İnternet bilgi ve paranın ontolojisini değiştirdi – Fikrikadim

İnternet bilgi ve paranın ontolojisini değiştirdi

omer-ozercan-söylesi

Ömer Özercan ile kapitalizm, antikapitalizm ve internetle değişen sermaye ve üretim ilişkilerini konuştuk. Hoca sorularımıza kıymetli cevaplar verdi. Devlet, birey ilişkisinden, bilgiye ulaşmada yaşanan kolaylığın -hatta buna bilginin hız çağı diyebiliriz- geleceği nasıl değiştireceğine dair konulara değinmeye çalıştık. 

(Söyleşi: Hayati Esen)

Kapitalizm, sadece iktisat ve ekonomiyi ilgilendiren bir kavram mı? Özünde bir dünya tasavvuru yok mu?

Bilim veya fikir adam(lar)ı oturup “hadi bir sistem tasarlayalım” deyip kapitalizmi ortaya koymuş değil. Kapitalizm; Batı’nın felsefî, siyasî, iktisadî vb. mâcerasının tabiî dinamikleri neticesi oluşan “fiilî bir vaziyet”tir. Bir dünya tasavvuru ile ilişkili veya üzerine inşa olduğu veya ortaya çıkardığı şeklinde değerlendirmeler yapılabilir, hepsinin belli bir geçerlilik derecesi var. Çok boyutlu, çok karmaşık, tarihî bir sürecin “öz”ü hakkında yorum yapmak, hüküm vermek kolay iş değil.

“Kapital” kavramının kendisi muhteva ve kapsama alanına dair bir ipucu taşıyor zaten. Kendi adıma şöyle bir tanım yapmayı tercih ediyorum: “Kapitalizm; sermaye birikimini meşru, makbul, mümkün, sürdürülebilir, faydalı vb. kılan; felsefî, hukukî, siyasal atmosferin ve bunun neticesi ortaya çıkan realitenin adıdır.” 

“Mülkiyet hırsızlıktır”, “zenginlik günahtır, zenginler cennete giremez”, “sermaye sahipleri devlet/düzen için tehdit/düşman sayılır, tepelenmelidir” gibi bakış açılarının hakim olduğu yerlerde kapitalizm ortaya çık(a)maz, gelişemez.

Peki ne gelişir?

“Peki ne gelişir?” diye sorulacak olursa elimizde alternatif sistemlere dair başarılı, müşahhas örnekler pek yok. Sosyalist/komünist sistem “(özel) mülkiyet hırsızlıktır” ve “kapitalistler emeği sömüren asalaklardır” diyerek ortak/kamu mülkiyeti ve kamu sermayesine dayalı bir iktisadî sistem kurmaya çalıştılar. Kurdular da. Yeterince uzun bir süre sonra bu sistemin karşı çıktığı kapitalizm kadar verimli olmadığı, halkın refahını sağlamada başarılı olmadığını, varlıkta değil yoklukta eşitlik sağlayabildiğini ve büyük ölçüde dışardan müdahale ile değil, kendi iç tutarsızlıkları ve yarattığı hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, zulümler ve insan fıtratına aykırı kabul ve uygulamalar neticesi yıkıldıklarını gördük. 

Zenginliği neredeyse günah sayan, maddeyi ve dünyayı değersiz gören hristiyan mezhepler yerine, meşru/makbul gören, dünyada ne kadar zengin olursan öte dünyada da o kadar zengin hayata kavuşacaksın diyen ve literatürde “Protestan Ahlâkı” diye adlandırılan anlayışın olduğu ülkelerde kapitalizm ortaya çıktı ve gelişti.

Zenginliği devlete ve kamu düzenine tehdit gibi gören Osmanlı’nın iktisadî zihniyeti ve maksadı kapitalizmdeki gibi kâr değil, kamu yararı ve düzeni idi. İthalata değil ihracata vergi koyan, bir yörede üretilen tahılların yöre ihtiyacını karşılamadıkça başka yere satılmasını yasaklayan, halkın asgarî hayat standardını garanti altına almaya çalışan, toprak mülkiyetini üretimi, düzeni ve güvenliği birlikte sağlayacak şekilde organize eden bir sistem çıktı ortaya. Merkezî yönetime kafa tutabilecek seviyede zenginlik ve güç sahibi olunmasına elden geldiğince izin verilmedi. (Mehmet Genç, Osmanlı’daki iktisadî sistemi üç kavram/ilke ile açıklar: İaşe/Provizyon, Gelenekçilik ve Fiskalizm. Detaylar için “Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi” adlı kitabına veya web’de bulunabilecek makalelerine bakılabilir.)

İnanç ve zihniyet ile iktisadî üretim ve organizasyon arasındaki ilişkinin Türk/İslam dünyasındaki örneği Ahîlik’tir. Üretim miktarı, biçimi, kalitesi, meslek eğitimi, işyeri açma, meslekte terfî, kalite kontrol, sigorta, müşterinin korunması, ihtiyaçların karşılanması, sermaye ve kredi, siyasî yönetimle ilişkiler, yerel güvenlik ve düzen, sosyal dayanışma ve mensupların mânevî eğitimleri… gibi pek çok konuda son derece ahenkli, başarılı, verimli bir sosyo-ekonomik model olan Ahilik hâlâ her boyutu ile yeterince araştırılmış, değerlendirilmiş ve iktisadî model tartışmaları ve arayışları içerisinde hakettiği yeri al(a)mamıştır. Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un, Ankara’nın Atatürk tarafından başkent olarak seçilmesinde buranın bir Ahî şehri olmasının da tesiri olabileceğine dair yorumu dikkate alınmalıdır (“Etik ve Tasavvuf”, Sufi Yayınları, İstanbul, 2008).

Neden anti-kapitalizm sadece iktisadi bir tutum olarak değerlendiriliyor. Örneğin faizin İslam’da yasaklanması sadece üretim ve tüketim ilişkisi meselesi mi?

Anti-kapitalist tutumun sadece iktisadî bir tavır olarak sunulduğuna dair kabul ne derece gerçeği yansıtır bilmiyorum. Öyle olduğunu varsayalım. Burada belirleyici veya yönlendirici olanın, kapitalizme karşı ilk ve sistematik eleştirileri yapan, alternatif sistemleri düşünen/tasarlayan kişilerin materyalist olmaları, toplumların tarihî gelişim dinamiklerini maddî temelde ve dolayısı ile üretim/tüketim ilişkileri, yani “iktisadî” olarak açıklamaya çalışmaları, kapitalizmi de bir “iktisat modeli” olarak ele almaları olduğunu zannediyorum.

Marks bir müslüman veya budist olsaydı, muhtemelen çok faklı bir analiz yapar, sosyalist/komünist modelden çok daha farklı bir çözüm tasarlardı. İslam dünyası, kapitalizmi ortaya çıkardığı güç ve etkileriyle tanıdı ve eleştirel bir tavır yerine bükemediği eli öpmeye, o gücü elde etmeye çalıştı. O yüzden gene Batı kaynaklı olan anti-kapitalist eleştirilerin müşterisi ve müdafii olmaktan kurtulamadı.

Faizin İslam’da yasaklanması mikro yönüyle “üretim ve tüketim ilişkisi” meselesidir ama “üretim ve tüketim ilişkisi” (kapitalizm veya sosyalizm’in aksine) İslam’da hayata/topluma bakışta temel değil, tali bir meseledir. İslam inancına göre maddî dünya değersiz, geçici bir konaklama yeridir. Madde ve insanın maddeyle ilişkileri bu kabulden hareketle çok farklı ele alınır. Maddî kazanç, servet, tüketim seviyesi vb. tavsiye ve teşvik edilen, peşinden koşulacak şeyler değil, aksine çok daha veya asıl değerli olanlar için kullanılacak, vazgeçilecek değersiz şeylerdir.

İslam’da kapitalizm lehinde ve aleyhinde hükümler bulabiliriz. İslam özel mülkiyete ve teşebbüse, mirasa, serbest ticarete karşı değildir, tam aksine bunları korur. Köylünün malının tarladan pazara götürülüşü sırasında yolda karşılanıp pazar fiyatı köylü tarafından bilinmeden ucuza satın alınması yasağını düşünecek olursak, İslam “serbest piyasa” ekonomisini kabul eder ki bu da kapitalizmin temellerinden biridir. Özel mülkiyetin meşru hatta dokunulmaz olması da aynı şekilde değerlendirilebilir. Meşru kabul edilen sermayenin/mülkiyetin “sadece zenginler arasında dolaşan” bir değere dönüşmesi yasaklanmıştır (Haşr, 7). Zenginin malında fakirin hakkı olduğu söylenmiş, zekât keyfî değil, devlet tarafından gerekirse zorla zenginden alınıp fakire verilecek “fakirin hakkı” olarak kabul edilmiştir. Burada kapitalistin mutlak üstünlük ve hak sahibi olmadığını, devletin de belirli şartlarda ve ilkeler çerçevesinde mülkiyet ve servete müdahale edip, sosyal adaletin sağlanması için güç kullanabildiğini dikkate alırsak, İslam’ın aynı zamanda sosyalist / antikapitalist denebilecek yanı olduğunu da görürüz. (Örnekler çoğaltılabilir.)

Kapitalizm kendi kültürünü üreten bir tutum değil mi? Üretim sermaye ilişkisi nihayetinde bir kültürü bir medeniyeti oluşturmuyor mu? 

Kapitalizm kendi kültürünü üretir. Üretim-sermaye ilişkisi kültürü/medeniyeti oluşturan çok temel unsurlardandır ama Marksçı analizdeki gibi tek unsur değildir. Kültür ve medeniyet tanımlarının çokluğu, üzerinde mutabık kalınmış standart anlamlarının olmayışını da dikkate alırsak, bu ilişkiler üzerinde de çok değişik değerlendirmeler yapılabileceği, birbirine zıt çok sayıda değerlendirmenin pazarda kendine yer bulabileceği de açıktır.

Üretim ilişkilerinin değişmesiyle yeni bir düzen kuruluyor, internet çağının geleceğini nasıl görüyorsunuz.

İnternet, “sanayi devrimi” gibi, neticeleri bütün dünyayı derinden etkilemeye çoktan başlamış ve bu etkiyi gitgide hem nicelik hem nitelik olarak artıran bir fenomen. Temelde “bilgi” ve “para”nın neredeyse “ontolojisi”ni değiştirmiştir. Bilgi de para da sayısal (digital) olarak ifade/kayıt edilebilir, ışık hızında çoğaltılabilir, işlenebilir ve nakledilebilir hale geldi. İnternet çağı artık dünyanın yeni ve gelecek realitesi. “İsa’dan Önce – İsa’dan Sonra” der gibi yakın zamanda “İnternet Öncesi – İnternet Sonrası” kavramlarını kullanmaya başlarız. Futbol’un bir “saha”da oynanması gibi, artık öğrenim, ticaret, siyaset vb. de internet olmaksızın mümkün değil veya en azından eski şekliyle sürdürülebilir değil.

Sermayedara veya büyük sermayeye ihtiyaç duymadan iş yapabilmek sermaye ve üretim ilişkisini etkileyeceği açık bu durumda komünal topluma daha yakın değilmiyiz. Ağ gibi ortak sayılabilecek bir mülkü kullanıyoruz örneğin…

Burada “komünal toplum”a yakın veya uzak olmak değil, “komünal toplum”un ne olduğu konuşulmalıdır. Komünal toplum her zaman mümkündü ve vardı. Bunun ölçeği ve yapısı zamana/mekâna göre değişmekle birlikte fizikî/lojistik ihtiyaçlar ve sebeplerle belli bir ölçeğin/büyüklüğün üzerine çıkması da sürdürülmesi de kolay değildi. “Az sermaye” ile iş yapabilmek büyük sermaye sahiplerine muhtaç olmaktan kurtarır, ferdî teşebbüsleri ve küçük işletmeleri teşvik eder, çoğaltır. Sermaye oluşturabilmek için biraraya gelme mecburiyeti ortadan kalktıkça komünalleşme değil, aksine bir süreç de yaşanabilir. Komünaliteyi teşvik edecek ve kolaylaştıracak olan sermaye-üretim ilişkisinden ziyade, “ağ”ın lojistik problemlerin çözümüne getirdiği kolaylıktır. Ürettiğiniz değerlerin tanıtımı ve pazarlaması, bilgiye ulaşımın zaman ve mekandan bağımsız, ucuz (hatta parasız) ve kolay hale gelmesi alışık olmadığımız komün türlerini oraya çıkaracaktır. Bunlar daha önceki gibi belli/sınırlı/fizikî bir mekânda toplanmak yerine, nerede olduğunu bile bilmediğimiz kişilerle farklı ihtiyaç ve maksatlarla inşa edilen “sanal komün”ler (virtual communities) olacaktır. Facebook’daki gurupları bu bağlamda değerlendirmek mümkündür.

Dünyanın farklı yerlerindeki insanların aynı ağı kullanarak yeni yaşam biçimleri ve ittifakları oluşturmaları, yeni siyasal düşünce biçimlerini hatta yeni devlet tasavvurlarını geliştirebilir mi?

Yeni hayat biçimleri zaten gelişmeye başlamış sayılır. Sadece “siyasal” değil, her türlü düşüncenin oluşumunu ve niteliğini değiştirebilecek bir süreçtir bu. Yakın ve orta vadede “devlet tasavvurları” üzerinde köklü bir değişiklik olacağını sanmıyorum. Bırakın devleti, nelerin öyle kolay değişmeyeceğinin en basit ve önümüzdeki örneği şudur; bilgisayar ve Word yazılımı kullanarak yazdığım sırada, masamda klasik/kâğıt ajandam ve elimin altında klasik bir kurşun kalem duruyor. Meseleyi sadece “tasavvur” seviyesinde ele alırsak, Asimov’un Vakıf serisinde anlattığı 1. ve 2. Vakıflar siyasal düşünce ve devlet tasavvurlarının nereye kadar gidebileceğini anlatmaya yeter…

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir adet yorum var.

  1. mehmet dedi ki:

    Sanırım zamanla sanal olmayan hiç birşey değer bulamayacak. (Korkarım -ki)

Bir yorum bırak