Cemaatler nereye koşuyor / Servet Kızılay'ın yazısı

Cemaatler nereye koşuyor

Servet Kızılay

9.yüzyılda devletin Otokratik ve Bürokratik dönüşümü, sadece Türkiye’de değil bütün Müslüman ülkelerde cemaat(ler) ve devlet arasındaki ilişkiyi değiştirdi. Otokratik dönüşüm derken; devletin iktidar biçimlerinin değişimini, Bürokratik dönüşüm derken; devletin yapısal kurumsal biçimlerinin değişimini, anlamamız gerekir. Klasik anlamda cemaat(ler) ve devlet ilişkisi oldukça girift olmakla birlikte, bunlar kendilerine ait kuvvet ve örgütlenme alanlarına sahip yapılar üzerinden ilerliyordu. Aralarındaki iktidar kurma biçimleri, genel olarak üç şekilde ortaya çıkıyordu. Bu üç model, mutlak ve sabit değildi. Yani  gel gitli, dönemsel ilerleme gerileme gösteren bir durum arz ediyordu. 1.ci Model; devlet ile cemaat(ler)in yani siyasal taleplerin ve icraatlerin dini taleplerle örtüştüğü, modeldir. Burada devlet ile din arasında kesin ve keskin ayrım yapılmaması tercih edilir. Ayrıca eşitlemeye dayanan model en üstün ve ideal model olarak kalır. 2.ci Model; devletin talep, çıkar ve icraatlerinin cemaatleri aştığı, onları dikkate almayıp kendi bildiği şeyi okuduğu modeldir. Bu modelde devlet meşruiyet sıkıntısını, yanına aldığı başka cemaat(ler) üzerinden de kurmak, topluma kabullendirmek ister. Lakin devletin ağırlığının cemaat(ler)i aştığı saklanamaz düzeydedir. 3.cü model; cemaat(ler)in devlete belirli (dini) ilkeler dayatarak zorladığı modeldir. Burada Çıkar/İlke karşıtlığı, kendini çok açık olan bir alanda gösterir. Bu modelde ortaya çıkan gerilim, şayet çok kesin ve keskin ise; devletin -hiç olmazsa görünürde- geri adım atmasıyla onları mutlu etmesiyle son bulurdu.

Çatışmacı karakteri savunan bazı teorilere göre; cemaat(ler) devlete uyum göstererek değil bilakis devletten özerk kalarak ve onunla çatıştığı ölçüde hem kendilerini(dini) koruyabilir hem de farklı bir iktidar alanı olarak kalabilirler. Bu teori, ‘devletin çıkarları, dinin ise ilkeleri olur’ düsturundan hareket eder gibidir. Tarihsel verileri de örnek göstererek devletin işleyişini, toplumsal durumdaki yerini göstermeye çalışır. Oldukça haklı ve tutarlı deliller sunar fakat bu teori, dinin kültürel olarak dünyadan ayrışmadığı bir anlam içinde o kadar haklı ve tutarlı olmayı sürdüremez. Tabii ki; bu teorinin, seküler alanların bu denli ayrıştığı, nesneler ile onlara anlam veren dinsel metafiziğin birbirinden koparıldığı, dünyanın değiştirildiği bir zeminde savunulması akla en yatkın, ideal görüş olabilir. Çıkarların-menfaatlerin dinsel metafiziği değiştirmesi değil, sadece kişisel değişimin ve kirliliğin bir göstergesi olması, sıradan bir durumdur. Yani bu tür “dünyevileşme” tarih boyunca insan serüveninin farklı bir parçası olmuştur.

Tarihte devletin cemaat(ler)e yaptığı iltimas ve itibar, onların dünyevileştiği değil olsa olsa “bozulduğunu” gösterir bir yorumla ele alınmıştı. Daha üst bir metin olarak kültür, insan istese de onu dünyanın katı seküler kucağına atmıyordu. Olup bitenler yine Tanrının  ya rahmeti (cenneti) ya da gazabı (cehennemi) etrafında dönüyordu. Bu anlamda sekülerizm, yeni bir icattır. Buradaki kopuşu, radikal bir kopuş olarak değerlendirenler isabetli bir analiz yapmış olurlar.

Sekülerizmin yeni bir icat olması ise, çok da küçümsenecek bir şey değildir. İşte devlet ile cemaat(ler) arasındaki asıl sorun buraya taşınmıştır ve burada kopar bütün fırtına. Devletin 17.yüzyıldan bu yana gittikçe devleştiği (Leviathan)  bir durumda cemaatlerin basit araçsal enstrümanlara dönüşmesi (STKlar örneğinde olduğu gibi), meseleyi cemaatler açısından daha büyük zorluklara sokmuştur.

Şu an ülkemizdeki en yaygın kanıya göre; cemaat(ler) ve devlet; tıpkı olması gerektiği gibi, kendi alanlarına çekilmesi gerekir. Doğru ve Demokratik olan  da bu dur. Ayrıca  bu kanıya göre ‘ cemaat(ler) devletten ayrıldığı ölçüde zayıflamazlar bilakis güç kazanırlar, varlıklarını da rahatlıkla sürdürmeleri kolaylaşır.’ Bu görüş iki açıdan eleştirilmeyi beklemektedir. İlki; dini olanla olmayanın nasıl ayrıştırılması gerektiği, burada açık değildir. İkincisi ise; devlet(ler)in yatak odalarına kadar girdiği, yaygınlaştığı, teknolojik hâkimiyeti olabildiğince dayattığı bir düzeyde cemaat(ler)in ve insanların ne kadar özerk kalabileceğini tam söylememektedir. Burada sadece hukuksal bağlılığın cemaat ve devlet arasındaki ilişkileri devlet lehine çözülebilir olduğunu öne sürer. Yani cemaat(ler) ve onun bağlıları, devlete vatandaşlık ilkesi ile bağlı kalıp, gündüz işlerine gidip akşam zikirlerini rahatlıkla yaparak meseleyi çözmüş olurlar. Yani adeta cemaat bir futbol kulübü, onun bağlıları da fanatik bir seyirciye döner. Bu kanının asıl tökezlediği yer, kurgularının bireysel olarak devam etmesi, cemaat(ler)in de onun bağlılarının da dini herhangi bir iddiada bulunmuyor olmasını farz etmesidir. Yani yine adeta cemaat(ler)in yaşaması, kendi varoluşunu yadsımasına borçlu olmuş gibidir. Öyle ya! Bir cemaat neden ortaya çıkar, çıkmak ister, onun dinden anladığı ve yaşadığı şeyler, topluma ve devlete yansımadığında ve yansıtmak istemediğinde nasıl kendi meşruiyetini kurabilir? Şayet  spor olsun diye ortaya çıkmamış ise, neden vardır?

Devlet ve cemaat(ler) arasındaki ilişkide; iktidarı da iktidar dışında kalan şeyleri de devlet kazanmış gibidir.  Bu galibiyet, cemaat(ler)in “kendiliğinden” çözülmesi ve tasfiyesiyle taçlanacaktır. Tıpkı Batı’da olduğu gibi din sadece kurumsal olarak Kilise (biz de Diyanet müessesesi) şeklinde ayakta kalacağa benzemektedir. Yani olup biten şey, cemaat(ler)in sekülerizm lehine koşuyor olmasıdır. Yapılması gereken şey, cemaat(ler)in müsbet ilim çerçevesinde (sosyal bilimlerinden yararlanarak) kendi çözülüşleri hakkında ciddi çalışmalar yapmaları ve yapabilirler ise devletle olan ilişki modellerini ve kendi örgütlenme biçimlerini baştan ayağa gözden geçirmeleridir.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak