Harika bir opera: “Sefiller” (Les Misérables) – Fikrikadim

Harika bir opera: “Sefiller” (Les Misérables)

Tahsin Varol

Tahsin Varol

Hayatımda hiç operaya gitmedim. Çoğunuzun da benim gibi olduğunu düşünüyorum. Operanın ne olduğunu izlediğimiz televizyonlardan en azından haber olarak görüyoruz ama şöyle oturup baştan sona dört başı mamur bir opera izlemiş sayılmayız. İşte bu film, aslında tiyatro sahnelerinde sergilenmesi gereken bir operayı film olarak çekip ayağımıza kadar getiriyor.

Filmle ilgili yorumlara bakarsanız, birçok kişinin bu filmi “müzikal” olarak nitelediklerini görürsünüz. Oysa müzikal film denince filmin tamamının değil, içindeki belli bölümlerin müzikli olduğu akla gelir. Müzikal filmi en çok da şarkıcı ya da türkücü arka planı olan sanatçılar çeker. Bir konu içerisinde normal konuşmaların arasına şarkı ya da türküsünü söyleyeceği bölümler konulur. O bölümleri şarkı ve türkü olarak dinleriz. Oysa bu filmde normal konuşmalar da lirik tarzda yani müzikal olarak söylenmektedir. Bu tarz bir yapıma “müzikal” demek en hafifinden değerini düşürmek olur.

Bu filme “müzikal” mi yoksa “opera” mı demeliyim diye düşünürken aklıma TDK sözlüğüne bakmak geldi. Opera kelimesi için verilen tarif tam da aradığıma denk geliyor: “Sözlerinin bütünü veya çoğu şarkılı olarak söylenen müzikli tiyatro eseri ki ‘müzikli dram’ da denir.” Evet, opera bir tiyatro eseri ama bu izlediğim bir film. Aklınıza şöyle bir şey de gelmesin: Tiyatroda opera oynanmış, onu da filme almışlar… Kesinlikle böyle bir şey değil. Dört dörtlük bir sinema çekimi lakin tüm konuşmalar lirik tarza ifade edilmektedir.

Sefiller_Türkçe_AfişFilmin orijinali gibi lirik olarak dublaj edilmişi yok. Mecburen alt yazılı izlemek durumundasınız. Lirik bir eserin alt yazıya çevrilmesi doğal olarak normal çeviriden zordur. Nitekim kimi yerlerde çevirinin yetersiz kaldığını hissedebiliyorsunuz. Biraz İngilizce bilenler ise orijinal ifadeleri net biçimde anlayabilirler.

Filmi izlemem ve değerlendirmeye almamın temel nedenlerinden biri senaryonun Victor Hugo’nun “Sefiller” adlı romanına dayanmasıdır. Bir dünya klasiği olarak bu romanı okumayan kişi sayısı azdır. Acaba bu romanı gerektiği gibi sinemaya uyarlayabilmişler mi merakındaydım. “Sefiller” daha önceki yıllarda da birkaç kez filme çekilmişti. Onları henüz izlemiş değilim. Yakın tarihli (2012) bir çekim olduğu için bunu tercih ettim. İyi ki de etmişim. Mükemmel bir film izledim.

Bir kere filmin aktör ve artistleri mükemmel sanatçılar. Polis müfettişi (bu günkü tabirle komiser) Javert karakterini canlandıran kişi hepimizin aşina olduğu bol ödüllü Avustralyalı aktör Russel Crowe’dur. Ardından filmin başrol karakteri olan Jean Valjean’ı canlandıran aktör de yine hepimizin yakından tanıyacağı Avustralyalı aktör Hugh Michael Jackman’dır. Her ikisi de hakikaten yine ödüllük rol çıkarıyorlar. Filmin kadın oyuncularından birincisi, daha sonra Jean Valjean’ın velayetine alıp büyütüp evlendireceği Cosette’nin annesi Fantine’yi canlandıran Amerikalı aktris Anne Jacqueline Hathaway’dir. O da diğerleri gibi rolünü mükemmel oynamıştır. Aslında filmde kötü ya da ortalama oynayan yoktur, ayrımsız hepsi mükemmeldir.

Filmin anmamız gereken diğer oyuncuları ve rolleri şöyledir: Cosette’in çocukluğunu Isabelle Allen, genç kızlığını ise Amanda Seyfried; Cosette’in velayetini ilk ve geçici olarak üstlenen karı-koca üçkağıtçı Thénardier’lerden kadın olanı Zoraki Kral’daki kralın da eşi olarak ödüller alan İngiliz Helena Bohnam Carter, erkek olanı da Sacha Baron Cohen’dir. Bu ikisinin kızları olan Eponin’in çocukluğunu Natalya Angel Wallace, genç kızlığını ise Samantha Barks canlandırıyor. Cosette’nin nişanlısı ve halk ayaklanmasının önderlerinden Marius’u canladıran kişi ise Eddie Redmayne’dir. Son olarak 1832 tarihli başarısız halk isyanında barikatlardan askerlerin önüne atlayarak kurşunlara hedef olan küçük çocuk Gavroche’yi canlandıran Daniel Huttlestone’u anmadan geçmek olmaz.

Film 1800’lü yılların başlarında Fransa’da cereyan eden olayları içersine alıyor. Çok etkili bir başlangıç sahnesi var: Onlarca kürek mahkûmu tonlarca ağırlıktaki bir kalyonu halatlarla denizden tamir göreceği doka çekmeye çalışıyorlar. O nasıl bir devasa kalyon ve o nasıl onlarca mahkûm hep bir ağızdan uyumlu bir şekilde marş söyleyerek halat çekiyorlar, etkilenmemek mümkün değil. Mahkûmların hepsi saç-sakal birbirine karışmış, ıpıslak üst başlarıyla pislik içerisindeler.

O yılların Fransa’sı çok pis görünüyor. Sokaklarda fakirlik ve pislik içerisinde kıvranan insanlar, saçlarını, dişlerini ve diğer organlarını satarak para kazanmaya çalışıyorlar. Kanunlar derseniz tamamen burjuvadan yana. Örneğin burjuvanın biri bir Cosette’in annesi Fantin’i güpegündüz taciz etmeye, tecavüz etmeye kalkıyor, kadın kendini savunmak isterken adamın yüzünü tırmalıyor. Hemen kadıncağız suçlanıyor, adamın yaptığı saldırganlığın esamisi okunmuyor.

Filmin konusunu özetlemek gerekirse: Jean Valjean 24601 numaralı bir hırsız olarak 19 yıl hapis yatmıştır. Aslında açlıktan zor durumdaki kardeşinin küçük çocuğu için bir parça ekmek çalmıştır. Basit ve ucuz bir hırsızlık için bu kadar ceza çok fazladır. Fakat kendisinden sorumlu komiser Javert’e göre Jean Valjean salt hırsızlık cezası almamıştır. Hırsızlık için 5 yıl, kaçmaya çalıştığı için de20 yıl ceza almıştır. Bu cezanın 19 yılını çektikten sonra eline gözetimli serbestlik evrakı verilerek serbest bırakılmış ve ülkenin başka bir bölgesine sürgün edilmiştir.

Okuma yazması olmayan Jean Valjean hayata ve insanlara karşı çok kötü önyargılarla doludur. Haklıdır, zira onu bu serseri vaziyetiyle gören kimseler bir kuru ekmek dahi vermemektedirler. Sürgüne gönderildiği kente giderken yolda sota bir yerde kıvrılarak uyumaya çalışırken bir yaşlı adam gelir, kendisini manastıra davet eder. Jean Valjean şaşkın bir şekilde mecburen adamı takip eder ve manastıra gelir. Manastıra rahip ve rahibeler ona yemek ikram ederler, yatacak yer gösterirler. Soğuktan tiril tiril titreyen ellerini ve bedenini manastırın şöminesinde ısıtır, yemeğini yer. Ama Jean Valjean kendisinin kötü biri olduğu önyargısıyla gecenin bir yarısında manastırın gümüş eşyalarını bir torbaya doldurarak çalar. Kaçarken bazı eşyalar torbadan dökülüp sesler çıkarınca bekçiler tarafından yakalanır ve manastıra rahibin huzuruna getirilir.

Rahip öyle iyi bir insandır ki, Jean Valjan’a o eşyaları kendisinin verdiğini ama onun manastırdan erken ayrıldığını zira ilaveten gümüş şamdanları da verecek olduğunu söyler. Jean Valjean çok şaşırmıştır. Bekçiler gider. Ardından çok derin bir iç hesaplaşma yaşamaya başlar. Rahibin davranışı kendisinin de bir ruhu olduğunu açığa çıkarmış, isterse kötü adam olmayabileceğini idrak ettirmiştir. Orada karar verir ve artık kötülük yapmayacaktır.

Rahip de olsa bir insanın yaptığı bir iyiliğin ne kadar olumlu sonuçlara yol açacağının bariz göstergesi artık Jean Valjean’ın bundan sonra yardımsever ruhlu bambaşka bir insan olarak hayatını devam ettirmesiyle sonuçlanacaktır. Ancak bu hayat içerisinde komiser Javert ile karşılaşmaları bir türlü sona ermeyecektir. Ta ki, komser Javert’in intiharına kadar. Onu intihara sürükleyen ise Jean Valjean’ın komiser Javert’i ölümden kurtarması olacaktır.

Filmin süresi 158 dakikadır. Bu süre zarfında yukarda adlarını andığımız aktörler sıralı sırasız Jean Valjean’ın hayatına girip çıkacaklardır. Üstelik arka planda da Fransa’daki halk isyanları sürekli yer almaktadır. Jean Valjean vesayetine alıp büyüttüğü Cosette’in sevgilisi Marius’u koruma bahanesiyle olsa da halk isyanının içerisinde olacaktır. Başarısız olan kalkışmanın içinden Marius’u ve kendisini bir şekilde kurtaracaktır.

Başta da belirttiğim gibi her şeyiyle mükemmel bir film ya da opera izledim. Filmin gösterimi 2013 yılındaydı. Yani şu anda sinema gösterimi yok ama internetten bularak izleyebilirsiniz. Lakin dikkatinizi çekerim: İnternette genellikle Liam Neeson’un başrolünü oynadığı 1998 yapımı filmin dublajlı olanlarını göreceksiniz. Bu film de ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor ama “lirik drama” değildir.

Film 61 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilmiş ve yaklaşık 150 milyon dolarlık hâsılat yapmıştır. Yani seyirci tarafından beğenilip takdir edilmiştir. Ayrıca 2013 Oscar ödüllerine 8 dalda aday gösterilmiş bunlardan 3’ünü kazanmıştır. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü: Anne Hathaway, En İyi Makyaj ödülü: Lisa Westcott-Julie Dartnell, En İyi Ses Miksajı ödülü: Andy Nelson-Mark Peterson-Simon Hayes.

Bu filme başta “Sefiller” adlı romanıyla ilham kaynağı olan Victor Hugo’ya, senaryo ekibine ve Oscar’lı Yönetmen Tom Hooper dâhil emeği geçen herkese tebrikler ve teşekkürler. Ne için? Mükemmel bir operayı ayağımıza getirdikleri için… 8/10

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

Tahsin Varol, sinema yazılarını fikrikadim.com'da paylaşmaktadır. Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için isme tıklayın
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak