Devlet Sözleşmesi / Servet Kızılay'ın yazısı

Devlet Sözleşmesi / Servet Kızılay’ın yazısı

Servet Kızılay

Filozof Epikür evrimci tarih içinde devletin bir sözleşme sonucu yani insanların hayatlarını ve mallarını korumak için, bir ‘ortak çıkar’ etrafında meydana geldiğini, iddia eder. Tabii ki; Devlet hakkında ortaya atılan birçok  görüş bulunmakta: Onun tanımı, kökenleri, sınırları…ve benzeri alanları kapsayan değişik görüşler, hep onu daha iyi kavramak ve konumlandırmak için öne sürülmüş. Lakin bizi ilgilendiren şey, devletin bir sözleşme ile mi, yoksa sözleşmeye bağlı olmadan yani zorunlu bir varlık olarak mı, ortaya çıktığı değil. Zaten modern dönemde artık kimse devletin tam-kesin bir tanımıyla ya da kökenleriyle ilgilenmiyor. Onun sınırları (işlevi) daha ön plana geçmiş halde. Yani devlet ile yapılan yahut yapılacak olan bir sözleşme, değer kazanmakta. Siyaset teorileri, genel hak ve hukuk çerçevesinde aslında adı konmamış (bazen konmuş) bir sözleşmeye atıf yapmaktalar. Burada devletin birey ve toplum karşısındaki pozisyonu netleştirmek, sözleşmenin esasını oluşturur. Peki ama neden ‘toplum sözleşmesi’ değil de devlet sözleşmesine ihtiyaç vardır ki?! Bunun ne anlamı olabilir ki? Devlet kiminle sözleşme imzalayacak? İçeriği ne olacak? Geçerliliği ne ölçüde olacak? Devleti bir sözleşme tarafı yapmak, alışılmış siyasal düşünce tarzının da değişeceği anlamına gelmez mi? Sonra; sözleşmeyle birlikte devlete olan bağlılık, organik olan yapıdan inorganik olan düzeye geçmez mi? …vb yüzlerce çoğaltılabilir sorular, bir sözleşme söz konusu olduğunda gündeme gelebilir.

Devlet ile bir sözleşmede; İşin en tuhaf –belki saçma- tarafı, devletin yönettiği insanları tanıması ve çıkaracağı yasalarla sınırlandırabilmesine rağmen bizlerin onu tanıyamamasıdır. Yani burada tarafların denkliğinden bahsedilememesidir. Aristoteles, devletin tam ve kesin bir tanımının zaten yapılamayacağını söylemişti. Devleti, işlevselliği üzerinden anlatmanın-betimlemenin daha isabetli alacağını, tavsiye etmişti. Bu nokta, meselenin birinci handikapıdır. Yani devletin genel olarak düşünsel tanımındaki güçlük, meselenin önünde ilk büyük engelidir. Lakin bizler bu ülkede devletin genel tanımından başka, derin denilen devletin de ne olduğunu bilmiyoruz. Buna ilaveten devleti yöneten sınıfın da kimlerden oluştuğunu, yapısını, ilişkilerini,…vb bilmiyoruz, haberdar da değiliz. Sadece genel adlarla nitelendirdiğimiz (devletlular, iltimaslı zümreler, elitler, beyaz türkler,..vb) bir hayalet hakkında konuşuyor, el yordamıyla ne olduklarını bulup anlatmaya, onlara karşı bir şeyler söylemeye, çalışıyoruz. Peki bunun böyle olmasının asıl nedeni ne? Çok basit: Ne “derin devlet” ne de “devletlu” hakkında açık, yeterli, düzgün, derli toplu bilimsel çalışmaların yapılmamış olması. Hal böyle olunca; biz en aşağıdakilere kalan şey, böyle bir “hayalet” hakkında; sağlıklı olmayan, öngörüsüz, tutarsız, yanlışlarla örülü, ipe sapa gelmez, bir siyasal algıya-düşünceye sahip olmak, kalıyor. Öyle ya! Hayatı boyunca onlara karşı en ağır sözleri bir papağan gibi söyleyip gerçekte onlardan bir kişiyi bile tanımadan, görmeden ölen birinin yapabileceği bir sözleşme ne kadar sağlıklı olabilir ki? Kısacası; devlet ile sözleşme, devleti de işleyişini de bilemeyenler açısından daha baştan zorluklar içermekte.

Öte yandan böyle bir sözleşme şayet gerekliyse; devleti yönetenlerle değil, devletin kurumlarıyla hukuksal düzeyde yani onun tüzel kişiliğiyle olacağı açıktır. Buna da amenna diyebiliriz. Aslında bu görüş;  devlette tüzel olmayan kişiliğin kolaylıkla silinebilir olduğunu varsayar ve bunu kabul etmeyi dayatır. Devletin tüzel kişiliğinin onu yöneten sınıfın kişiliğinden ne kadar ayrı ve ayrışır olduğunu tartışmaya, şimdilik lüksümüz yok gibi.

Gelelim böyle bir sözleşmenin gerekliliğine. Birçok açıdan gerekliliğe vurgu yapılabilir: Modernleşmeyle genel siyasal gidişin bu yönde olması, meydana gelen ve giderek büyüyen problemlerin sadece Güvenlik politikaları ile aşılamaması, toplumsal barışı tehdit eden unsurların kuvvetlenmesi, ayrımcı ve nefret söylemi üreten Irkçılık üzerinden yürütülebilir siyasal alanların daralması, eşitliğin giderek bozulması, gelir dağılımındaki adaletsizliğin iltimaslı zümre lehinde ilerlemesi, insan haklarının rahatlıkla askıya alınmasını sağlayan şartların oluşabilmesi, demokratikleşmenin giderek teknik bir alan olan anayasal düzlemde işlemesi, siyasal toplumların ve taleplerin artması buna mukabil siyasal yapıdan yeterince pay almasının önünde sürekli engeller çıkması..vb listeyi uzatabiliriz. Gerekçeleri de hem iç hem de dış sebeplere göre ayırıp değişik tarzda sayabiliriz.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak