Ezidiler ve aydınlar – Fikrikadim

Ezidiler ve aydınlar

Süleyman Seyfi Öğün / YeniŞafak

Geçenlerde bir kampanya filmi dikkâtimi çekti. 35 aydın elbirliği yapmışlar ve Ezidilerin yaşadığı felâkete tepki vererek, ‘Şengal’e Bir Ses Ver’ sloganıyla bir kamu spotu hazırlamışlar. Öncelikle bu girişim için kendilerini kutlamak gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten de Şengal’de yaşananlar bir insanlık trajedisi. İnsan olan herkes, Ezidîlere yapılana sessiz kalamaz. Daha önemlisi, Ezidîler, gerçekten de kimseye yaranamayan ve târihlerinde onlarca defa zûlme, katliâma maruz kalmış bir azınlık topluluğu. Yâni bir acıyanı, sâhip çıkanları yok. Bu da, çekilen kamu spotunu daha da anlamlı kılıyor.

Gelin görün ki, söz spotun içeriğine ve kullanılan söyleme geldiğinde sözkonusu spota dâir izlenimlerim ve duygularım hayli değişti. Söylemde, yer yer, Ezidîlerin ‘insanlık’ temelindeki savunusunun yerini, Ezidiliğe dâir ölçüsüz bir övgüye bıraktığını gördüm. Meselâ ‘aydınlarımızdan’ birisi şöyle diyordu:’ Ezidîler günde üç kez güneşe döner, dua ederler. Belki de insan soyunun şimdiye kadar söylediği en güzel dualar onlarındır’. Başka bir ‘aydın’ ise Ezidîlerin felsefesinde düşmanlık ve kin olmadığını, Tanrı Azda’nın intikam peşinde olan bir Tanrı olmadığını vurguluyordu. Hâsılı ipin ucu kaçırılmış, Ezidîlerin savunusu, Ezidîlik savunusu ile karıştırılmıştı. Halbuki buna hiç gerek yoktu. Zâten Tanrısı, İlâhı intikamcı olan hangi din vardır ki? Doğrusu bu aydınlarımızın, günler boyu, yüzlerce binlerce insanın öldüğü ve yaralandığı, evsiz kaldığı, üstelik hiçbir yere kaçamadığı Gazze katliamında da cılız ve bireysel sızlanmalarını bir tarafa bırakmalarını ve güçlerini birleştirip, ‘Gazze’ye Bir Ses Ver’ demelerini beklerdim. Aynı akıl yürütmeyle ,’İslâm dininin bir barış dini olduğunu, yüzlerce yıl, başka dinlere de kapı açtığını’ vurgulamalarını beklerdim. (Tabii ki beklentilerim bununla sınırlı değil. Lâf aramızda; Müslüman entelektüellerden Ezidîlere, entelektüel namuslarıyla daha fazla sâhip çıkmalarını, meydanı o kadar da boş bırakmamalarını isterdim).

Ama ‘Şengal’e Bir Ses Ver’ spotundaki vurgu herşeye rağmen önemlidir. Çünkü aydınlarımızın bilinçaltına ve bilincine musallat olmuş bazı önyargıları daha net görmemizi sağlıyor. Şimdi bunlara bir bakalım.

Modern entelektüellerin kısm-ı âzâmının, açık ya da örtük olarak neo-pagan bir zihin ikliminde yaşadığını düşünüyorum.Bu, Rousseau’nun hayâletinin entelektüel târihte ne kadar da etkili bir şekilde dolaştığını gösteriyor. Rousseau kadar, uygarlık ile doğa karşıtlığını bütün gerilimi ile kuran başka bir modern düşünür olduğunu sanmıyorum. Cenevreli düşünür, aslında uygar hâlden, bir praksis olarak târihi kastediyordu. İnsanlığın târihi, Rousseau’ya göre kirlenmişliğin galerilerine açılıyordu. İnsanlığın ahlâkî bekâretini, hunhar târih (uygarlık) elinden almıştı. Oysa, doğada herşey bâkirdi. Doğa ile insanın uyumu ise; kurumsal târihin, kokuşmuş şehir hayâtlarının unutturduğu pagan bir geçmişte saklıydı. Bu sebeple, Rousseau’ya göre yapılması gereken, pagan bir geçmişe ve doğaya referansla, yeni bir dünyâ düzeninin kurulmasıydı. Hâsılı Rousseau’nun külliyatında, kurumsal tarihe yergiden; doğa ve paganlığa övgüden geçilmez.

Edward Said’in vurguladığı üzere modern entelektüel anti-establishment (kurum karşıtı) bir varlıktır. Dolayısıyla onun zihnine dâima Rousseaugil bir ağırlık çöker. Kurumlara karşı yürüttüğü mücâdelede çok zorlandığı , yorulduğu ve yenildiği zaman doğaya kaçmanın, kırlara açılmanın yollarını arar. Bu zihinsel, bazen de fiilî kaçışın içten ve derin bir karşılığı olduğundan her zaman şüphe etmişimdir. Doğanın ‘kültürelleştirilmesi’nin, çok ‘doğal’ sayılması gereken bir durum olduğunu zannetmiyorum.

Modern entelektüel, kurumsal ya da târihsel dinlerden ise hiç hoşlanmaz. Bu konuda o kadar önyargılıdır ki, kurumsal dinlerin târihine getirdiği-bence de haksız olmayan- eleştirilerini çoğu kez ölçüsüzleştirir. O kadar ki, Karatani’nin vurguladığı, ontolojik derinliklere sâhip ‘orijinal din’ noktasını da gözden kaçırır. Kurumsal (târihsel) din karşıtlığını mutlaklaştırır. Bunun yerine pagan geçmişlerden aldığı ilhamla, neo-paganizmin peşine düşer. Bu anlamda modern aydınların kâhir ekseriyetine hâkim olan Hristiyanlık nefreti ile İslâmiyet nefreti arasında zerrece bir fark yoktur.

Türkiye’de modern aydınların paganlık övgüsünü her şekilde görmek mümkündür. Konu İslâmîyet olduğunda, hırsla İslâmîyet’in pagan yorumlarına sarılırlar. Aslında her paganlık övgüsü, bir uygarlık olarak İslâmîyet’in, toptan örtük eleştirisi ve reddidir. Bir adım daha atalım: Türkiye’de aydınların örtük Hristiyanlık sempatisinin de, stoik Hristiyanlığı İslâmîyet’ten daha ‘doğal’ bulmalarıdır.

‘Ezidîlerin günde üç defa güneşe dönüp, insanlığın en güzel duasını ettiklerini’ söylemek , paganlığa övgüdür. Bu vurgunun Ezidîlerin dramı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bu aşırı yorumda, fırsatını bulmuşken derinlerde bir kurumsal din olarak İslâmîyet’e, onunla ‘kirlenmiş’ ve ‘artık arılanması’ mümkün olmayan Müslümanlara ince bir vuruş saklıdır. IŞİD zulmü bunun karinesidir.

Yazının devamı

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak