Dinin Siyasallaşmasının Tarihsel Seyri

Muhammed Işık

Hz Muhammed (sav.) Mekke’de vahye muhatap olmasıyla başlayan ve Medine’de hayata göz yummasıyla emir ve hükümleri neticeye kavuşan son ve evrensel dinin o günden bu güne bir siyasal tarihi olduğu muhakkaktır. Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesi süreciyle ilk siyasal dini tartışmalar başlamıştır.

Hz. Ebu Bekir devrinde kısa süreli anlaşmazlıklar olsa da bilinebildiği kadarıyla çok büyük siyasal tartışmalar olmamıştır. Sahte Peygamberlerin ortaya çıkışı bu tartışmaların dışındadır. Hz Ebu Bekir bir kabileye veya bir beldeye halifelik etmiyordu. Büyük bir devleti idare eden bir konumdaydı. Bu bakımdan halifeliği aynı zamanda önemli bir siyasal liderliği ihtiva ediyordu. Arap yarımadasında böylesi bir devletin ilk defa kurulduğunu da unutmayalım.

Hz. Ebubekir’in vefatı sonrası Hz. Ömer oluşturulan şura komisyonu tarafından Halife seçildi. Devrin büyük fıkıh bilgini olan Hz. Ömer aynı zamanda büyük bir komutan ve devlet adamı olarak halifeliği devrinde devlet sınırlarını genişletirken iki büyük imparatorluğu da tarihten silmişti. Dinin siyasallaşmasını ve ayrılıkçı hareketlerin başlamasını bu devirde ortadan kalkan bu iki büyük devletin ömrünü tamamlamasıyla başlatabiliriz. Zaten Hz. Ömer’in öldürülmesinin temel sebebi de bilindiği kadarıyla budur. Mecusi Ebu Lülü niye böyle bir eylemi gerçekleştirdi? Mecusiler devletleri ortadan kaldırılınca boş mu duracaklardı? Bugün İran ve çevresindeki Şii nüfus oranı ile Hz. Ömer’in fetihlerinin bir bağlantısı var mı? Hz. Ömer’i niye sevmiyor Şiiler?

Hz. Ömer’in şehit edilmesi sonrası Hz. Osman Halife seçildi. Hz. Ömer’i şehit edenler ve halifenin şehit edilmesine kızanların oluşturduğu karmaşa ve siyasal ortamda halifeliği yürütmeye çalışan Hz. Osman’ın da kaderi farklı olmadı.

Hz. Ali şehit edilmiş iki halifeden sonra Halife seçildi ve daha karmaşık olaylarla uğraşmak zorunda kaldı ve kaderi onun da farklı olmadı. Bu tarihi bilgileri sunduktan sonra paylaşacağım haritaları tahlil etmekte fayda vardır.

Bu iki harita Hz. Muhammed’e (sav.) peygamberlik verilmeden öncesine aittir. İlk harita Arabistan’ın siyasi durumunu göstermektedir. Haritaya bakıldığında görülecektir ki orta Arabistan’da kurulmuş bir devlet yoktur. Haritada gözüken devletlerin sadece dini anlayışlarını incelediğimiz zaman Hristiyanlık, Musevilik, Mecusilik, Gök Tanrı ve Putperestlik gibi dinlere inandıkları görülmektedir.  

İkinci harita ise Perslerin ( Sasanilerin ) M.Ö. sahip oldukları toprakları göstermektedir. Bu iki harita ve Halifelerin yaptığı fetihlere ilişkin haritalar bir araya getirildiği zaman İslam dininin niye bu kadar hızlı siyasallaştırıldığı anlaşılabilir. Hz. Muaviye’nin İslam devletinde uygulamaya koyduğu ( halifeliğin babadan oğula geçmesi ) yönteminin neden o devir için bir nevi zaruret olduğu da kavranabilir. Şöyle ki istişare yöntemi ile iş başına gelen Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali şehit edilmişti. O dönem uygulamaları da dikkate alınarak Muaviye bu yöntemi seçmiş olabilir. Hz. Peygamberin erkek evladının varis olarak hayatta kalmaması takdiri ilahi olduğu gibi yine peygamberimizin torunlarının da bu yolda şehit edilmelerinin ilahi takdiri mutlaka vardır. Bunun yanı sıra iki büyük imparatorluğun bakiyesine hâkimiyet sağlamanın zorluğu da bilinmelidir.

Şii ve Alevi – Bektaşı Müslümanların Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Muaviye hakkında takındıkları tavırlar, düşünceler ve duyguların temelinde siyasal düşünceler vardır. Bu düşünceleri oluşturanlar ve bu yarayı kaşıyanların kim oldukları halifelerin şehadetinden bellidir. Üç İslam halifesini öldürenlerin Kerbela hadisesinde olmamaları mümkün müdür? Ehlibeyti devlet sınırları dışına uzaklaştırma gayesinde olanlar Kerbela da istedikleri imkânı buldular ve büyük devlet ve siyaset insanı peygamber sahabesi Hz. Muaviye hakkında müminlerin zihinlerinde kötü algı bırakmayı da başardılar. Bu algıyı bırakmalarındaki gaye Hz. Muaviye’nin devlet siyasetinde yaptığı değişiklikti. Böylece Emeviler devleti kurumsallaşmış oldu. Bu durumu içselleştiremeyenler Hz. Muaviye hakkında karalamalar yapmaya başladılar ve atılan bu nifak tohumu bugün bile etkisini gösteriyor.

Kerbela ile yarayı derinleştirenler Şii –  Sünni ayrımını yaptılar. Öldürdükleri halifeleri kötüleyici çalışmalar yaparlarken yine öldürdükleri peygamber torununu kahraman ilan ettiler ve yüzyıllarca Kerbela hadisesini kaşıdılar. Sünni – Şii ayrışmasının ilk düğümü Kerbela hadisesi sonrasında oluşan süreç olabilir. Bu ayrışmayı tetikleyen ikinci faktör Sultan Selim ile Şah İsmail arasında yaşananlar ve Çaldıran savaşı olma ihtimali yüksektir.  Bu vakayı biraz açarsak mesele daha iyi anlaşılabilir.

(Bu harita ile Pers imparatorluğu için paylaştığım haritayı birlikte ele almakta fayda var. Safeviler, Sasani devletinin ( Perslerin ) son bakiye toprakları üzerinde kurulmuştur. Bununla beraber sınırları içinde kurulmuş Türk devletleri de vardır ve Safeviler, bir Türk – İslam devletidir.)

Şehzade Selim Karadeniz de vali iken Anadolu beyleri, erenlerinin birer ikişer obalarını toplayarak İran’a gittiklerini gözlemledi. Bunların nereye ne amaçla gittiklerinin izini sürerken Şah İsmail’in bir devlet kurmakta olduğunu, kurduğunu ve bugün Şii – Alevi dediğimiz unsurları siyasallaştırdığını anladı. Bu Anadolu beyleri, erenleri gitse başka bir devlete katılsa ne olur? Osmanlı Devletinin manevi mimarı Şeyh Edebali kimdir, nedir? Bektaşi olduğu bilindiğine göre bir Osmanlı şehzadesi beylerin, erenlerin bu gidişine sessiz kalamazdı. Babasına bu durumu anlatan mektuplarından bir sonuç alamayınca devletin başına geçti veya geçirildi.

Sultan Selim bu meselenin önemini kavradığı için Şah İsmail ( Türk – Müslüman ) ile savaştı ve devamında İslam halifeliğini de alarak İstanbul’a döndü. İkinci düğüm de böyle atıldı. O devre kadar devlet eğitiminde, yönetiminde etkin olan Bektaşi ocağı ve Maturidi düşüncesinin yerini başkaca etkenler aldı. İlme, irfana, liyakate önem veren devlet sisteminde çatlak oluştu.

Şah İsmail niye Anadolu beylerini, erenlerini bir araya getirmek ve Alevi – Şii bir devlet kurmak istedi? ( Osmanlı Devleti bu manada Alevi bir devlet değil miydi?) Sultan Selim Bektaşilere niye düşman olsun? “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözünü hatırlayın ve Sultan Selim’in bu tavrına ona göre not verin.

Bugün Sultan Selim ile Bektaşilerin arasını açanlar ( Şah İsmail’i kandıranlar) aynı zamanda eğitim sisteminin bozulmasını o günlerde ( Maturidilik yerine Eşarilik ) ön ayak olanlar aynı kirli oyunu oynayanlardı.

Şah İsmail hadisesiyle Şehzade Selim’i Sultan yaptılar ve doğu sefirini başlatan Selim Han dönüşünde Alevi – Bektaşi düşmanı olarak lanse edildi. Doğudan getirdiği ilim, din ve bilim adamları marifetiyle devletin eğitim, din ve devlet sistemi çürütülmeye başladı.

Yavuz Sultan Selim Han’a ölümü gösterenler devlete sıtma mikrobunu bulaştırdılar. Tıpkı Hz. Muaviye’ye yaptıkları gibi. Her iki halife de devlete, millete ve dine yapılan saldırıların farkında olarak çeşitli adımlar atsalar da attıkları bu adımlar zamanla farklı yorumlamalara sebebiyet verdi.

Sünni ile Alevinin kökü ve özü birdir. Alevilik, Ahmet Yesevi’den Hacı Bektaş Veliye ve ondan da Anadolu’nun her yöresine dağılmış bir kol olduğuna göre tasavvufi bir yoldur. Mevlevilikle, Nakşilikle herhangi bir farkı yoktur. Aleviliği farklı göstermeye çalışanlar iyi niyetli kimseler değillerdir. Yukarıda bahsettiğim gibi Hz. Ömer’in şehit edilmesi sürecinden beri bu ayrılığı körükleyenlerin asıl gayesi Müslümanları birbirine düşürmektir ki bunu çok defa başarmışlardır.

Bizleri Sünni -Alevi-Şii-Selefi vb. ayrıştıranlar bugün Türkiye’de Sünnileri sağcı Alevileri solcu olarak ayırmayı başardılar. Bizler ayrışmayı ve ayrılmayı sevdikçe daha çok ayrılır ve ayrışırız. Oysa bizim ayrımız gayrımız yoktur. Hz. Ali’yi sevenler – sevmeyenler diye bir ayrım yapılabilir mi? Hz. Ali’yi sevmeyeni Müslüman kabul edebilir miyiz? Neden Hz. Ali üzerinde bir ayrışma olsun ki? Halifelerin şehit edilmeleri ve Kerbela olayında hangi Müslüman bu olayları onaylayabilir?

Şii – Alevi geleneğin Hz. Muaviye ve Sultan Selim’e olan kinleri, kızgınlıkları veya öfkeleri bahsettiğim gibi dini değil siyasidir. Siyaseti günün gereklerine göre belirleyen bu iki aktörün dini ayrışmayı tetiklemek gibi bir gayeleri yoktu. Onlar sadece devletin devamlılığını düşünmüşler ve buna karşı radikal sayılabilecek önlemler almışlardır.

Bu durum iyi anlaşılırsa, anlatılırsa bu ayrılıklar, ayrımlar ortadan kaldırılabilir. Aynı Rabbe iman eden, aynı peygambere ümmet olan, aynı kitaba göre hüküm belirleyen ve haliyle aynı yolda yürüyenlerin ayrı gibi görülmesi de ancak siyasetle açıklanabilir. Bu ayrılıkları körüklemek için yazılan tarihin, anlatılan menkıbelerin özü de siyasidir. Bu konuda oluşturulacak bir komisyon bu ayrımın siyasi temellere dayandığını rahatlıkla ispatlayabilecektir.

İşin özünde Sünni – Alevi – Bektaşi – Şii vb. ayrımların dini hiçbir gerekçesi olamaz.

Sünnilik İslam şeriatını ifade ederken Alevi – Bektaşi – Nakşi – Kadiri – Mevlevi vb. ayrımlar özünde bir olan fakat meşrep olarak farklılık arz eden tasavvufi yorumlardır. Bu yüzden teknik olarak böyle bir ayrım yapmak da pek mümkün değildir. Maturidi ve Eşari olarak itikatla ayrım yapmak mümkünken örneğin Alevi – Şafi, Sünni – Hanefi türünden ayrım yapılamaz.

Bir Müslüman;

Maturidi > Bektaşi > Şafi

Eşari > Nakşi > Hanbeli

Türünden ayrılabilir. Fakat bahsettiğimiz gibi;

Sünni > Kadiri > Hanefi

Şii > Bektaşi > Şafi

Olarak ayrıma tabi tutulamaz.

Bu nedenle tarih boyunca Şafi ve Hanbeli diye bir ayrılıkçılık kavgası yapıldığı görülmemişken Sünni – Şii türünden yapılan ayrımın dini terimsel bir ayrım olmadığı ve siyasi bir ayrım olduğu yine ispat edilebilir. Bu ayrımın siyasi olduğu kabul edilirse sebepleri analiz edilir ve yukarıda yazdığım örnekler gibi temel örnekler tespit edilebilir. Netice olarak İslam dininden hoşnut olmayanların, bu dini inkâr edenlerin bir vesileyle dinin özüne saldırdıkları ve Müslümanları ayrıştırmaya başladıkları görülür. Bu ayrılığın hangi olayla başladığına dair önermeler geliştirilebilir. Bu ayrılığın hangi olay vesilesiyle başladığının tarihsel olarak bir önemi yoktur fakat bu ayrılığı kimlerin tetiklediği çok önemlidir.

Bugün Türkiye’de Alevi kardeşlerimizin Sünni kardeşlerimizle ve Sünni kardeşlerimizin Alevi Kardeşlerimizle dini temellere dayanan hiçbir sorunu yoktur. Tarihsel boyut itibariyle siyasi alanda olan fikir ayrılıklarının özü de bellidir. O halde Alevi – Sünni ayrımına ne gerek vardır. Bahsettiğim gibi böyle bir ayrımın dini temeli yoktur. Kadiriler, Mevleviler de olduğu gibi Bektaşiler de diledikleri gibi dini organizasyonlarını rahatlıkla yapabilmektedirler. Ülkemizde Alevi – Bektaşi sorunlarının özü siyasidir.

Dinimizi, inancımızı ve itikadımızı bu siyasi sorun alanından uzak tutmak zorundayız. Bunun için Aleviler kendilerini siyasi sahadan çıkartmak ve bu kirli siyasi oyunlardan kendilerini soyutlamak zorundadırlar. İslam devletleri bir araya gelerek Şii – Sünni siyasi ayrımını ortadan kaldırarak yüzyıllar önce bu ayrımı başlatanlara karşı tek yumruk olmalıdırlar. O zaman din tarihimizi yeniden yazma ve anlama imkânını bulacağız. Tarihte yaşanan olayları objektif okuyacak duruma geleceğiz.

Yazar Hakkkında
Fikr-i Kadim

1 Yorum on this article. Feel free to join this conversation.

  1. Sonmez 1 Aralık 2017, 22:39 -

    Okuduğum en güzel siyasal bilgiler ders içeriği. Mükemmel.Teşekkürler.

    01 Aralık 2017

Yorum yaz

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.