İsrail niçin İran’ın Lozan'daki ödünlerini görmüyor? – Fikrikadim

İsrail niçin İran’ın Lozan’daki ödünlerini görmüyor?

İran-Batı nükleer anlaşmasını kutlayan veya kınayan İsrailli elitler, bunun Tahran’ın bölgesel konumunu güçlendireceğinde hemfikirler. İsrailli siyasetçiler, ABD Başkanı Barack Obama’yı Tahran ile anlaşmaya iten en önemli etkenlerden birinin, Ortadoğu’nun yönetiminde İran ile ortaklık kurma eğilimi olduğunu vurguluyorlar.Lozan [Reuters] main

Salih Naami

Salih Naami

İsrail, İran ile büyük devletlerin Tahran’ın nükleer programının geleceği hakkında vardıkları çerçeve anlaşmasını şeytanlaştırma gayreti içerisinde. Tel Aviv’in bu çabaları, Tahran’ın verdiği (İsrail’in en iyimser beklentilerini de aşan) ödünlerin boyutunu gözler önüne serdi.

Ancak İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hükümet erkanının anlaşmaya karşı başlattığı kapsamlı kampanya, esasında İran’ı, Haziran 2015’te varılması beklenen nihai anlaşmada daha fazla ödün vermeye zorlayacak şekilde ABD yönetimi üzerinde baskı kurmayı hedefliyor.

İran’ın verdiği büyük ödünlerden dolayı bazı Siyonist yorumcular Netanyahu’dan, İsrail’in stratejik ve güvenlik çıkarlarını karşılayan bir anlaşmaya varılması noktasında ABD Başkanı Barack Obama’nın oynadığı rolü kabul etmesi talebinde bulundular (“Iran nuclear framework agreement: Not a bad deal”, Barak Ravid, Haaretz, 3 Nisan 2015). Hatta Tel Aviv’deki iktidara yakın kimi gazeteciler, İran’ın verdiği ödünlerin, İsrail’in anlaşmayla ilgili olumsuz tahminlerini suya düşürdüğünü ortaya koydular.

Obama’nın başarısı ve Netanyahu’nun başarısızlığı

Bazı İsrailli elitler (siyasetçiler ve askerler), Netanyahu’ya yüklenerek onu, Obama ile nükleer dosyayla ilgili anlaşmazlığı sebebiyle İsrail-ABD ilişkilerinin bozulmasına katkı sağlamakla suçladılar. Çok sayıda Siyonist gazeteci ve araştırmacı, Obama’nın nükleer dosyaya yaklaşımının daha yararlı ve gerçekçi olduğunu gördü. 

Siyonist yorumcu Yossi Melman, [İbranice yayınlanan] Maariv gazetesinin 4 Nisan 2015 tarihli sayısında, Obama yönetiminin, (İran nükleer projesini boşa çıkarmak için sonuç getirmeyen gizli siyasi ve güvenlik hamlelerinde bulunan) tüm İsrail hükümetlerinin başaramadığını başardığını güçlü bir şekilde ifade etti. İran nükleer projesini boşa çıkarmaya yönelik gizli faaliyetlerin yönetimini 5 yıl boyunca üstlenen Eski Savunma Bakanı Ehud Barak dahi, anlaşmanın “umduğundan daha az kötü” olduğunu kabul etti.

Çoğu İsrailliye göre çerçeve anlaşması, İran’ın uranyum zenginleştirmede geçen 10 yıl zarfında aldığı elde ettiği sonuçların ortadan kaldırılmasını içeriyor. Zira Tahran, 10 tonluk uranyumdan kurtulacak; anlaşma uyarınca sadece 300 kg uranyum ile yetinmesinin yanı sıra elindeki zenginleştirilmiş uranyum oranı da yüzde 3,5’i aşmayacak. Anlaşma, İsrail’in, İran’daki Buşehr Reaktörü’nün devre dışı bırakılması ve araştırma reaktörüne dönüştürülmesi yönündeki en önemli taleplerinden birini yerine getiriyor. Ayrıca ağır su maddesi üretilen Arak Reaktörü’nün çalışmaları durduruyor. Bu maddeler anlaşmaya girmeseydi, Tahran’ın nükleer silah geliştirme olasılığı hızlanabilirdi.

