Bizim Macbethimiz / Hatice İskenderi

Bizim Macbethimiz

Hatice İskenderi

Macbeth, İskoçya’nın soylu beylerindendir. Savaş meydanlarında gösterdiği cesaret ve hırslı mücadeleleri onu zaferden zafere taşır. Başta Kral Duncan olmak üzere ülkedeki diğer soyluların takdir ve iltifatını kazanır. Ama Macbeth de bir insan olduğu için bu kadarı yetmez. İçinde karşı koyamadığı kral olma isteği, onu korkunç bir zalime dönüştürür. Bütün bu sürecin başlangıcı Kral Duncan’ı öldürmesiyle başlar:

Sebep yok onu öldürmem için,

Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım;

O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne

Öbür tarafına düşüyor, eğerde duracak yerde

Kral Duncan’ı öldürmesi, hayatındaki kırılma noktasıdır Macbeth’in… Zihninde dönen kötü düşünceler vücuda gelir, somutlaşır. Bunları yaparken ‘iyilik maskesi takan bir oyuncu’ olarak tanımlar kendini. Kral olmasına olmuştur fakat ona göre en önemlisi kral kalabilmektir. Zalimliklerinin ruhunda açtığı yaralara direnerek, acı çeke çeke, kendi sonunu bile bile ‘kral’ kalmaya devam eder. Zirveye çıkarken nasıl alçaldığının sorgulamalarını yapar. Bu sorgulamalar bir milim yaptığı zalimliklerden alıkoymaz onu. Çünkü artık var olmak için bunu yapmak zorunda hisseder:

Engel dinlemem artık kendi çıkarımın önünde.

Öylesine kan içinde yüzüyorum ki

Geri gitsem de bela, ileri gitsem de.

Neler kuruyorum kafamda, hiç beklenmedik

Kimseler sezinlemeden yapmam gerek bunları.

Macbeth, bu uğurda yalnız değildir.. Eşi Lady Macbeth, Kral Duncan’ı öldürmesi için onu epey kışkırtır. Bunu yapması gerektiğine inandırır. Lady Macbeth:

İstemekte yiğit, yapmaya gelince korkak, öyle mi?

Hayatın incisi saydığın şeye can atacaksın,

Ve kendi gözünde bir yüreksiz kalarak yaşayacaksın.

Ömrün boyunca, isterim, arkasından, yapamam,

diyeceksin.

Atasözündeki çaresiz kedi misali:

Balık ağzıma gelsin, ama ayağım suya değmesin.

Lady Macbeth’in telkinleri işe yarar ve Macbeth’in vicdanındaki son kıvılcımları da söndürür. Kararsızlıktan kurtulan Macbeth kral olmaya güdülenmiş bir ruh halini alır:

Caymam artık, bitti. Canım kanımla

Bu işe veriyorum kendimi.

Gel gidelim, en tatlı yüzümüzle

Boyayalım gözünü herkesin

Kalleş bir yüreği kalleş bir yüz gizlesin,

Yalancı bir yüreğin içindekini…

Lady Macbeth ayrıca daha sonraki Macbeth’in iyice bunalıma düştüğü safhalarda çevresine karşı onun açıklarını kapatır. İkisi aslında bu güç savaşında işbirlikçidir. Bu işbirliği artık güçlerini kaybettiklerinde bozulur. Lady Macbeth’in sinirleri bu yalanlara ve oyunlara artık dayanamaz. Delirmeye başlar ve intihar eder. Macbeth diğer soylulara karşı savaşa hazırlanırken alır onun ölüm haberini ve işin ilginç yanı bu ölümü duygusuzca karşılar. Oysa Macbeth kral olmadan önce, birbirlerine gerçekten tutkuyla aşıklardı. İki insanın bu süreçte, nasıl kötü bir sona doğru gittiği; oyunun dikkat çekici olaylarından. Veda etmenin de bir güzelliği vardır. Macbeth ve Lady Macbeth işledikleri suçlardan dolayı hem aşklarını kaybediyor hem gönül rahatlığıyla ayrılamıyorlar birbirlerinden…

Macbeth’in ormanda karşılaştığı cadıların kehanetleri bir bir gerçekleşiyor. Onun kral olacağını müjdeliyorlar fakat krallığının devam etmeyeceğini de… Hatta daha sonraki kralın, soylu beylerden biri olan Banquo’nun soyundan geleceğini de… Bunları öğrenen Macbeth, kanlı oyununa Banquo’yu öldürterek devam ediyor. Çocuğu olmadığından krallıkta soyunun devam etmeyeceğini farkında olan Macbeth, Banquo’nun soyu için mi bütün bu suçları işlediğini bir yandan sorguluyor:

Onlar kral, Banquo’nun tohumları kral olsun diye

Şeytana sattım canımı, ölümsüz mücevherimi!

Yoo! Öyle olacağına çık, ey Kader, çık karşıma,

Dövüş öldüresiye benimle, kılıç kılıca!

Macbeth’i zalimleştiren şey neydi? İnsanın güce tapması ve ne pahasına olursa olsun gücü elinden bırakmamak istemesi mi? Macbeth’in yerinde olsaydım ne yapardım? Zaferlerimle herkesin iltifatını ve güvenini kazanmışken en başta Kral Duncan’ın; artık kendimi iktidara layık görüp kralı ortadan kaldırır mıydım? 2017 yılında yaşayan iddiasız bir insan olarak, buna hemen “Hayır!” cevabını verip kendimi rahatlatabilirim. Hepimiz de böyle cevap veririz sanırım. Ama Shakespeare her insanın Kral Duncan’ı öldürebilecek bir Macbeth potansiyelinde olduğunu vurgulamak istemiş. Şimdi ben içimden “Ah be Macbeth! Neden yaptın bütün bunları! Oysa ilk baştaki gibi yiğit ve cesur kalabilseydin belki krallık yine senin olurdu.” diye geçiriyorum. Macbeth de bana “ Ah be Hatice! Durum bildiğin gibi değil. Oradan konuşması kolay. İhtiraslarıma engel olamadım. Ardından zalimliklerim, varlığım için vazgeçilmez oldu benim için. Zaten okudun ya işte! Bu konuyu uzatmayalım. Beni rahat bırak artık!” diye cevap veriyor.

Geçenlerde Kağıthane Sadabat Sahnesi’nde, Macbeth’e gittim. İki senedir İstanbul’da tiyatroyu takip etmeye çalışıyorum. Ortalama bir seyirci sayılırım. Seyrettiğim oyunlar arasında “İyi ki de geldim!” dediğim oyunlar çok az. Gerçekten bunu söylemek isterim. Fakat bana bir şekilde eksik geliyorlar. Elbette mükemmel olmasını beklemiyorum. Beğendiklerim de mükemmel değildi ama en azından bir bütünlük içinde sunulan başarılı oyunlardı.

Tiyatrolarımızda sıkıntı var. Sorunu hemen tiyatro ekibine yıkmak yanlış olur. İmkanları kısıtlı olabilir. Toplum olarak özgürlükçü değiliz ve yaratıcılıktan yoksunuz. Her birimiz böyleyiz… Görüşümüz, duruşumuz ne olursa olsun maalesef ki böyleyiz. İyi oyunlar üretmeye entelektüel kapasitesimiz yetmiyor. Sonuçta tiyatrolar da toplumun aynasıdır. Ne ekersen, onu biçersin…  Medyadan okuyorum son zamanlarda “İstanbul’da tiyatrolar seyircilerle dolup taşıyor!” diye. Bu doğru fakat oyun bitiyor, bir seyirci iştiyakla ayağa kalkıp alkışlıyor. Sonra başkaları da kalkıp alkışlıyor. Ortada öyle ayakta alkışlanacak bir oyun sergilenmediğini anlamak için tiyatro eleştirmeni olmaya gerek yok.

Sadete gelince, oyun tek perdede anlatılmaya çalışıldığı için kısa sürede, etkili bir oyun olması gerekiyordu. Ormandaki cadıların diyaloglarıyla oyun başlıyordu. Hareketli ışıklar ve müzik eşliğinde cadıların dansları oyuna hoşluk katmıştı. Macbeth’in, rakibi Banquo arasındaki diyaloglarla devam etti. Sonrasında Lady Macbeth’in, Macbeth üzerindeki etkisini ve aralarındaki ilişkiyi ortaya koyan sahneler yer aldı. Kral Duncan ve soyluların yer aldığı çok kısa bir sahne dışında yaşanan diğer olaylara pek değinilmemişti. Macbeth’in kendini sorgulamaları vardı fakat etkili değildi. Macbeth ve Lady Macbeth’in beraber dansları, cadıların dansları, Lady Macbeth’in sahnenin kenarında ışık gösterileriyle kendini sorgulama sahneleri oyuna serpiştirilmişti.  Olaylar ve diyaloglardan daha çok soyut bir anlatıma yer verilmeye çalışılmış fakat bu yapılırken ön planda olması gereken Macbeth, geri planda kalmıştı. Lady Macbeth’in ve cadıların etkisinde olan kararsız ve şaşkın bir Macbeth izledim sahnede.

Oyunu okuduğumdaysa -Lady Macbeth ve cadıların Macbeth üzerindeki etkisi yadsınamaz- kötülüğü kendi iradesiyle seçen bir Macbeth vardı. Başta bazı tereddütleri bulunsa da oldukça kararlıydı. Oyunun sonuna doğru tamamen zalimleşmişti. Macbeth’in bu durumunu yansıtan sahnelere daha çok yer verilseydi; seyirciler, güç ve hırsın insanda yarattığı yıkımı anlayabilirdi.

Her şey bir yana, oyun tam bizim seveceğimiz türe dönüştürülebilirdi. Çünkü bunu yapmaya müsait bir yapısı var. Birbirinin yüzüne gülen, maskeler takan karakterler, entrikalar, ihtiras, acı, gözyaşı… Tüm karakterler olay örgüsü içinde canlandırılıp, aralarda Macbeth’in kendi iç hesaplaşmaları işlense ‘Bizim Macbethimiz’ olurdu. Olmadı…

YAZAR HAKKINDA

Fikr-i kadim sitesi yazarı ve yayın editörü. / dunyadakianadolu.com sitesi kurucuları arasında
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak