Devamlılık – Fikrikadim

Devamlılık

Ayşe Böhürler / YeniŞafak

17 devlet kurmuş bir halk olmakla övünürüz, her bir devletin bir sonrakinin devamı olduğunu, bir öncekinin mirasını taşıdığını, kadim medeniyet halkasında bir zincirin parçası olduğumuzu söylemeyi pek severiz.

Doğrusu dinlerken kulağımıza hoş gelen bu sözler bizi yeryüzünde anlamlı bir yere de oturtur. Hz. Adem’den itibaren dünya sahnesinde devamlılığı ortaya koyar. Bizi geçmiş ve gelecek arasında manalı bir bağlantı nesnesi haline getirir.

“Muhafazakar demokrasi” kavramını ilk kez kullanmaya başladığımız, ilke ve değerlerimizi daha çok anlatmaya ihtiyaç duyduğumuz yıllarda bu devamlılığın altını daha da çok çizerdik. Bu söylemi hakkıyla sürdürenler var elbette. Onların hakkını vermek gerekiyor. Devraldığı her makamda, yapılanların bir devamlılık içinde kıymetini bilen ve kendini değil işleri öne çıkartan ve ismini tek tek sayamayacağım kadar çok kişi var. Bunları bu yorumun dışında tutuyorum.

Bir de bunun zıddı bir tutum var ki yer yer dikkatimi çekiyor.

Bir makamı devralan kendinden önceki dönemi eleştirerek işe başlıyor.  “Öncekiler beceremedi ben geldim şahane işler yapacağım” söylemine sarılıyor. İnsana “Madem o senin de içinde bulunduğun eski dönem o kadar kötüydü niye sesini çıkarmadın, bu kadar hatanın yapılmasına niçin izin verdin” sorusunu sordurtuyor.

Ak Parti’nin ilk yıllarından bugüne yapılan birçok önemli işe bu tutumun zarar verdiğini düşünüyorum. Ak Parti, ilke ve değerlerini koruyarak dinamizm içeren bir yönetim modelini benimsiyor ki bu hayatın olağan akışına da uygun bir model. Görevler, makamlar, kişiler değişebilir. Ancak her göreve gelen kişi öncekini yok sayarak sil baştan bir yönetim modeli oluşturuyorsa ortada sorunlu bir tutum var demektir. Devamlılık yoksa sürdürülebilirlik de yoktur. Ve o yoksa da ne bilimsel düşünce ne kurumsallaşma ne de kalıcılıktan söz edilebilir.

“Devamlılık” sorunları meselelere bütünsel bir bakış geliştirmeyi de engelliyor. Noktasal başarılar bütünü kuşatamıyor. Herkes şahane işler yapıyor ama ortaya şahane bir bütün çıkamıyor. Çünkü kendimizi bir ekibin, bir devamlılığın içinde değil “müstakil-harika-bireyler” olarak görmekten vazgeçemiyoruz.

Bu yazıyı isim vererek yazsaydım belki daha kolay anlatabilirdim. Ancak burada mesele o kişisi bu kişisi değil, bir tutum ve davranış biçimi. Bu tutumu en küçük birim yöneticisinde bile görmek mümkün.

“Ben var ya ben şahane biriyim” özetinde yansıyan bu tutumu idrak sorunu olarak tanımlıyor Kur’an. Hepimizin bir idrak aynasına ihtiyacımız var.

Kâlû Belâ’dan ahirete uzanan bir insanlık anlayışı içinde noktadan bütüne

İDRAK ŞART!

Bugünlerde hangi toplantının içinde bulunsam, bilim üretemeyen, metin üretemeyen, materyal üretemeyen… Kısaca “üretemeyen” bir toplum olduğumuza ilişkin yakınmalar sürüp gidiyor. Yakınmanın geldiğimiz noktaya faydası yok. Neyi nerede yanlış yaptık sorusuna odaklanmalıyız.

Rakamlar, binalar, sayılar üzerinden gittiğimizde harika görünen resim; oraların içini dolduracak insan faktörüne gelince inkıtâya uğruyor. Herkesin aynı şikayeti seslendirmesi vasatlığı engelleyemiyor. Çünkü şikayetlerimiz arayışlarımızı perdeliyor.

Bu durumun sebeplerinden birisi olarak “devamlılık” meselesini görüyorum.

“Devamlılık” meselesinin önemini film işini yapanlar çok iyi bilirler. Bir filmi oluşturabilmek için bir sahnede kullandığınız dekordan kostüme hareketlere hepsinin devamlılığını takip etmeniz gerekir ki bütüncül bir film olsun, hayatın akışı ve her şey sahici olsun.

Gerçek hayat da böyledir. Öncesi ve sonrası ve tüm bunların bir sırası vardır. Hiç bir şey yoktan var olmaz, vardan da yok. Yoktan var etmek yaratıcıya mahsus bir sıfat olarak tektir.

Vaka buyken her bir kurumsal görev değişiminde bile sürekli “eski-kötü/yeni- iyi” vurgusu bütünlük açısından da sorunlu bir algı ortaya çıkartıyor.

SAHTA DİNDARLIĞA PRİM VERMEYELİM

“İslamcılık Prim Yapıyor” 1992 yılında İzlenim dergisini çıkartırken kapak dosyası  olarak hazırladığımız konulardan birisiydi. O yıllarda akademisyenler ve Nokta gibi dergiler arasında İslamcılara ilgi fazlaydı ve bir araştırma objesi haline gelmişlerdi. Biz de dergi olarak bu ilgiyi ele almıştık. Bugünse bambaşka bir hal ile karşı karşıyayız. Topluma, sahte bir dindarlık görüntüsü hakim olmaya başladı. Dilden kalbe yer bulmadığı her haliyle belli olan, hadis–ayet-Mevlana sözü paylaşımlarını tavan yaptıran, kariyer odaklı bu sahte dindarlığa prim vermeye bir son vermeliyiz. Biz buna prim verdikçe “gerçek din” bir perdenin arkasında kaybolup gidiyor.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak