Hesap Günü öykücü olmam, kentli olmam mazeret teşkil eder mi – Fikrikadim

Hesap Günü öykücü olmam, kentli olmam mazeret teşkil eder mi

Edebiyatçı yazar Cemal Şakar’la gelenek ve modern arasında kalmış düşünce dünyamızı özellikle, edebiyatımızı konuştuk. Kent kültürü ve birey arasında var olan ilişkiyi tartıştığımız da Cemal Şakar’ın öykücülüğünü ele aldık. Sayın Şakar’ın cevapları özellikle İslamcı bir yazarın edebiyatı nasıl gördüğünü de içeriyor… (Söyleşi: Hayati Esen)

“Din tasavvurunun edebiyatı etkilediği” kanaati sizin için neye karşılık geliyor? Çünkü “din tasavvuru” diyince sanırım Kelam, Akaid, Felsefe… gibi pek çok alana karşılık geliyor…k_815-gidenler-gidenler-kapak

Her mümin ister istemez bir Allah ve peygamber tasavvuruna sahip. Düşünceleri, hisleri onu böyle bir tasavvur kurmaya zorlar. Burada alabildiğine göreceli, herkesin dilediğince kurabileceği bir tasavvurdan söz etmiyorum. Zaten tarih boyunca genel olarak üç Tanrı tasavvurunun baskın olduğunu görüyoruz: Mutezile’nin adil, Eşarilerin kadir-i mutlak ve tasavvufun rahmeti her şeyi kuşatan Tanrı tasavvuru.

Dini tasavvur da bu tasavvurlardan birinin altında şekilleniyor. Buna rahatlıkla dünya görüşü diyebiliriz. Yani dünyayı gördüğümüz pencere, zaviye; olanları değerlendirdiğimiz ilkeler bütünü.

Edebiyat dediğimiz etkinlik insanın eylemlerinden biri olduğu için, onun dünya görüşünden bağımsız değil, aksine onun ilkeleri etrafında şekilleniyor. Çünkü insan dünyada olmakta olanları, ancak sahip olduğu dünya görüşü etrafında ele alır, değerlendirir, tasnif eder. Bir anlamda onları tanır, isimlendirir, yani anlam ve değer yükler ya da yüklü anlam ve değeri keşfeder. Edebiyat da ancak bu anlamlar ve değerler etrafında kurulur. Unutmayalım ki anlamın ve değerin taşıyıcısı dildir ve edebiyatın da tek malzemesi budur. Edip istese de istemese de bu malzemeyi kullanmak zorundadır. Dolayısıyla kullandığı malzeme nötr değildir. Belirli dünya görüşlerinin biçimlendirdiği dile bağlıdır, bağlanmak zorundadır.

Ediplerin en büyük maharetleri dili eğip bükmek, kelimelere yeni anlamlar yüklemek, farklı bağlamlarda kullanmak, dahası imge ve simgeler üretmek. Ancak bunları yaparken dahi tamamen özgür, özerk değildirler; sahip oldukları dünya görüşü onları bir zar gibi kaplar ve maharetlerini hep inançlarının içinde gösterirler. Aksi halde çelişkiye düşmüş olurlar. Dahası kelimelerle ne yaparsanız yapın hep dilin içerisindesinizdir. Hal böyle olunca yazar da kelimeleri seçerken, onları yan yana dizerken dünya görüşüne uygun bir yapı meydana getirmeye dikkat eder. 

Aşk, edebiyatımızda neden ontolojik bir öneme sahip.  Acaba aşk, Kelamî rasyonalizme bir tepki mi?

Bu sorunun cevabı da yukarıdaki tasavvurlardan bağımsız değil. Sahip olduğumuz dini tasavvurlar bizim Allah’la olan ilişkimizi belirliyor. Örneğin Mutezile’ye göre Allah’la insan arasındaki ilişki misak; Eşarilere göre kader-kaza; mutasavvıflara göreyse âşık-mâşuk ilişkisidir. Burada sizin sözünü ettiğiniz tepki elbette söz konusu; ama bu tepki sadece edebiyat bağlamında değil, dini tasavvur bağlamında daha temel bir tepkidir ki, bu görüş sahiplerinin tarih boyunca birbirleri hakkında ne kadar da ağır ithamlarda bulunduklarını biliyoruz.

Şunu söyleyebiliriz, Müslümanların tarihinde hep aşk edebiyatı baskın olagelmiştir. Bu baskın olma hali, tasavvufun toplum katlarında yaygın ve etkin olmasıyla ilgilidir. Ayrıca aşk edebiyatı sadece İslami kültürden beslenmeyip geniş bir kültürel havzadan beslendiği için her zaman daha geniş kitleleri etkilemiştir. Şunu söylemek istiyorum, aşk edebiyatı dediğimiz, sadece Müslümanların yaşadığı kültürel iklimde değil, Yunan’dan, Mısır’dan, Doğu Asya’ya kadar geniş bir kültürel havzada karşılık bulmuştur. Böylesine güçlü ve kadim bir havzadan beslendiği için de ürettiği simgeler, kavramlar, mecazlar… hem anlamsal hem de tarihsel derinliğe sahip olmuştur. Bugünün edebiyatçısı da aşkı bir hal olarak deneyimlemese de söz konusu dil dünyasını yedeğine alarak metin üretebilmektedir. Çünkü bu dil dünyasına yaslanmak, peşinen çok güçlü simgelere, mecazlara yaslanmak anlamına geliyor; edip için ister istemez bir garanti, sorgulanamazlık oluşturuyor.k_809-esenlik-zamanlari-on

Edebiyat tarihçisi değilim, sizin bir zıtlık olarak kurduğunuz aşk-kelam ekolleri tarafından üretilen metinlerin birbirine göre sayısal nispetlerini bilmiyorum. Tabii şu da var, her zaman galip olan, egemen olan diğerini bastırır, yok eder. Müslüman filozofların bazı meselelerini anlatmak için tahkiyeyi seçtiklerini biliyoruz, yine bazı imamların da divanları var. Edebiyat tarihçilerinin tasnifine uyarak söylersek, tekke edebiyatının dışında güçlü bir halk edebiyatı var. Divan edebiyatının içinde üretilen metinlerin hepsinin aşk edebiyatı bağlamında değerlendirilemeyeceğini biliyoruz.

Aslında her iki kanal sürüp geldi, ama birisi hep galipti diğeri mağlup; düşünsel olarak da, halk arasında yaygınlık bakımından da durum böyleydi.

Geleneksel edebiyatta “ilham”ı kavramsallaştırdık, Batı ise modernleşmeyle daha çok hayal ve fantazya kavramlarını öne çıkardı. Bu seküler ve gelenek ayrımı gibi bir durum mu? Neden bizde hayal, fantazya küçümsenir, onun yerine ilham kullanılır?

k_hikayatYok, hayır! Durum böyle değil. Önce hayal ve fantazyadan söz edelim isterseniz. Geleneksel olarak bizim edebiyatımızda hayali ve fantastik olan çok öne çıkmıştır. Binbir Gece Masalları’nı düşünün, Kaf Dağı’nı, Anka Kuşu’nu… Devler, ejderhalar, şahmeranlar, cinler, melekler… Ali Cenkleri, Hamzanameler, Battalnameler tamamen fantastik öğelerle kuruludur. Bin kişinin açamadığı kapıyı Ali tek eliyle tutar ve açar; Düldül’ün bir adımı, başka atların kırk adımına denktir; bir Ali koca ordu demektir; Zülfikar’ı vurdu mu zelzele meydana gelir… Toplumları bir arada tutmak, onları ortak bir paydada toplamak için tarihin her döneminde anlatılara, mitlere ihtiyaç duyulmuştur. Bu tür anlatılar toplumun ortak muhayyilesinden doğar ve yine o muhayyileyi besler.

k_pencereİlham sorunuza baktığımızda da şunu görebiliriz; toplumlar zamanlar içinde bir halden bir hale geçerler. Bu halden hale geçişler aslında paradigma değişikliğinin sonucudur. Aslında aydınlanma öncesine kadar Doğu ve Batı sanatlarına baktığımızda ortak referansların çok fazla olduğunu görürüz. Başta güzel, güzellik, iyi, doğru… neredeyse benzer tanımlara sahiptir. İlham bağlamında da sanatçıların ortak bir söylem ürettiklerini söyleyebiliriz. Tanrısal bir esin alanlara, yer yer metnin kendilerine dikte ettirildiğini söyleyenlere iki tarafta da görmek mümkündür. Ama Aydınlanma’yla birlikte Batı radikal bir paradigma değişikliğine gitti. Tanrı devre dışı bırakıldı. Her şey aklın ve bilimin aydınlığında izah edilir oldu. Hal böyle olunca sanatçılar da ilham kaynaklarını değiştirdiler; çoğu Tanrısal bir esinden söz etmez oldu. Hatta özellikle Romantik dönemde sanatın yeni bir din, sanatçıların da bu dinin tanrıları, peygamberleri olduğu iddia edildi.

k_portakal-bahceleriBizim açımızdan baktığımızda ilham oldukça sorunlu bir alan. İlham: Gayba Uzatılan Merdiven adında bir deneme yazmıştım, orada yeterince değindiğimi düşünüyorum. O yazımda şöyle demişim: Edebiyattaki, Tanrısal boyutu da ihmal edilmeyen ilham anlayışının kaynağı elbette mistisizmdir. İlhamın vahiyle özdeşleştirilmesi fikrini Şiî/Bâtınî geleneğe borçlu olduğumuzu biliyoruz. Zâhir/bâtın ayrımının zorunlu olarak doğurduğu ilham kavramı; daha çok bâtına dair bilgiye ulaşabilmenin tek yolu gibidir. Bâtınîlere göre, varlıkta olduğu gibi Kur’an’da da zâhirî ve bâtınî taraflar vardır. İşte bu ayrım İslâm düşüncesinin yol ayrımlarından biri olmuş ve bu kavşaktan birçok anlayış doğmuştur. Batından, gayptan haber veren ilhama inanmadığım zaten açık. Ancak insanın yıllarca emek verdiği bir alanda bazı ‘fetih’ler yaşaması; Allah’ın, kulun dilediğini ona nasip etmesi gibi kimi ‘hal’lerin zuhuru mümkündür. Belki de ediplerin ilhamdan kastı budur.

Birey olmayı başaramayan toplumların edebiyatta bir başarı göstereceğine inanıyor musunuz? (Bunu günümüz için soruyorum. Geçmiş medeniyetlerin tasavvurlarının buna cevap verebileceğini sanmıyorum. Geçmişten günümüze getirilen örneklerin sadece mazeretler üretmenin bir aracı gördüğüm için bunu söylüyorum.  Geçmişte şöyleydik, böyledik, şu şair, şu edebiyatçı vardı gibi cümlelere atfen.. Kurulan bu cümlelerin bir analiz amacıyla yapılmadığını düşünüyorum.)k_816-yol-dusleri-kapak

Bulanık kavramlarla konuşuyoruz, bu nedenle geçmişe atıf yapmazsak bulanık suda balık avlarız diye düşünüyorum. Birey tanımı Aydınlanma’nın hediyesi malumunuz; öncelikle Tanrıdan bağımsızlaşmış, özgürleşmiş ve özerkleşmiş insanı anlatıyor. Bir’icik varlık, eşsiz, örneksiz, nerdeyse kendi kendisini doğurmuş bir’i. Böyle baktığımızda Müslüman hiçbir zaman birey olamaz, olmamalı da.

Bu konuya şiir üzerinden bakmak daha kolay, zira şiir kadim bir tür ve insanlık tarihine de tanıklık ediyor. Onun tarihine baktığımızda, insanların birey olmadıkları zamanlarda da güzel şiirler yazdıklarını görüyoruz. Zaten edebiyat anlayışı dediğimiz şey de toplumsal koşullardan bağımsız olarak doğmuyor ki. Bireyselleşmenin ne demek olduğunu bilmeyen birinden bireyselleşmesini bekleyemezsiniz.

Yok, eğer roman ve öykü modern bir türdür, burjuvaziyle birlikte doğmuştur, dolayısıyla bireyselleşmeden olmaz diyorsanız, bunun üzerinde düşünülebilir. Zira bu konuda ulema beyninde ihtilaf var: Mesela Cemil Meriç, Ömer Lekesiz ve Fatih Andı romana karşı çıkıyorlar. İddiaları da romanın, Hıristiyani itiraf müessesesinden doğmasıyla alakalı. Özünün mahremin ifşası olduğunu; Müslümanların da mahremlerini ifşa etmeyeceklerine göre roman yazamayacaklarını iddia ediyorlar. Ama diğer yandan birçok Müslüman’ın mahremlerini ifşa etmeden güzel romanlar yazdıklarını görüyoruz.

k_820-edebiyat-ne-soylerkapakTürlerin bir doğası var mı, yok mu tartışmak lazım. Ben edebiyatın türlerini bir enstrüman gibi düşünüyorum. Enstrüman kendi sınırlarını bize dayatıyor ve genellikle biçim içeriği belirliyor. Mesela davulla ağıt yakılamaz, tıpkı neyle oyun havası çalınamayacağı gibi. Ama bu sınırların geniş ve esnek olduğunu düşünüyorum. Böyle olduğu için virtüözlerden bahsedebiliyoruz. Bağlamayı kursa giden herkes çalar, ama bir de Neşet Ertaş çalar. Hatta Ertaş’ın bir türküyü her çalışında farklı yorumladığı söyleniyor. Ustalık işte bu sınırların iyice bilinip esneyebileceği kadar esnetmekle ilgili.

Rus romancılarını düşünün, Tolstoy her zaman, en iyilerin hep zirvesindedir. Kilise ile ilgili sorunları vardı ve sonuna kadar kiliseyle hesaplaştı, ama her zaman iyi bir Hıristiyan’dı ve kastettiğiniz anlamda hiç de bireyselleşmemişti.

Şunu da ifade etmek isterim: Ben bireyselleşmeye karşıyım derken, benim ümmetçiliğim ya da grup mensubiyetim elbette atalarımınkine benzemiyor. Modern bir hayatın içine doğdum, modern formasyonlardan geçtim, bu durum beni bir şekilde etkileyip değiştiriyor ve bugün Müslümanlar belki de bu yüzden roman, öykü yazabiliyorlardır. Ama yine de kelimenin gerçek anlamında birey olmuş birisi değilim. Çünkü Allah’la aramda bir misak var. 

İslam dini zaman ve mekan algısından üstte bir dinse neden seküler dünyanın edebiyat ve sanat anlayışıyla barışamıyoruz. (Barışmaktan amacım alternatif bir edebiyat çabasının özünde, var olanı anlamak ve özümsemek olduğunu düşündüğümden…)

İslam zaman ve mekan algısının üstünde bir din değildir. Tam tersine içinde bulunduğumuz zamanı ve mekanı belli ilkeler doğrultusunda düzenleyen bir dindir. İnsana da sorumluluklar yükler. Din ahretten önce dünya hayatını düzenler, dolayısıyla dünya seküler bir yer değildir.

Söyleşimizin geneline bakıp şunu diyemeyiz: İlham yoktur, dolayısıyla insan ile Allah arasında herhangi bir iletişim yoktur, o zaman seküler bir dünyadan yazalım. Kur’an önümüzde, Yaşayan Sünnet bize kadar gelmiş, biz onların ürünüyüz, kimliğimizi onlara göre inşa ediyoruz. Söyleşimizin başında da söylediğim gibi bir dünya görüşüne sahibiz ve yaptıklarımızı onun çerçevesinde yapıyoruz.

Bir de niye seküler olanla barışalım ki, onlar bizimle barışsınlar diyebiliriz.

İslamın zaman ve mekandan üstün olmasını kategorik olarak sordum. Geçmişin güzeli, bu günün güzeli olmayabilir. Geçmişin değerli olanı, bugün değersizi olabilir. Gerçi bunu gelenekçiler değerlerin tüketilmesi olarak yorumluyor.   

Güzel’in göreceli olduğunu düşünmüyorum. Müslüman filozofların çokça tartıştığı bir konuydu güzel meselesi. Malumunuz geleneksel olarak güzel, bir değerler bütününü ifade ediyordu. Güzel iyiden, doğrudan, faydalıdan ve işlevsel olandan ayrı, bağımsız olarak düşünülmüyordu. Çirkin de yanlıştır, zararlıdır ve faydasızdır. Bugün bizim estetik bağlamında yaptığımız güzel-çirkin meselesi geleneksel kaynaklarda yer almaz. Bu mesele geleneksel kaynaklarda daha çok hüsn-kubh olarak tartışılır. Bu tartışmada benim yaklaşımım şöyle, daha doğrusu bu tartışmalardan şu kanaati paylaşıyorum: Eşyada bizâtihî hüsn ve kubh, fiillerde bizatihi güzellik ve çirkinlik, iyilik ve kötülük vardır. Akıl fiillerdeki özelliklere ve onlarda gördüğü fayda ve zarara bakarak, fiillerin çoğunda hüsn ve kubhu müstakillen idrak edebilir. Allah da bizzat güzel olanı yasaklamaz ve bizzat çirkin olanı emretmez. Aklın güzel gördüğünü emretmek de aklın çirkin gördüğünü yasaklamak da Allah’a vâcib midir yoksa münasip midir şeklinde detay tartışmalara girmenin burada anlamı yok.

Ancak modernlikle birlikte her şey parçalandı, kategorize edildi ve disiplinler özerkleşti. Güzel sadece estetiğin konusu oldu, ahlakla, ontolojiyle olan bağları kesildi. Güzel ‘amaçsız bir güzelliğe’ dönüştü. Estetik bilimi, güzel’in şaşmaz ölçüleri olduğuna bizi ikna etti. Oysa durum hiç de böyle değil. En azından edebiyat tarihine baktığınızda kimi sanatçılar hakkında birbirinin tamamen aksi kanaatlerin oluştuğuna tanıklık edebilirsiniz. Mesela Nabokov Dostoyevski’nin romancılığını ağır bir şekilde eleştirir.

Asıl temel kırılma modernizmle birlikte ortaya çıktı. Baudelaire kötüyü, çirkini sanatın konusu haline getirdi; bir anlamda kötünün iyiliğinden, çirkinin güzelliğinden söz eder olduk. Müslüman bir sanatçı için sorun tam da burada başlıyor; eserine neyi, ne kadar taşıyacak? Edebiyatla her şey anlatılabilir mi? Anlatılabilir olanın sınırları nasıl belirlenecek? Buradan nasıl bir fıkıh üreteceğiz? Bence tartışılması gereken meseleler bunlar. Bu bağlamda etik ve estetik kategorisinde yapılan hüsn-kubh tartışmaları zihin açıcı olabilir.

Ben söyleşimizin geneline baktığım da düşünce dünyanızın “İslamcılığı” referans aldığını düşünüyorum. Birey’e karşı tutumunuz örneğin… Oysa siz aynı zamanda bir  öykü yazarısınız. Edebiyat sizin dünya görüşünüzün bir parçası mı o halde. Bunu neden soruyorum; kent modern bir kavram. Öykü, hikayecilik kentli edebiyatı. Kent kültürü, kent edebiyatı ise birey üzerine kurulu… 

Az önce söyledim, elbette dünya görüşümün bir parçası, daha doğrusu ona dahil, onun belirleyiciliğinde ilerlesin istiyorum. Çünkü yazdıklarım benim bir fiilim, etkinliğim; güzel ve çirkin biraz da fiillere, sonuçlara göre belirlenir. Mesela secde etmek her zaman güzel değildir, kime yönelindiğine göre güzel ya da çirkin deriz. Bu bağlamda öykücü olmak, kentli olmak, modern olmak fiillerimizin güzelliğini ya da çirkinliğini belirlemez. Çünkü herhalükarda sınavımız devam ediyor ve ben yazdıklarımı bu sınavın bir parçası olarak değerlendiriyorum. Hesap Günü Allah karşısında öykücü olmam, kentli olmam mazeret teşkil eder mi?

Modern zamanlarda doğdum, modern formasyonlardan geçtim, dedim. Elbette eşyayla ilişkim atalarımın ilişki biçimden farklı. Kurduğumuz tahkiyeler de onlarınki gibi değil. Modernliğin parçalanmışlığıyla malulüz. Bizler için zaman doğrusal, çizgisel bir akış içinde değil. Edebiyatı biraz da toplumsal hayatın belirlediğini söylemiştim, işte bu noktada yazdığım öyküler, modernliğin getirdikleriyle malul zaten. Örneğin kurgularımız parçalandı; imge gittikçe öne çıktı; ironi, parodi, pastiş, çoklu bakış açısı… hepsi öykümüzün vazgeçilmez unsurlarına dönüştü. Sanatta biçim her daim öncedir ve belirleyicidir, amenna; ama bir failin fiili olarak öykünün yöneldiği istikamet, yazarın niyeti, neleri içeri alıp neleri dışarıda bıraktığı ve bunlar nasıl bir dille işlediği hep insanın sınavına dahil.

Bireyselleşmeden hepimiz payımıza düşeni almışızdır. Modernlikle malulüz derken kastım biraz da bu durum. Bu bağlamda biraz ileri gidip şunu söyleyebilirim; iyi, güçlü sanatçılar biçimin onlara dayattığı kalıpları kırabilirler, ona yeni olanaklar ekleyebilirler, yeni yorumlar üretebilirler. Tarihte bunun örnekleri çok fazla, özellikle avangard akımlara bakın, çoğu bu kalıplarla hesaplaşmıştır. Şimdi öykü kentlidir, kentli insan bireyselleşmiştir deyip boynumuzu kırıp oturacak değiliz. Elimizden geldiğince bu kalıplarla mücadele edebiliriz, diye düşünüyorum.

Öykülerimden söz etmeyi sevmem, ama yeri gelmişken şu kadarını söylemek isterim; her öykümde biçimle uğraşmam, mümkünse yeni biçimler bulmaya çalışmam biraz da bu kaygılarımın bir sonucudur…

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

2 adet yorum var.

  1. Kemal dedi ki:

    Aslında söyleşi güzel ama bence sorularla verilen cevaplar birbirine uymuyor. Soruların cevapları yok gibi geldi bana bu söyleşide

  2. Vehbi Başer dedi ki:

    Cemal Şakar, edebiyat camiasında nevi şahsına münhasır çok özel bir insandır. Kabaca 50’li yılların sonuna kadar Akif-Kısakürek-Sezai Karakoç ekseninde yürüyen İslami Edebiyat, 60’lardan itibaren bir ayrışma yaşadı ve “Huzur Sokağı” gibi harcı alem ürünlerle karakterize olan bir “kitle edebiyatı” ile entelektüel edebiyat birbirinden ayrıştı. “Kitle edebiyatı” gündelik ihtiyaçlara hitap eden ve edebi değeri olmayan bir “bize bizi anlat” lafazanlığı olarak ilerlerken, entelektüel edebiyat, edebi türleri keşfetti; modern bunalım edebiyatının “İslami” ürünlerini denedi ve bu edebiyat aracılığıyla, Müslüman okur yazarlar modern ruh ile tanıştırıldı. Aslında, kitle edebiyatı ile entelektüel edebiyatın ortak olduğu önemli bir nokta, “kendini meşrulaştırma ve kabul ettirme”de edebiyatı bir araç olarak kullanması idi; ama meşruiyet ve kabul görme arayışının düzey ve ortamları farklıydı. Kitle edebiyatı, bastırılmış ve kabih gösterilmiş, “namazında niyazında” insanların “örümcek kafalılık” olarak yaftalanmış sıradan hayatlarını, “maddiyata köle olmuş, şımarık, evropâi züppeler”den daha huzurlu ve doygun bir hayat olarak sunuyor; bu mesajı da, içinde bunaldığı “zevk ü sefa”dan ayılarak sıradan insanların dindar dünyasına iltica eden “mühtedi züppeler” aracılığıyla veriyordu. Klasik “Fatih-Harbiye” açmazının zevksiz kopyaları, çok sattı. Entelektüel edebiyat ise, batı klasiklerinin ardından avangardı keşfedip “bireyliğinin ve de benliğinin derin sularında” kulaç atıp seküler bir dram ya da tragedya kurarak edebiyat kanonunda “müslüman ama iyi edebiyatçı haaa!” aferini peşinde koşuyordu. Onun aradığı meşruiyet, bir yaşam biçimi meşruiyeti değil, bir kariyer meşruiyeti idi. Edebiyatta arı Türkçe ile yazıyor, kendi geleneksel edebiyatımızın maznunlarından, dil ve üslubundan özenle uzak duruyor; çok olsa Klasik İslam Edebiyatı’nın Batı’da da kabul görmüş bir takım zirvelerinden (Mevlana, Hafız vb.) bir kartvizit olarak yararlanıyor, ama modern bunalım edebiyatından, Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche, Sartre, Camus, Kafka… dan dem vuruyor, kafkayesk uçuşlar, avangard keşiflerle yaşamların mahrem ikirciklerini mıncıklıyordu. Bu entelektüel Müslümanlar, tıpkı (şimdi çarpık bir niteleme yapacağım) “kanonik avangard” laik mahfillerde olduğu gibi, ahlaki endişelerden, dini kaygılardan arınarak mahrem ikircikleri gıcıklamakta sanat adına bir beis görmediklerini beyan ediyor; sanatı yüceltirken kendi Müslüman kimliklerini işe karıştırmadan edebiyat yaparak kabul göreceklerini, daha çok sol entelektüellerin yazdığı dergilerde haklarında eleştiri ve değerlendirme yapılacağını umuyorlardı. Aman efendim pek bir sanatçı şahsiyetler olmuşlardı; ama takdir eden kim! Bu takdiri göremediler ama kendi aralarında bir “getto kanonu” oluşturmayı başardılar. İmgeler ve simgeler üzerine sonu gelmez döktürmelerle hep o aynı “kabul görme arzusunu” şeyttirirken gettoda sanat dergileri çoğaltıp büyük sanat adamı payeleri dağıtmak üzere yazarlar-edebiyatçılar örgütlenmeleri oluşturdular.

    Cemal Şakar, bu entelektüel edebiyatın dikkat çekici bir öykücüsü olarak edebiyat dünyasına adım attı. “Birlikte büyüdüğümüz bir dönem” boyunca edebiyat ve hayat macerasına tanıklık ettiğim bu güzel adam, derin sorgulamalar ve keşifler yaşayarak bu “getto kanonu”nun amentüsüne meydan okudu. Müslüman duyarlılıklar göz ardı edilerek piyasaya sürülen “entelektüel ameli”ni silkeledi, getto kanonu’nun yaramaz ya da asi çocuğu olarak hışımları üzerine toplamaya aldırmadan “düzgün bir müslüman olma”nın, “gelenekle hesaplaşma”nın, akidesinin marazlarını görme ve bunları, hesabı Allah’a verilecek bir amel olarak tashih ve tanzim etme duyarlılığının safiyeti içinde açık sözlü bir meydan okumaydı onunki. Bu âsî adamın haşarılıklarını “geçer geçer” usulü savuşturmaya çalışan getto kanonu, hala, onun meydan okumalarını mülahazat hanesine almış görünmüyor. Aslında Cemal Şakar, başkalarından aferin beklemeden, kendi inanç ve amel dünyasını ciddiye alarak, yaşadığı çağa gerçek hayatın, işgaller ve iğfallerle kirletilen bir dünyaya aidiyetin ve kendisini ören geleneğin sancılarını anlatarak yeni bir hayat ve edebiyat için dürüst ve içten bir edebin hesapsız, garazsız ve ivazsız işaret fişeğini çakmağa devam ediyor.

    Getto kanonu, bu putkıran adamın meydan okumasını “bir tür haşarılık”a indirgeyerek “çocuksu bir sevimlilik”e irca edip karikatürüne sempati göstererek sadece “artık devrini tamamladığı”nı, nefesi bu adamın sorgulamalarına adam gibi bir mukabele üretmeye yetmediği için artık kendisini temelsiz ve dayanaksız bir boşlukta sürdürmesinin mümkün olmadığını ikrar etmiş oluyor. Getto’nun büyük edebiyatçıları, yeni yetmelerin perestişinde kallavi tesellilerle kendi “secular business”ını sürdürürken, Cemal Şakar’ın açtığı çığırda yeni haşarı adamlar yetişmesini umuyor, bu her öyküsünde, söyleşisinde, yüreğindeki kanın sıcaklığı, kabuk bağlamaz yaraların sızısı ve bir medeniyetin sancısını yankılayan sahici adamı tanımış ve aşkla sevmiş olmak bahtına eriştiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

    Son söz: Adam olmak isteyen edebiyat meraklısı gençler, parlak isimlerin yörüngesinde sadece bir uydu olabilir ve etrafında döndükçe onların parıltısını sürdürmelerine hizmet edebilirsiniz. Cemal Şakar’ı ciddiye alın ki, ciddiye alınabilesiniz. Bugün değil, onu ciddiye alarak atacağınız adımlarla, ama yarın!

Bir yorum bırak