum, ziyaretime dahi gelmiyorlar.

_ Onlar neden gelmiyorlar?

_ Eşim ve ben, onları elimizden geldiğince mutlu etmeye çalıştık. Kendime bakıyorum. Acaba büyük bir hata mı yaptım onlara karşı? Gerçekten anlamıyorum!

Biraz duraksadıktan sonra devam etti:

_ Yalnız büyük oğlum bana küstü. Geçen ay, evde tek başıma rahatsızlanınca komşulardan yardım istedim. 112’i aradılar. Beni hastaneye kaldırdılar. Sonra büyük oğlum gelince dayanamadım, bağırmaya başladım.  Zaten yanıma gelmiyorlar diye öfkeliydim. Böyle rahatsızlanınca, o an öfkem daha da arttı. Gururu incinmiş acilin ortasında ona bağırdım diye. Diğer çocuklarım da onu desteklediler.  Böyle yapmamalıymışım, onlar artık kocaman insanlarmış. Küçük oğlum da bu yüzden bana tavır aldı. İkisi de benimle görüşmüyorlar.

_ Peki, hastaneden taburcu olduğunuzda ne olacak? Yalnız kalmamalısınız…

_ Ah, kızım! Doktor da aynısını söyledi. Taburcu olduğumda ne yapacağımı, inan bilmiyorum!

Bunları konuşunca Lütfi Bey’in yüzü, yine o kalbinin sıkıştığı hali almıştı. Şu andaki durumunu düşünmek acı veriyordu ve düşündükçe daha da hasta oluyordu. Filiz bu konuyu açtığına pişman olmuştu hemen değiştirerek manolyalı evi ve o mutlu zamanları tekrar anlatmasını istedi. O da buna istekliydi zaten. Sohbete devam ettiler… Eşiyle yaşadığı güzel hatıraları anlatıp geçmişi düşünmek ilaç gibi gelmişti ağrılarına. Anlatırken mimikleriyle şekilden şekile giriyor, Filiz de onu dinlerken kimi zaman gülerek kimi zaman şaşırarak tepkiler veriyordu.  Anlattıkça hasta yatağını ören kafes deliniyor, zaman ve mekân eriyor, o delikten manolyalı eve akıyorlardı. Filiz’e el işaretiyle “gel”yapıyor, Filiz de onu takip ediyordu. Bir bakıyor manolyalı bahçede bir düğünde buluyordu kendini. Bu düğün Lütfi Bey’in büyük oğlunun düğünüydü. Ne güzel oyun havası çalıyor, konukomşu herkes eğleniyordu. Bir yanda manolyalar uçuşuyorken bir yandan dağıtılan soğuk limonatalardan yudumluyordu. Daha sonra bir bakıyor sürpriz bir doğum günü partisinde alıyorlardı soluğu. Pastalar, börekler nefis görünüyordu. Bu da kızının doğum günü partisiydi. Doğum günü şarkısı kol kola neşe içinde söylenirken heyecanla hediyeler veriliyordu.

Gerçeğe döndüklerinde Filiz, çocukları için tüm bunları zamanında en ince detayına kadar düşünmüş ve organize etmiş bir babanın yalnızlığına inanmak istemiyordu. Başka yaşlı hastalarını hatırladı. O hastaların çocukları, refakatçi olmak için adeta yarışır; hastalarının durumunu düzeltmek için ellerinden geleni yaparlardı.Hem bu hastalardan bazısı oldukça gaddar görünüşlü, huysuz ve kabaydı. Vefanın karşımızdakiyle alakası yoktu öyleyse. İçimizden geliyordu…

_ Sen ne kadar iyi bir hemşiresin! Bugün benim için yaptıklarını asla unutmayacağım! İyileşince, eşin ve çocuklarınla beraber bizim evin bahçesine oturmaya beklerim.

‘İyi bir hemşire’ sözünü hem garipsemiş hem hoşuna gitmişti. Artık beddua yerine iltifat mı alıyordu ne? Ayrıca geceden beri dolanıp durduğu manolyalı bahçeyi o kadar merak etmişti ki bu daveti heyecanla kabul etti. Lütfi Bey’in telefonunu, rehberine kaydetti. Saat altıyı gösteriyordu ve ikisi de sabaha yepyeni umutlarla başladılar.

Sonraki nöbetlerde Lütfi Bey o geceki gibi rahatsızlanmadı. Hatta bir ilacı varsa kendi nebulizatörü açmayı öğrenmişti. Filiz, odaya girdiğinde “ Ben havamı aldım bile…” diyor, birlikte gülüşüyorlardı. İşlerini bitirip de yorgunluk çayı içerken Lütfi Bey yanına geliyor; kuruyemişler, bisküviler ikram ediyor; o gün neler yaşamış, hastalığı ne durumda bir bir anlatıyordu. Kimi zaman bu sohbetlere, hasta bakıcı dahil oluyor; hastanede yaşanan komik anlardan, ilginç olaylardan bahsediyorlardı.

Ayrıntılı bir tetkik için başka hastaneye gideceği zaman çok heyecanlanmıştı. Oysa ambulansla başka bir hastaneye gidecekti şunun şurasında. Onun için öyle değildi durum. Uzun süreden beri ilk defa dışarı çıkacaktı. Heyecanını, Filiz’le paylaşmayı ihmal etmedi. Ön hazırlık için verilen ilacı göstermeyi de… Nasıl kullanması gerektiğini bir türlü anlayamamıştı. Haksız da sayılmazdı, Filiz bile işin içinden zor çıkmıştı. O geceki nöbet de ilaç üzerine epey kafa yorarak geçmişti. Durum çözülünce elleriyle ‘çak’ yapıp sevinmişlerdi.

Ziyaret gününde, muzibçe bir plan yaptılar: Kızı, ziyaretine geldiğinde Lütfi Bey gizlice Filiz’e haber edecek, Filiz de ziyaret bitiminde Lütfi Bey’den habersizmiş gibi kızıyla görüşüp onu yalnız bırakmaması gerektiğini, söyleyecekti. Görüşme planladıkları gibi gerçekleşmişti fakat kızı, beraber kalmaya sıcak bakmıyordu. Bir sitede kendi kızı ve bir bayan arkadaşıyla birlikte kalıyor; masrafları arkadaşıyla paylaşıyorlarmış. Oradan çıkıp manolyalı evde babasıyla kalırsa mahalle ortamının, boşanmış bir kadın için güvenilir olmadığını, düşünüyordu. Oysa kızı, beraber yaşamayı kabul etseydi iki kafadar sevinçten havalara uçacaktı. Muzipçe başlayan bu planın, hayal kırıklığını beraberce yaşadılar.

Gündüz tedavi saatinde,odasının yanından geçerken“Oğlum, ben senin babanım! Yalnızım, ne olur yanıma gel!” diye bağırtıları geldi. Filiz, ilk önce tereddüt etmiş, sonra öksürük sesleri gelince odasına girmişti. Yatağın ortasında oturuyor; kollarını yatağa dayamış, derin derin nefes almaya çalışıyordu. Yanında duran telefondan, kapanma sinyali duyuluyordu. Filiz, oksijenini verdi. Durumunu sormak için elini omzuna koyduğunda, eline elini üç kez dokundurup çekerek,‘iyiyim’ mesajı vermişti. Daha sonra bu konuyu hiç konuşmadılar.

Filiz, başka başka servislerde nöbet tutmaya başlayınca eskisi gibi görüşemez oldular. Ayaküstü karşılaştıklarında halini hatırını soruyor, o da muhabbetle cevap veriyordu.İlerleyen zamanlarda, kendi hayat gailesinden, Lütfi Bey’in akıbetini takip edemedi. Aklının bir köşesinde öylece duruyordu. Aradan zaman geçti. Bayramlar geldi, geçti. Her bayramda, telefon listesini karıştırırken ‘ Lütfi Bey’ ismine gelince duruyor; o sohbet gecesini, Lütfi Bey’in gülümseyen yüzünü hatırlıyordu.  Ama asla numarayı aramaya cesaret edemiyordu. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor” cevabını duymak, ona bir daha ulaşamayacağının; daha kötüsü artık hayatta olmadığının habercisiydi. Arama tuşuna basmıyordu çünkü bir zamanlar hasta yatağında aldığı bahçe davetinin heyecanını hep canlı tutmak hep hayal etmek istiyordu: Ilık rüzgârlar esen bir akşam vakti… Manolya kokan bahçede, çocuklar bir o yana bir bu yana koşuşurken… Limonatalarını yudumladıkları masada Lütfi Bey, aynı sevimlilikle geçmiş, güzel günlerden bahsederken…  Şen şakrak, kahkahalar içinde…

Nebulizatör: Buhar yoluyla ilaç verilmesini sağlayan alet.

Yazar: Hatice İskenderi

YAZAR HAKKINDA

Fikr-i kadim sitesi yazarı ve yayın editörü. / dunyadakianadolu.com sitesi kurucuları arasında
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak