İtikatımın beyanı hakkında tuttuğum günlükten – Fikrikadim

İtikatımın beyanı hakkında tuttuğum günlükten

hayati

Hayati Esen

Yaklaşık olarak 2,5 yıl önce yayınladığım ve unuttuğum şeyleri kendime hatırlatma babından… (İlk yayınlanmış haliyle ama başlığını değiştirdim)

Bu aralar itikatımla ilgili kimi şüpheleri dile getirmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Zira mürid, kendini savunan değil, küfrünü dahi itiraf edendir. Ama ondan önce “zındıklık”, “fasıklık” gibi sıfatlarla yadedeceklerin iyice anlamaları gereken, müridin; onların inandıkları dine, tanrıya inanmadığının altını çizmek gerektiğidir. Onun için de onların coşkuyla anlattıkları- bir menkıbeyi hatırlatayım. …Menakıb’ül Arifin’de geçiyor.

Şöyle…

 “.Sultan Veled buyurdu ki: bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu:

Halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir…” 

Mesela: bir adam, Bayazıd-ı Bistami’nin müridlerinden birine “senin şeyhin mi büyük, yoksa Ebu Hanife mi?” diye sordu. Mürid “benim şeyhim” diye cevap verdi. Adam, ardından birer birer bütün sahabeyi saydı, fakat mürid yine şeyhinin hepsinden büyük olduğunu söyledi. Sonra “Muhammed mi büyük, senin şeyhin mi?” dedi. En sonunda “ALLAH mı büyük, yoksa senin şeyhin mi diye sordu? Mürid “ben ALLAH’ı şeyhimle gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım.” dedi.

Menkıbeyi, Şeyhim Nuri Önal‘a biat ettikten sonra öğrendim. Tasavvuf ve tarikatı kabul etmediğim dönemden kalma arkadaşlarım vesilesiyle. İlmine güvendikleri -ismini vermek istemediğim- bir hoca efendi tarafından anlatıldı bana. O günden beri de çok severim bu menkıbeyi. Bana, Allah’ı, peygamberi ve dahi şeyhin kim olduğunu bi-hakkın öğretmiştir desem yanlış olmaz. 

Hoca Efendi, bu menkıbeyi İbrahim Sarmış’ın tasavvuf aleyhine yazdığı kitabından alıntılayarak, gittiğim yolun, yol olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Benimle birlikte şeyhime intisap eden bir kaç arkadaşım ve tasavvufa ılımlı baktığını bildiğim, sohbetimize katılımcı misafirler, hikayeyi hep bir ağızdan reddi-inkar ettiler. Hatta arkadaşlardan biri; “Bizim tarikat ve tasavvuf anlayışımızda böyle ifrat derecesinde fikirler yok hocam. Bu anlattığınız; şirktir, küfürdür.” diyerek; tasavvufu, ilm-i irfanı aynı zamanda da din-i imanı koruduğuna inanıyor olmanın, saadet ve mutluluğu içerisindeydi.

Sohbet, karşılıklı onaylamalarla aynı minval de sürdü. Herkes çok mutlu bir şekilde “imanını kurtaran mümin” olarak oturuyordu… Beni sohbete davet eden arkadaşlardan ve dahi hoca efendi’den müsade ile:“Hocam, arkadaşlar yanlış düşünüyorlar. Kitaptan alıntı yaptığınız menkıbenin kahramanı müridan, çok doğru şeyler söylemiş. Şahsen ben de şeyhimden başkasını tanımam, bilmem.” deyiverişim ile hoca efendi’nin dehşetle karışık, şaşkın bakışını ve o bakışa eşlik eden müridanın; bu itirazımdan memnun kalmadıklarını iyi hatırlıyorum.

Hoca efendinin “Sen, şimdi küfre girdin! Olmadı ki.” dediğini de… Cümle içinde geçen “olmadı ki!” ifadesi, “biz seni hidayete, hak dine çağırıyoruz. Buraya senin için toplandık ama içlerinden en azılısı, en zındığı sen çıktın.” demekti. 

Kafir, kötü bir sıfat mı? İnanan için, öyle. inanmayan içinse; hiçbir anlamı yok. Şahsen benim için de hiçbir anlamı kalmadı. Bırakmadılar… Kafir, toplumu kategorize etmenin, tektipleştirmenin bir aracı olarak kullanılıyor da ondan. Bizleri kafir olmakla suçlayıp; tek din, tek mezhep simsarlığı yapan birilerine benzetmeye çalışıyorlar. Onlara benzemezseniz kafirsiniz, onlardan olmazsanız size ekmek yok!

Birbirimizi, kafir ilan etmekten, İslamı yaşanmaz kıldık. Ne çektiyse “kafirlik” bizim elimizden çekti. 

Cemaatten aldığım müsadeyi hocaya iade etmeden devam ettirdim:

-Hocam! Siz, peygamberin hayatı hakkında ne biliyorsanız; okuduğunuz siyer kitaplarından ibaret. Peygamber, kitapta olandan başka bir şey değil… Sizin tâbi olduğunuz peygamberin büyüklüğü o kitapların aktardığı bilginin büyüklüğü… Hatta Allah hakkında sahip olduğunuz bilgi de… Okuduğunuz Tefsirlerden, Kelam Kitaplarından başka ne? Siz kitaptan ve onun içindeki bilgilerden başkasını tanımıyorsunuz

O mürid, şeyhinden başkasını tanımadığını söylerken, siz de okuduğunuz kitaplardan başkasını tanımadığınızı zımnen söylüyorsunuz.  Ama o mürid tavezuyla Allah’a itaat etmeyi kabûl ederken; siz, Allah namına kibirle cehaletinizi sürdürmeye devam ediyorsunuz.

Sözlerime sitem eden hocanın, beni anlamayacağını biliyordum. Zira şuur farkımız anlamasına/anlamlandırmasına engeldi. İnsan da var olan şuur; salt bilgiyle değil, o şuura yükselten bilginin nasıl elde edildiğiyle orantılıdır. 

“…Bize oradan okuyabileceğimiz somut kitap indirmedikçe de göğe çıktığına kesinlikle inanmayız.”(17/93) diyerek kitabî bilgiyi delil olarak getirmesini isteyen müşriklere, peygamberin vermesi istenen cevab; “De ki; `Subhanellah! Ben peygamberlikle görevlendirilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?”  Allah’ı öğretenin, kitap değil; bizim gibi bir insan olduğunu ne zaman farkedeceğimizin işaretidir.

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

Fikr-i Kadim Yayın Yönetmeni (Yazarın diğer yazılarını okumak için lütfen isme tıklayın.)
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

2 adet yorum var.

  1. abdulaziz tantik dedi ki:

    çok doğru bir noktaya parmak basmışsın kardeş, aynen öyle kişiler inandıkları şeyi elde ettikleri bilgi üzerinden biliyorlar. inanmak ise başka bir şey onu duyguda tecrübe ile tanımakla ilişkilidir. ama bunu anlayacak kafa var mı şahsen bilmiyorum. maalesef insanlar öğrene geldikleri şeyi kesinlik algısı üzerinden anlıyorlar ve öyle inanarak aslında hiçbir şeye inanmadıklarının da farkında olamıyorlar böylece …

  2. Ömür Çelikdönmez dedi ki:

    Malatya ekolü sizi nasıl oldu da tekfir etmedi?

Bir yorum bırak