Bu hafta müfessirim: Hz. Nuh, Lut, Davut aleyhisselam – Fikrikadim

Bu hafta müfessirim: Hz. Nuh, Lut, Davut aleyhisselam

imagesMurat Kapkıner

Aşağıda okuyacağınız yorumlarım ilgisiyle kimileri: “Müslümanların ayıplarını sayıp dökmekle yetinmedi şimdi de peygamberlerinkine getirdi sırayı” diyebilecek sanıyorum.

Önemi yok. Onlar peygamberleri ve peygamberliği bilmeyenler.

Bir İranlı Şii ile tartışıyorum; yirmi yıl kadar önce.   İmamların (Hz. Fatıma soyu on iki imamın) masum (günahsız-kusursuz) olduğu meselesi.

Bilinen ‘tathir’ ayetini söyledi. Ben de aynı ayetin Kitab’ın başka yerinde hepimiz için indirildiğini de söyleyip ayeti gösterdim.

Daha sonra tathir ayetinin Hz. Ali ve soyunu değil, peygamberin hanımlarını amaçladığını da ekledim. İnsafa gelip: “Doğru” dedi “Tanrı Hz. Aliye ‘evinde otur’ demez; çünkü siyak-sibak bunu da söylüyor”.

Tartışmamızın, bu yazıya giriş olarak katkıda bulunacak bölümü ise daha önceydi ve tartışma şöyle cereyan etmişti:

-İmamlar masumdur

-Peygamberlerden daha mı masumdurlar

-Hayır

-Ayetler açık açık peygamberlerin hata yaptıklarını söylüyor.

-Masumiyeti hata yapmamak şeklinde anlamamak gerekir; günaha kalplerinde yer olmaz.

-Yusuf Aleyhisselam için ayet diyor ki: ‘(Hz. Züleyha ilgisiyle) eğer ayetimizi görmemiş olsa o da ona kast etmişti’. Bu kalbî değil midir.

Evet ,Tartışmaya tanık olup, o ana kadar sessizce dinleyen Muhterem Mikâil Hoca işte bu esnada kahkayı basmıştı.

Şiiliğin biz Sünniler üzerinde asırlar boyu fevkalade etkileri oldu. Mesela bu yüzden Sünni kaynaklarda bile doğru düzgün bir İslam Tarihi okuması pek yok. Tarikatların içindeki bir çok hurafe de Şii etkisidir.

Peygamberleri ve peygamberliği bilmezler demiştim de…

Özetle söyleyeyim Kur’an’a göre peygamberler insan ama iyi insanlardır.

Bu yazıya sığmaz ama bilinmeli ki elan da iki grup adam var: peygamberler (Tanrı’nın ilham ettiği iyi adamlar, kullar) ve olmayanlar. İnsanlar ve Ademoğulları. (Bakınız: İnsan-Beşer-Ademoğlu. Özgün Duruş Gazetesi ve www.dünyabizim.com). Sayıları elbet insanlık tarihi boyunca orantısızdır.

Bir kişi Kur’an’da anılan mükerrem (ikram edilmiş, kerametli) ‘ademoğlu’ysa kesinlikle ya mucize izlemiştir ya mucizesi vardır. İnsanların bir kısmı da eskilerin taklidi iman dedikleri şeyle bu ademoğullarına inanan, tabi olan müminlerdir ki indallah makbuldur. O insan yığınının geri kalanı ise gübre hükmünde.

İlk konumuz şu iki ayet: “Nuh rabbine yakararak: ‘Rabbim o benim oğlumdur, ailemdendir…..’ (helak etme) dedi” (Hud: 45).

Konuyu biliyorsunuz: Tufan’da Hz. Nuh’un bir oğlu da helak edildi. Baba yüreği ile O da böyle yalvardı. Cenab-ı Hak, 46. ayette yanıt veriyor: “…o senin ailenden değil. O düzgün olmayan bir edimdir (‘amelun ğayru salih)”.

Açın bakın bütün tefsirlerde, meallerde bu ‘amelun ğayru salih’ kıvırtılmıştır. Ayet açıkça ‘Benim oğlum’ diyen Peygamber’ine hem ailenden değil hem de o düzgün bir edim değil diyor: O çocuğun babası sen değilsin.

Şimdi bin yıllık tefsir geleneği içinde hangi müfessir bunu söyleyebilir: Sen bir peygambere …. Kadınına da …. mu demek istiyorsun.

Noktaladığımız sözcüklerden peygamberleri tenzih ederiz ama karıları hakkında Kur’an’ın kendisi ortada birer ahlaksızlığın var olduğunu söylüyor. Neyi tenzih ediyorsunuz, ne adına, kim adına. Önemlisi tenzih edilecek bir durum yok.

Soruyorum: Küfür mü büyük günahtır zina mı. Küfür. E peki bir peygamberin kadını eşcinsel kâfirlerin içinde bir kâfir olabiliyor da niye bir başka peygamberin kadını zina etmiş olmaktan tenzih ediliyor:

Hz. Lut’un kadını. Lütfen dikkat edin ‘karısı’ demiyorum; az sonra kültür vs. ilgisiyle gelecek. O kadının o eşcinsel kâfir arkadaşları arasında ne haltlar yediğini sanıyorsunuz. Açık-gizli, orası bize gaip ama kadının ne mal olduğu ortada. Diyeceksiniz ki boşasaydı. Bekâra kolay geliyor. Yaşam gerçekleri içinde kimileyin olanaksızdır. Mesela Tanrı emaneti, göz nuru bebeler vardır vs. vs. Ayrıca binlerce yıl öncesinin sosyal/ahlaki konulardaki, hatta nikâh konusundaki koşulları neydi, nasıldı. Bizim bildiğimiz belediye ya da imam nikâhı gibi miydi…vs. vs.

Bu konuyu, (Hz.Nuh konusunu) belki yirmi beş yıl önce Sait Hoca’ya (Şimşek) ilk açtığımda o geniş görüşüne karşın: “Yahu Murat Bey! O peygamber, insanların yüzüne nasıl bakabilir, nasıl tebliğ yapabilir” demişti. Şimdiki görüşü nedir bilmiyorum. Ben de Peygamberlik konusunu tekrar düşünmesini, her peygamberin Muhammed Aleyhisselam olmadığını (şeriat getirmekle, bu anlamda tebliğle görevli olmadığını) vs. söyledim herhalde: Şeriat getirmeyen peygamberler, Tanrı’nın konuştuğu, lakin çetin sınadığı kullarıydı salt.

Ayrıca ayetten öyle seziliyor ki Nuh’un kadını belki fahişe değil ve Hz. Nuh kadınının zina etmiş olduğunu bilmiyor.

Hadiste şöyle gelmiş: “İnsanların en çok acı çekenleri peygamberlerdir; sair insanları erdemleri açısından kıyaslayın”.

Tanrı’nın sünneti o ki en çetin imtihanlarını peygamberlerine uygulamıştır. Kiminin anasına şey, kiminin karısına şey demişlerdir.

Peygamberler hakkında kendimiz bir ismet sıfatı uydurmuşuz, sonra tutup onunla onları sterilize etmeye kalkmışız. Kaldı ki ismetin ne olduğunu da bilmeden. Evet onlar masumdur ama Hz. Âdem gibi masumdurlar. Adem-i safiyullah denilmiştir. Yani o kadar saf (temiz) ki kötülük nedir bilmiyor. Bu, onların, üçkağıtçılar, ahlaksızların oyunlarına gelmeyecekleri, onlara kanmayacakları, dolayısıyla hata yapmayacakları anlamına gelmez. Kurtlar sofrasında ne yapacaklarını şaşırmayacakları anlamına gelmez. Tüm temizliklerine karşın nefis taşımadıkları anlamına gelmez.

Elbet iş arapsaçına dönmüş. Oysa peygamberlerin de insan ama iyi, düzgün, dürüst insanlar olduğunu bilsek yetecek. Ki tarih boyunca bu gibi insanların başına getirilmedik iş kalmamıştır; hem de karıları, kardeşleri , babaları, çocukları tarafından. Geçtik sair ……çocuklarının yaptıkları eziyetleri .

Hz. Lut ve kadını hakkında ise, yanlış saymadımsa, yirmi yedi ayet var Kur’an’da. Biri hariç hemen hepsi (zorlayarak da olsa) tevil edilebilir: Lut toplumunun helak edilişi anılırken “kadını hariç ailesini kurtardık”, “o geride kalanlardandı”, “onun geride kalmasını kararlaştırmıştık” gibi ifadeler kullanılıyor.

Ancak Tahrim Suresi(66)nin şu onuncu ayetinden sonra andığım iki kadının da fahişe değilse zinakâr olmadığını aklı başında kim yadsır: “Allah inkârcılar için, Nuh’un kadınıyla Lut’un kadınını örnek verir: Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun altındaydılar (anlaşılıyor sanırım; M.K.). Sonra o iki kadın onlara ihanet etti. Ve ikisi (iki iyi kul) Allah’tan geleni o iki kadından savamadılar. Her ikisine: ‘Cehenneme girenlerle birlikte siz de girin’ denildi”.

Buyrun bu iki aşufteyi savunun: ‘”Ailenden değil’ denirken yani ‘müminler ailesinden değildi’ denmek isteniyor vs.” gibi dangalaklıklarla savunuluyor; hâlâ.

Ula kimi neyden tenzih ediyorsun: Peygamberleri pezevenklikten mi. Olum, Pezevenk, kadınını kendi rızasıyla satana ya da rızasıyla göz yumana denir. Var mı böyle bir şey bu iki mübarekte de: Karılar orospu; mübareklerin ne günahı var.

Siz bunların, asırlardır, peygamberleri savunduklarını, onları aklamaya çalıştıklarını mı sanıyorsunuz. Hayır: kendilerini savunuyor, kendilerini aklıyorlar bu açık ayetlere karşın, bu gerçekleri yadsıyarak. Kendilerini güvenceye almak için yadsıyor, şu korkuyla yadsıyorlar: Eğer peygamberler böyle şeylerle sınanabiliyorsa kendileri haydi haydi sınanabilirler demektir ki bu; akla bile gelmemeli.

Oysa Tanrı, bu dünyada, yaşam gerçeklerinden, olan ve olabilecek olan her fena şey, şer, facia, bela ilgisiyle: “sizi şununla sınamam” diye tek söz etmemiş, bir tek istisna anmamıştır. 

Neyse.

Bir insan peygamber olarak Davud Aleyhisselam’dan da bahsederek kapatalım.

Kral Peygamber’di biliyorsunuz. Kur’an’da anılan mealen şu: “bir gece ona iki davacı geldi. Biri ‘sana hakkımızda hüküm vermen için geldik’ dedi ve anlattı: ‘ortağımın 99 koyunu benim de bir koyunum var ama ortağım o bir koyunu da benden almak istiyor’”.

Davut Aleyhisselam, derhal: “ortağın sana haksızlık yapmış” diyor.

Otuz yıl kadar önceydi. Konya ilahiyatta bir tefsir hocası arkadaşım tüm ciddiyet ve samimiyetiyle bana şunu sormuştu: “Ayette, bu muhakemeden sonra Davut Aleyhisselam’ın tevbe ettiği yazılı ve ben bu tevbeyi anlamıyorum; senin bildiğin bir şey var mı”.

“Dikkat ettiysen, Davut, karşı tarafı dinlemeden hüküm verdi. Bu tutum yargılamada büyük hatadır; bu yüzden tevbe etti diyenler var ama bunu bilmeme karşın hâlâ bu konuyu ben de anlamış değilim” dedim.

“Bu bana yeter” diyerek sevinçle, bayramla gitti. Ama bu yorum beni kesmiyordu. Çünkü ayete mantıkla, yaşam gerçekleriyle, ayrıca dili açısından baktığımızda, yazılıp çizilenler gibi anlamak oldukça zorlaşıyor.

Bu davacı hayvancıların, çobanların, cambaz diyelim, yüz koyunu içinde neden biçare koyunlara ilaç olacak bir tek bile koç yok. İlerde gelecek: Ayette koyun diyor ki koçun dişisi. Bu durum hayvancılık açısından reel değil. Ayrıca, anlamı, içinde her iki cinsi de barındıran, mesela, deve, at, sığır, mal demediler de niye koyun dediler.

Davacı çobanlar yüz hayvanın yüzünün de koyun olduğunu söylüyor: ‘nâceh’. Yani dişi. Nispet de düşündürücü: neden yüze bir. Halbuki ikiden tutun, üçe beşe ona kadar da olsa adaletsizlik belli olurdu. Hayır! Çünkü yüzün değil ama ‘tek’in anlamı var.

İsrailiyatta, Davut Aleyhisselam’ın komutanlarından birisinin karısına aşık olduğu ve bu maşuka kavuşmak umuduyla komutanı savaşa gönderdiği kayıtlı.

Şimdi 1400 yıldır biz bunu yadsımaya çalışıyoruz. Neden bu ayetleri eski vahyi menkulatın desteklediği şekilde anlamak istemiyoruz.

Davut aleyhisselam, uyarıldığı için, komutanı belki göndermedi ama aklından geçirmiş olmasında ne var. Oysa ayetler, bu gibi konularda hep yaptığı gibi, istiareyle, edebi dairesinde aynı şeyi söylüyor: “Kendisini sınadığımızı anlayıp hemen tevbe etti”.

Baştaki yoruma dönersek: Bir yargılama usul hatasının (hem de tebarüz ettirilmeden) Kur’an’da anılmasının ne hikmeti var; ve bundan dolayı tevbenin.

Şikâyetçi yüz hayvanın da koyun olduğunu söylüyor: dişi. İstiarede tek koyun komutanın kadınını imliyor. Bu arada teşbihte hata olmaz, Hz. Davut da koç.

Gelen iki melek onu uyardı: “yanlış yapıyorsun; çok sayıda kadının, cariyen var (ayet doksan dokuzla imlemiş); komutanının tek kadınına mı göz dikeceksin” demiş oldu ve O da bu düşüncesinden ötürü tevbe etti. Peygamber, hali okuyabilen, Tanrı’nın nasıl, ne zaman, ne şekilde konuşacağını bilendir. Ve peygamber, vahyi okuyup, hatasını anlayıp tevbe edebilen iyi insan demektir çünkü. İnsandır; neden aklından geçmemiş olsun. Uyarılır uyarılmaz da tevbe etmiş. Lütfen Davut Aleyhisselam’ın böyle bir düş gördüğünü düşünün bir de; benim yorumumla yorumlamaz mıydı. Bir rüyayı sâdıka.

Bütün riskleri göze alarak, bu arada Salman Rüşti durumuna düşme riskini göze alarak, bütün bunları niye yazdım: Elbet sizden, aşkın, kişiyi nelere razı olmaya mecbur ettiğini anlamanızı istemeyeceğim; bu olasılığı, konumuzla hiç ilgisi olamazmış gibi, gündem dışına atıyorum (Bulursanız izleyiniz: Sunset Bulvarı. Siyah-beyaz. Hollywood).

Yaşamınızda hiç de içinize sindiremeyeceğiniz şeylerle malûl müminlerle karşılaşıyorsunuz; zinhar kınamayın; başınıza gelmeden ölmezsiniz; onların Tanrı katındaki yerini bilmezsiniz. Belki o musibetleri ilgisiyle Tanrı katında bir yerleri var. Ve: “siz içinizdeki (ezilmiş, aldatılmış, itibarsız), zaafa uğratılmışlar yüzü suyu için rızıklandırılır ve yardım görürsünüz”.

Ya Rabbi! İlmimizi artır. Amin.

Not: şu dişi imgesini, koyun imgesini çok ciddiye aldığımı düşünüyorsanız. Hatırlatın yanıldığınızı size Hz. Süleyman kıssasıyla ispat edeyim bir gün; Kur’an’ı Kerim’in dikkatinin ne kadar ince, bizlerinse o incelikleri anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu.

-Varide-

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak