Felsefesizlik... – Fikrikadim

Felsefesizlik…

Süleyman Seyfi Ögün / YeniŞafak

Bana öyle geliyor ki, meşrepleri çok farklı olsa da bu memleketin entelektüel dünyâsı iki târihsel kompleksten mustariptir: Bilimsizlik ve felsefesizlik. Bilimsizlik kompleksi kendi içinde çarpışan farklı akımların ortak derdidir. Ne var ki bu dert, farklı şekillerde işlenir. Ben burada, “şüphesiz” ve “şüpheli “entelektüeller arasında dağılan başlıca iki eğilimin etkili olduğunu düşünüyorum.

“Şüphesiz modernistler”, Batıların bilimde ve fende gösterdiği başarıları bu memleketin insanlarının (Doğulular) gösterememiş olmasını, gelenek ve dînden bilirler. Bilim ile dîn arasına bir mesafe koyarlar ve yer yer ateistik etkilenmeler gösterseler de daha çok pozitivist sosyolojinin izleğini tâkip ederek gelenek ve dînin etkilerinin geriletilmesini ve bu yolda bir “kültür devrimine” gidilmesini arzu ederler. Dîn ve geleneğin karşısına da, özgür düşüncenin taşıyıcısı olan felsefeyi koyarlar. Bu arada gelenekle de bitişik olan hikmetleri, eğer felsefîleştirilebilecek kıvamda görmezlerse her dâim küçümserler.

Felsefesizlik daha çok Batıcı, modernist çevrelerin derdi, giderek bir kompleksi olarak tezâhür etmektedir. Burada o kadar ileri gidilmiştir ki, süreç tam bir târihsel çevre ve birikim yabancılaşmasıyla sonuçlanmıştır. Felsefe ile târihçilik zâten kolay telif edilebilir değildir. Acabâ, felsefî “yapıtlara” târihsel metinler olarak mı bakacağız, değilse târih- aşkın metinler olarak mı? Ünlü Skinner-Pocock tartışmasının odağında bu soru vardır. Felsefenin yüzyıllar boyu târihi ve târihçiliği küçümsediğini biliyoruz. Ama bizde târih-felsefe yabancılığı tam bir kopuşa dönüştü. Bu aynı zamanda bir coğrâfî küçülmeye de dönüştü. Meselâ felsefecilerin gözünde Anadolu coğrafyası, yüzyıllar öncesinin İyonyası ile sınırlı kalıyor. Ege sâhillerinde tertip edilen felsefe kamplarının traji-komik tarafı da bu. Bu insanlar felsefe metinlerine gömüldüklerinde, meselâ Orta Anadolu’da, hatta İç Ege’de nelerin yaşandığından haberleri bile olmuyor. Günlük hayât, basit insanların geçim dertleri, duyguları geçici turistik ilgilerin dışında karşılık bulmuyor. Bu toprakların târihsel-kültürel birikimi ardarda ıskalanırken onlar halâ ve saf saf felsefenin dünyâyı değiştireceğine iman ediyorlar.  

Türkiye’de entelektüellerin felsefe ile ilişkisinin cüceleşen bir dil üzerinden yürümüş olması apayrı bir felâkettir. Bu yolda felsefecilerin pek çoğu da kendi uydurmaları olan terimlerle, felsefî sofistikasyonlarını bir tür entelektüel oto-erotizme dönüştürdüklerini söyleyebiliriz.

“Şüpheli modernistler” ise elbette bilimsizlikten yakınırlar. Bu yakınmalar, “şüphesiz modernistlerden” farklı olarak özcü değildir. Dîn, ilk grubun yargılarından çok farklı olarak bilimsel ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak değil, tam tersine en büyük destekleyici etken olarak görülür. Onlarla paylaştıkları husus ise, gelenek karşıtlığıdır. Çünkü şüpheli modernistlere göre “maalesef” dîne hurafe ve batıl inançlar -gelenek olarak da okunabilir- karışmış ve dîn-bilim kardeşliği bozulmuştur. Aslında “şüpheli modernistler” de kararınca, hafif tertip bir “kültür devrimine” gönüllüdürler. Ne var ki bunu keskin bir tonda değil; daha çok mahcûp bir tonda dile getirirler. “Yeniden doğuş”  “Diriliş” , “İnkılab” (kalıba uygun dönüşüm) gibi yarı-mistik kavramlara bayılırlar.

Şüpheli modernistler arasında felsefe eksikliğini dile getirenler de vardır. Ama bunu daha çok dînin gölgesindeki bir felsefe geçmişi, meselâ çok sık başvurulduğu üzere Endülüs Altın Çağı ile temellendirirler. Yâni, kaba bir mülkiyetçilikle “aslında felsefe bizimdi” ama “onu maalesef kaptırdık ” demeye getirirler. Bu arada keşfettikleri her dîndar Batılı felsefeciyi baş tacı etmeye de bayılırlar. Dil konusunda ise ağdalı Arapça terimlere başvurarak felsefeyi “yerlileştirdikleri” zannına kapılırlar.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın felsefe konusundaki son çıkışı bu konudaki tartışmaları ateşledi. Bu tartışmaların kısm-ı âzâmının dikkâtimi çektiğini söyleyemem. Bildiğim ve gördüğüm, felsefenin dünyâyı anlama tarzının, târihsel düşünüşün artık çok gerisinde kaldığıdır. Târihsel düşünüş, ironik olarak felsefe ve bilimin düşman olarak gördüğü geleneklerin zaferine işâret ediyor. Yukarıdan gelen (felsefe ve bilim), bir irtifa sarhoşlu ile aşağıdan geleni(gelenek) ezeceği “sanrısına” kapıldı. Ama öyle olmadı: Aşağıdan gelen yukarıdan geleni tuzla buz etti. Artık fasılasız anları dayatan, tüketim içinde örgütleyen ve büyük kitleler benimseten bir dünyâda geçerli olabilecek ve doyasıya turşusunu kurabileceğimiz tek felsefe hedonizmdir. Hedonizm ile başa gelebilmek felsefî spekülasyonları derinleştirmekten geçmiyor. Bu ancak felsefeyi ve filozofu her dâim müstehzi ifadelerle süzen avamın gözünde onu biraz daha grotesk kılmaya yarar. Merak edilmesin; bu dünyâda artık  Prometheus trajik değil ya oto-erotik ya da grotesktir…..

YAZAR HAKKINDA

fikrikadim.com sitesinin görüllü editörü
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak