Feuerbach ve Tanrı – Fikrikadim

Feuerbach ve Tanrı

tolgaan 2

Tolga İlkay

İnsanoğlu, var oluşunun ilk evresi, hayatta kalma ve türünün devamlılığını sağlama mücadelesinde önceliği –çevresindeki vahşi-yırtıcı canlılara karşı üstünlük kurabilmek için– savaşçı niteliklerini geliştirmeye verdi. Büyüyüp, gelişip doğa ile etkileşimi arttıkça, sadece şiddetin insan türünün devamını sağlayacak bir araç olmadığını kanıksayarak sosyalleşti; zira doğa, tekil halde yaşamaya uygun değildi. Birlikte yaşayışın başlaması, adet-gelenek kültürünün oluşması ve temel ihtiyaç olan avlanmanın iş bölüşümü ile kolaylaşmasının nihayetinde insanoğlunun ihtiyaçları midesini doyurma telaşından meraklarını giderme, birliktelikten doğan aile kavramının gelişmesi de bencil hırsları ‘toplu mutluluk’ istemine evriltti. İnsan, doğayı kontrol altına aldıktan sonra vahşi hayattan kısmen koparak düşünen, konuşan, sorgulayan mertebeye yükseldi. Neden ölüyorduk? Fırtına, yıldırım, yanardağ patlamaları, kuraklık neden kaynaklanıyordu? Aniden parlak mavi gökleri kaplayan kara bulutların menşei neydi? İnsan, bitip tükenmeyen talihsizliklerinden, başına gelen musibetlerden, doğanın apansız öfkesinden kaçınacak, sığınacak bir yer, bir varlık, bir obje arıyordu. İşte bu arayış ki, evrenin bilinemezliği ve insan yaradılışındaki acizlikler eşliğinde ‘ilk dileğin’ yaratıcısıydı.

386306Ludwig FEUERBACH, Tanrı kavramını ‘ilk dilek’e dayandırır. Ona göre; insan için Tanrı; yakarışın, isteklerin Tanrısıdır. Tanrı ile insan arasındaki fark ise, yürümek isteyen; ama yürüyemeyen kötürümün istemi gibi biçare istem, yani dileğin insan olmasıdır; buna karşın talihli, gücü kuvveti yerinde, araçlara sahip dilek, yani iradeninTanrı olmasıdır.Bu yüzden Tanrı, esas olarak insanın içindeki, bir insan-olmayandan başka bir şey değildir; başka bir varlık değildir, sadece insanın noksan olan öteki yarısıdır, özürlü varlığının, dilekleriyle çelişerek sınırlı kalan eylem yeteneğinin tamamlanmasıdır. Tanrı, ol deyince oldurandır; insan ise, oldurulanı dileyen, mahcup, köle kisvesindedir.

Hülasa, Tanrılar, insanlığın olmak isteyip de olamadığıdır. İyilere hakkını bahşedecek olan; kötülere ise yaptıklarının bedelini ödetecek olandır. Cennetini iman eden kulları için yaratan, cehennemi ise kötüler için azap yeri kılandır. Gerçekten, ‘cennet ve cehennem’ düzenleniş olarak, insanların tutkularına uygun değil midir? Hangi insan, haksızlığa uğradığını düşündüğünde beddua etmemiştir, öfke kusmamıştır? İşte, cehennem, insanoğlunun öfkelerinin gazaba dönüştüğü tasarıdır. İnsan anlığında ‘Tanrı mevcuttur’ önermesi, burada, ‘bir öç, bir ceza mevcuttur’ önermesi haline gelir. Aksi halde, yaptırımsız, cezasız bir Tanrı kullarına nasıl söz geçirecektir?

İnsanoğlu, kendisini şaşkınlığa düşüren sonsuz evren mekaniğinin ihtiyaç halindeki, zelil öznesi olmasaydı, Tanrılara fikrinde yer verir miydi? Ölümsüz olsaydı, ne sebeple bir Tanrı ideası aklında ve onu takiben duygularında hasıl olabilirdi? Ayrıca dikkat ediniz ki, Tanrı’yı yaratıp yücelten insan, bu sayede, O’nun yarattıkları arasında en değer verdiği, hatta kendi var oluşunu evrenin yaratılış nedeni saymasına götürecek kadar bir zamanlar sonsuz görüp afalladığı hayatın üst öğesi haline gelebilmiştir. Tanrı, insanın kurtarıcısıdır. Vaktiyle, yenik düştüğü doğada hakimiyet kurmasına O’na borçludur. Yeryüzündeki hakimiyeti ise, yeryüzünden sonraki yaşamın –cennet ve cehennem- hakimiyeti izleyecektir.

Feuerbach’ın nezdinde; insanoğlu salgın hastalığın, korkunun, sıkıntının, açlığın, savaş tehlikesinin, talihsizliğin pençesindeyken bol bol dua eder, Tanrıyı anar, kendilerini himaye etmesi için O’na yalvarır. Ne zamanki iyileşir, korkusunun nedeni ortadan kalkar, sıkıntısı geçer, bolluk başlar, savaş kazanılır, talihsizliği şansa döner o an Tanrıya şükranlarını sunmakta hiç acele etmez, biraz önce çektiği zorlukları unutuverir. Gerçekte, doğanın kendisi bütün insanları, artık insani bir yardım almadıkları zaman, göğe bakmaları ve ebedi bir ruhtan yardım istemeleri için teşvik etmez mi? Tehlikeli durumlarda kim, Tanrıya seslenmek istemez ? Bir deniz düşünün ki, fırtınalarıyla ve ölüleriyle çevresine nam salmış, varlığıyla yüreklerde korku doğurmuş olsun. Muhtemelen, o deniz üzerinden ordusuyla geçmek zaruretinde kalan bir komutan, bir üst-kutsal varlığa, yaşamının kaynağı ve bağışlayıcısı olarak gördüğü, karar verici, ihsan edici Tanrı’ya sığınacaktır. Dilek, o deniz için, komutanın gırtlağından, Fırtına Tanrısına, Dalga Tanrısına ya da Talih Tanrısına seslenecektir. Ancak, durgun-ölümlerin nadir yaşandığı bir denizden geçmek durumunda kalan bir komutan, dilek dilemek için bir neden bulamayacak ve muhtemelen Tanrıların karışmadığı, ruhani varlıklardan ari bir bölge olacaktır. Çünkü, korku ve dehşet olmaksızın hiçbir Tanrı doğmaz ve devamını sağlayamaz. Zira Tanrılar, daha önceki korku ya da tehlike içinde bulunanların kurtarıcısı, koruyucusu ve mutlu kılıcısıdır.

Tanrı insan bilincinde yaratılmış, törenlerde, şölenlerde, adaklarda anılmıştır. Fakat Tanrı, insan bilincindeki devamlılığını nasıl sağlayacaktır? Feuerbach, bu noktada bizleri şöyle aydınlatır: ‘Tanrı’nın otoritesinin devamlılığını sağlayan en önemli unsur ‘ölüm’gerçeğidir.’ Her insan, ölümün kendisi için de geleceğinin farkındadır ve ne yazık ki (!), kendisini ne zaman ziyaret edeceğini öngörememektedir. O halde, Tanrıya ne kadar çok yalvarırsa, ne kadar çok dua edip ricalarda bulunursa, kurban sunarsa Tanrı onu o kadar çok sevecek, şansı yaver gidecek, yaşayacağı zaman uzayacak ve mutlu bir hayata sahip olacaktır; hatta Tanrı, ölümsüzlüğünü biz sevgili kullarına bahşedecek ve bu dünyanın ardında yaşam sonlanmayacak; bilakis sonsuz mutlu hayat başlayacaktır. Mesihlerin yaratılmasının arka planında da şu temel istek yatmaz mı: Ölümsüzlük. İnsan, önce ölümsüzlüğü diledi, sonrasında ölümsüzlük ona bahşedildi. Düşlerden mucizeler doğdu. İnsan, inanmak istediğine inandı.

Feuerbach: ‘İnsan, ölümsüzlüğü, O’na inandığı ya da hatta O’nu kanıtladığı için dilemez; dilediği için inanır ve kanıtlar.’’

Din, dünya hayatında büyük ıstıraplar çekmiş, bitmeyen yoksunluklar arasında yorulmuş, yoksulluk içinde kaybolmuş; bir ev sahibinin, bir derebeyin, bir kralın zalim iktidarı altında boğulmuş bir insanın her şeye rağmen hayata tutunmasını sağlayan terapidir, sığınaktır. Geçici bir sonun sonlanmayacak adalete teslim olacağı umuttur. Din, kitlenin, tarih boyu egemen yetke tarafından ayaklar altına alınış rolüne ses çıkarmayışındaki gerekçedir. Nasıl olsa Tanrı, onları ayaklar altına alanları gün gelecek en onulmaz işkencelerle cezalandıracaktır. Ne de olsa, bu dünyanın ayak altında yaşayanları, öte dünyanın el üstünde tutulanı olacaktır. Dolayısıyla, susmak, özü itibariyle Tanrı’ya inanışın gereğidir, ibadettir. Ve din, aciz olan insanoğlunun, akıl melekesi ile yarattığı muhtevasında düşsel ögeler barındıran mutluluk ülküsü, ölümsüzlük iksiridir.

YAZAR HAKKINDA

Bunlar da ilginizi çekebilir

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

7 adet yorum var.

  1. kaya dedi ki:

    Din sadece aciziyedden mi beslenmiş?Mö yıllarda insanlar en güzel ,en özel binalarını tapınak olarak yapmışlar.Bu imkanları kullananlar da din adamları ve krallar olmuş.Krallardan gücü tanrıdan aldıklarını hatta tanrının oğlu olduğunu iddia edenler olmuş.Yani gücü kullananlar bir bakıma aciz olmayanların da bir din tasavvuru var.Ve günümüze bunun gibi örnekleriyle geliyor.Olaya burdan da bakılmalı

  2. Anıl Yekerman dedi ki:

    Din adamları ve Krallar, kendilerini aciz görmüşler ki otoritelerini bir Tanrı fikrine dayandırmışlar. Aciz hissetmişler ki kendilerini, süslü tapınaklar, muhteşem yapılar inşa etmişler, en güzel kadınları ve erkekleri adak olarak sunmuşlar. Bu, Tanrı karşısındaki acziyetin ürünüdür, kanımca. Feuerbach’a bu konuda katılıyorum. Aciz olmayanların da bir din tasavvuru var, önermeniz doğru değil, bence. Tanrı karşısında herkes aciz değil mi? Feuerbach ne diyor; ölüm gerçeği Tanrı’nın egemenliğinin devamını sağlayan başlıca araç. Dolayısıyla, öleceğini bilen bir din adamı ya da kral, ölümsüz bir Tanrı karşısında neye dayanarak güçlü gözüküp mağrur olabilir?

  3. kaya dedi ki:

    ‘; bir ev sahibinin, bir derebeyin, bir kralın zalim iktidarı altında boğulmuş bir insanın her şeye rağmen hayata tutunmasını sağlayan terapidir, sığınaktır.’ yazının son paragrafına istinaden aciz olmayanlar demek istedim. Yoksa krallar ya da din adamları aciz olmaz diye birşey yok.Olaya bir yönden bakınca sadece o yöne yoğunlaşılıyor.her yönden bakılınca daha bambaşka hal alıyor.

  4. Anıl Yekerman dedi ki:

    Tüm dinlerin, ilk müridlerinin çoğunluk olarak yoksul sınıftan insanlar olduğu da bir gerçek. Dediğinizi anladım, siz iktidar olarak gücü ele aldınız. Kral iktidarken dahi Tanrı’ya sığınmış diyorsunuz; ancak Feuerbach, acizliği sadece güç anlamında ele almamış -korkaklık, talihsizlik, sonunu öngörememe, bilinemezlik- olarak ele almış. Son paragrafta daha ziyade, yoksul sınıfların, din ile birlikte çektirilen eziyetlere karşı susması için bir neden bulduğu iddia edilmiş gibi. Tabi, herkes farklı düşünür. Saygı esas.

  5. abbas tevfik dedi ki:

    Aslında Feuerbach azgınlaşan/müstagni nefsinde itiraz hissetmiş. Sonrada bunu aklileştirmek için felsefesini kurmuş. Oysa olaya tersinden bakılabilir. İnsan içindeki kul olma istegini Tanrıda bulmuştur. Tanrı olmak istegini yansıtmış değil. O kul olmaya mütenasip yaratılmış. Ya Tanrıya ya gayrısına ama mutlaka kul. Nefsine kul olanlar aklı yardımına çağırır.Tıpkı Tanrıya kul olmak isteyenlerin aklı çağırdıkları gibi. Netice itibariyle akıl bir yardımcı. Nihai konuları çözücü değil.Çünkü varlığın künhünü kavrayamaz. O zaman? İşte o zaman Tanrının yardımına muhtaç Yani Vahye. Bu arada Feuerbach’ın zannımca kaba olan felsefesini biraz Nietzsche yontmuş. Tabii ki çekişle.

  6. Tahsin Varol Tahsin dedi ki:

    Ludwig FEUERBACH’ın din tanımı hristiyanik temelli bir tanım. İçinde yetiştiği kültürün bir yansıması. İnsan Tanrı’yı mı buldu, yoksa Tanrı insana kendini mi buldurdu meselesi madalyonun iki yüzü gibidir. Lakin bir kere Tanrı fikri oluştuktan ya da Tanrı bulunduktan/buldurulduktan sonra devreye mutlaka peygamberler ve suhuflar/kitaplar girer. Artık din DÜŞÜNCEYE göre değil, Tanrı’nın peygamberlerine, suhuflar/kitaplara yani VAHYE göre oluşur. Kanaatimce.

  7. mualla dedi ki:

    Tanrı benim içimde evet. aklımda, ruhumda, sezgilerimde.
    Evet bir arayış sonucunda buluyorum onu. sonsuzluğu hiç bilmeden sonsuzluk arayışının, ölümsüzlük arayışının kaynağı ne? neden adalet istiyorum? Sorularımın cevabı Feurbach’ın kendi cümlelerinde gizli. İnkar edilirken bile görünüyor 🙂 :

    “Bu yüzden Tanrı, esas olarak insanın içindeki, bir insan-olmayandan başka bir şey değildir; başka bir varlık değildir, sadece insanın noksan olan öteki yarısıdır, özürlü varlığının, dilekleriyle çelişerek sınırlı kalan eylem yeteneğinin tamamlanmasıdır”
    “insanlığın olmak isteyip de olamadığıdır. İyilere hakkını bahşedecek olan; kötülere ise yaptıklarının bedelini ödetecek olandır”
    “İnsanoğlu, kendisini şaşkınlığa düşüren sonsuz evren mekaniğinin ihtiyaç halindeki, zelil öznesi olmasaydı … Ölümsüz olsaydı, ne sebeple bir Tanrı ideası aklında ve onu takiben duygularında hasıl olabilirdi?”
    “Gerçekte, doğanın kendisi bütün insanları, artık insani bir yardım almadıkları zaman, göğe bakmaları ve ebedi bir ruhtan yardım istemeleri için teşvik etmez mi?”
    “İnsan, önce ölümsüzlüğü diledi, … İnsan, inanmak istediğine inandı”
    “Geçici bir sonun sonlanmayacak adalete teslim olacağı umuttur.”

    sonsöz: Ama bu adalete ulaşmanın gerek şartı, mesela İslam dininde bu dünyada zulme direnmek, “dilsiz şeyten” olmamak için susmamak, kula kul olmamaktır.

Bir yorum bırak