İsrail çevrelerinde, İran’ın sadece uranyum zenginleştirmekte kullandığı santrifüj sayısını üçte iki oranında azaltmaya onay vermekle kalmadığı, aynı zaman zarfında ilk nesil santrifüjleri çalıştırmak ve daha gelişmiş nesil santrifüjleri depolara kaldırmakla yükümlü olduğu dile getiriliyor. Bu durumda İran’ın zenginleştirilmiş uranyum oranının maksimum yüzde 3,67’yi aşmayacağı biliniyor.

İsrailliler, çerçeve anlaşmasının İran’ın nükleer tesislerine getirdiği denetim ve kontrol sisteminin, modern tarihte benzerinin olmadığını kabul ediyorlar ve bunun, Tahran’ın uluslararası toplumu yanıltma olasılığını büyük ölçüde azalttığını itiraf ediyorlar.

Anlaşmanın maddeleri ile Netanyahu’nun 3 Mart 2015 günü Amerikan Kongresi’ndeki konuşmasında (İran ile anlaşmaya dair) çizdiği kasvetli tablo karşılaştırıldığında, İsrail Başbakanı’nın uyarısını yaptığı korku senaryosunun büyük ölçüde abartılı olduğu görülüyor.

Tahran’ın verdiği ödünleri kutlayan İsrailli elitler, İran’ın nükleer tesislerinin dağıtılması yönündeki Tel Aviv taleplerinin (İran ile müzakere eden büyük devletler nezdinde) kesinlikle gerçekçi olmadığını dile getiriyorlar. Hatta bu talebin, İran nükleer programına yönelik uluslararası ortak tutumu tehdit ettiğine işaret ediyorlar.

Bunların yanı sıra, İsrail’deki araştırmacıların hemfikir olduğu husus şu: İranlılar, nükleer programlarını, nükleer silah üretimine varacak şekilde geliştirmelerine imkan tanıyacak bilimsel niteliklere, maddi kapasitelere ve insan kaynaklarına sahipler. Dolayısıyla bu yetenek ve tecrübe, İran’daki siyasi iradenin bağlayıcı bir uluslararası anlaşma ile bastırılmasına duyulan ihtiyacı arttırdı.

Askeri seçenek gerçekçi değil

Netanyahu’nun Amerikalılar ile koordineli olmasa bile askeri seçeneğe başvurabileceği yönündeki açık tehditlerine rağmen, Tel Aviv’in İran nükleer programına karşı askeri seçeneğe sahip olmadığı gerçeği, İsrail’in anlaşmaya yönelik eleştirilerde güvenilirliğini kaybetmesine yol açtı. Geçen 6 yıl zarfında Netanyahu’nun komutası altında çalışan genelkurmay ve istihbarat başkanları, İran nükleer programını boşa çıkarmak için askeri seçeneğe başvurulmasının gerçekçi veya sağduyulu olmayacağını vurgulayarak bu tehditleri boşa çıkardılar. 

İsrail’in Eski Genelkurmay Başkanları Gabi Aşkenazi ve Benny Gantz, MOSSAD’ın eski yöneticisi Meir Dagan ve mevcut başkanı Tamir Pardo, İran’ın nükleer tesislerini hedef alacak olası bir saldırının, hem İran’ın nükleer programını bitirme noktasında başarısız kalacağını hem de Tahran’a, askeri nükleer programını alenen geliştirmesinde (uluslararası toplumun müdahale hakkı da olmaksızın) meşruiyet kazandıracağı uyarısında bulundular.

İsrail televizyonlarından 2. Kanal‘ın önemli yorumculardan Amnon Abramoviç, İsrail’in İran nükleer programını boşa çıkarmak için düzenlediği ve hiçbir yarar getirmeyen gizli operasyonlara 3,5 milyar dolar harcadığını hatırlatıyor.

Amerikan Kongresi ile koordinasyon

Netanyahu’nun anlaşmaya getirdiği eleştirilerin, nihai anlaşmada İran nükleerine daha fazla sınırlama getirmesi yönünde Obama üzerinde baskı kuracak bir Amerikan siyasi atmosferi oluşturmayı hedefleyen stratejik bir çerçevede gerçekleştiği açık.

İsrail Başbakanı, nihai anlaşmadaki detaylı maddelerin İran nükleer programını daha fazla frenlemesi için Obama’yı ikna etme girişimlerinde, Kongre’deki Cumhuriyetçi çoğunluğa, Yahudi lobilerine ve özellikle de AIPAC’a güveniyor. Nitekim 2. Kanal, Netanyahu’nun ofisi tarafından Amerikan Kongresi’nin liderlerine İran ile nihai anlaşmaya girmesi gerektiği düşünülen talepler listesini aktardığı bilgisini ifşa etti.

İran rolünün artmasının sonuçları

İran-Batı anlaşmasını kutlayan veya bu konuda uyarılar yapan İsrailli elitler, anlaşmanın Tahran’ın bölgesel konumunu güçlendireceğinde hemfikirler. İsrailli siyasetçiler, Obama’yı Tahran ile anlaşmaya iten en önemli etkenlerden birinin, Ortadoğu’nun yönetiminde İran ile ortaklık kurma eğilimi olduğunu vurgulamaktan da çekinmiyorlar.

İsrail’de şu yaklaşım hakim: ABD’nin kaya petrolü çıkarma teknolojileri geliştirmede başarıya ulaşması sonrası petrol ihtiyacını içeriden karşılaması ve Körfez petrolüne ihtiyaç duymaması, Obama’yı Arap müttefiklerini bırakmaya, İran ve onun başını çektiği bölgesel eksenle ortaklık kurmaya sevk etti. Tel Aviv’de şimdilerde İran ile ABD arasında Irak’taki işbirliği, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Suriye’de Beşşar Esed rejimiyle ilişkilere yeniden başlama ihtiyacına dair açıklaması, Yemen’de Amerikan istihbaratları ile Husiler arasındaki (Amerikan çevrelerinin de teyit ettiği) işbirliği konuşuluyor.

İran’ın bölgesel rolünün artması, İsrail’i endişelendiriyor. Zira Tahran’ın artan rolü, Siyonist oluşuma yönelik benzeri görülmemiş bir sorun oluşturabilecek Sünni ekseni ortaya çıkaracaktır. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Merkezi (INSS) şöyle bir uyarıda bulundu: Suudi Arabistan, ABD’nin İran bölgesel rolünün artmasına izin vermesine, Türkiye, Pakistan ve Mısır’ı içine alan bir Sünni eksen kurma girişimiyle karşılık verebilir.

INSS tarafından yayımlanan Insight dergisinin 679 numaralı sayısında yer alan durum değerlendirmesinde, Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın başını çektiği Sünni eksene katılmasının, bu eksen ile İsrail arasındaki kavga alanının artması anlamına geleceği uyarısı yapıldı. INSS, bu eksenin doğuşunun, İsrail’in stratejik çevresine olumsuz yansıyacağını kesin bir dille ifade ediyor. Zira bu eksen, Filistin’deki Hamas hareketine ve onun rolüne (İsrail’in gelecekte hareketi vurma gücünün azaltacak şekilde) Arap meşruiyeti verebilir. INSS’nin, böyle bir ittifakın ortaya çıkma olasılığını başarısız kılma noktasında İsrail’in Mısır’daki Abdulfettah Sisi rejiminin rolüne umut bağladığını vurgulaması ironik.

Sözün özü, (İsrail’in Lozan Çerçeve Anlaşması’na ilişkin değerlendirmesi bir yana) bu anlaşmanın, Arapları nükleer silah üretme eğilimine taşıyarak bölgede stratejik güç dengelerini değiştirme çabası içine girme yönünde ikna etmesi öngörülüyor. Aynı zamanda Tel Aviv’in endişeleri bir yana, İsrail ve İran’ın Arap ulusal güvenliğini tehdit etme gücünün azaltacak kapsamlı bir Arap-İslam ittifakının inşasına ihtiyaç duyuluyor.

-Al Jazeera-

YAZAR HAKKINDA

fikrikadim.com sitesinin görüllü editörü
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak