Kitlesel nefrete 'âşık-ı sâdık'larla direnmek – Fikrikadim

Kitlesel nefrete ‘âşık-ı sâdık’larla direnmek

Leyla İpekçe/YeniŞafak

Türkiye; Irak işgaline ortak olmamanın da, Suriye’yle savaşa girmemenin de, gençlerimizin hayatını otuz yıldır söndüren savaşı bitirme kararlılığının da bedelini ödüyor durmadan. Kimi zaman faili meçhullerle, kimi zaman sokak isyanlarıyla, kimi zaman diplomatik entrikalarla. Her seferinde de milletin hemen her katmanında giderek yaygınlaşmış olan barış arzusunun sosyolojisine uygun olarak toplumsal bir uzlaşı için elini taşın altına sokuyor. Pes etmiyor.

Geçtiğimiz günlerde hep birlikte içine düştüğümüz / düşürüldüğümüz kan çanağında her uzvumuz sağa sola dağılmış, paramparça olmuş iken… Sevmenin ne kadar zor olduğunu düşündüm. Bu kadar içi boşaltılmış, tüketilmiş bir kavram olmasına rağmen, sevemiyoruz bir türlü.

Nefret etmek sevmekten daha kolay. İnsanlar kitle olarak bir araya geldiklerinde sevgi değil öfke ve nefret ağır basıyor hep. Sevmek toplu olarak eda edilen bir ritüel değil. Ancak nefret, öfke ve intikam… Her daim kalabalık kitleler doğuruyor, onları tek hamlede takabiliyor peşine. Ne sınıfsal, ne etnik, ne ırkî niteliklere göre değişiyor.

Duyguların restorasyonundan bahsederken, güzellik medeniyetinin inşasında ihya edeceğimiz evrensel değerlerden söz açarken, ruh dirilişinin somut hayattaki karşılığını bir dil ve üsluba tahvil etmenin yollarını konuşurken… Yakıp yıkan, asıp kesen, kan döken insanların tahrip ettiği duyguları onarmayı konuşacağız şimdi. Bir kez daha.

İnsan sevebildiği ve sevdiğinde yok olabildiği oranda hür. Nefret ettiği ve öfkesinin çukurunda debelendiği oranda ise tutsak. Kendi nefsinde rehine. Hürriyet, gerçek anlamda sevebilen biri için tek kimlik. Varoluş formatı. Seven kişi savaşmaz mı, kızmaz mı, kılıcını kuşanmaz mı? Elbette. Ama savaşını verirken, kendiyle de savaş halinde olduğunu, kılıcını intikam ve öfke hissiyle salladığı ölçüde kendine yenildiğini bildiği sürece…

İnsanın kendi nefsiyle harbidir asıl cihad. Çünkü en çok kendine düşmandır insan. Niyazi Mısri hazretlerinin sözüyle söylersek: ‘Adâvet kılma kimseyle sana nefsin yeter düşmân / Ki asla senden ayrılmaz ömür âhir olunca tâ.’ Buradan yola çıkarak önceki yazılarımda bahsettiğim ve ‘radikalleşmesi ancak daha fazla aşk ve irfan anlamına gelir, bundan terörist çıkmaz’ dediğim ‘radikal mümin’e geri döneyim.

Suya sabuna dokunmayan, ailesi, yakınları katledilirken seyreden ve zulmün sürmesine katkıda bulunan kişi değildir bu. Adalet, yani her şeyin yerli yerinde olması: Ölçülerin şaşmaması, tartının sapmaması, gözün kaymaması… gibi kılıçtan keskin, kıldan ince bir sırat köprüsü vaat ediyor halis niyetlisine. İmdi buradan hareketle adalet için kılıcını oynatmanın gerçek bir direniş dilini konuşmasıyla genç kitleleri kendi dünyalarına tutsak edecek nefret ve öfke söylemiyle onları sokağa indirip yakıp yıkmasını teşvik etmek arasında kuşkusuz çok fark var.

Saldırganlık ve öfkeyle herhangi bir direniş hareketini haklı davaya yöneltmiş olmuyorsunuz. Hiçbir haklı ideoloji veya yaklaşım; patır kütür ölüme yolladığınız insanların kanı üzerinden tartışılamaz, yaşatılamaz, evrensel bir çağrıya dönüşemez. Hiçbir hareket ister din, ister mezhep, ideoloji üzerinden olsun; ‘ulvi amacı’nı gerekçe göstererek şiddetine evrensel bir anlam kattığını iddia edemez.

Saldırganlık ve nefret ile topluluklara hamasi sloganlar attırarak kazanacağınızı düşündüğünüz her zafer sizi insanlık adına yenilgilerin en ağırına rehin bırakıyor. Kanlı eylemlere, kışkırtıcı söylemlere, istismarcıların avucuna bırakıyor. Şiddetten bir maneviyat çıkarmaya kalktığınızda ancak fitne ve nefrete varırsınız.

Hiçbirimiz kendi haklılığımızı veya ideolojik görüşümüzü ya da kimliğimizi başkalarına düşmanlık ederek ‘kazanmış’ olmuyoruz. Mağdur ve mazlum olmak dahi bu hakkı bize vermez, vermiyor. Benliğimiz hırs kibir haset gazap şehvet ile beslendikçe hammaddemizin aşk olduğuna kendimizi nasıl kanıt gösterebiliriz ki?

Yıllarca ayağında bukağıyla Ege’deki Limni adasında sürgün yaşayan Niyazi Mısri, kardeşi Ahmed Efendi’ye her çağa ve nefse çağrı olan bir mektup yollar. Aşağıda bazı pasajlarını alıntıladığım bu mektubun da işaret ettiği gibi, tevhidin hakikati insanın ferdî olarak nefsinde yansır. Kitleleri toplu olarak nefret ve öfkeye yöneltenler ne büyük bir vebale girdiklerini, neyin üzerini örttüklerini keşke düşünseler.

‘Kardeşim; Nefsini bildin mi, Rabb’ini buldun mu? Bunun alâmeti vardır. Yetmiş iki millete bir göz ile bakabiliyor musun? Bütün yaratılmışlar hepsi bir ağızdan bağrışıp ‘Feeynemâ tuvellû fesemme vechu’llâh’ (Nereye dönerseniz Allâh’ın vechi -zâtı- oradadır. Bakara/115) zâhir oldu mu?’ (…) ‘Buradaki çokluğa aldanıp hakikatin izini kaybetme. Bu dernek çabucak dağılır; yabanda kalırsın. İzini izleyerek geldiğin kapıyı bul.

Yokluk yolunda bî-nişân ve lâ-mekân illerine -ki vatan-ı aslîdir- ulaşagör ki ‘Hubbü’l-vatan mine’l-imân’ budur. Bu yolu yitirdin ise, bilene sor. Eşiklerine yüzünü ko. Hizmetlerinden ayrılma ki her derdine dermân onlarda, ehlullahta bulunur. Kâmiller bahîl (cimri) olmazlar. Tek hemen sen tâlib ve râgıb ol. Âşık-ı sâdık ol. Azıcık yokluk ile gelirsen, ‘Mâ lâ-aynun ra’et’e (gören hiçbir gözün olmadığı, Hadîsinin sırrına) mazhar olursun. Dürr-i yetîmlerini ve cevâhirlerini -ki babası oğluna göstermeye kıyamaz- hep senin eline teslîm ederler (…) Eğer bir kimse onların sözlerini anlaya, onun irfânı ayn-ı mücâhededir.’

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak