Bilim Fikrinin Kurucu Geleneği – Fikrikadim

Bilim Fikrinin Kurucu Geleneği

İlhan Kutluerİlhan Kutluer

Bilimsel zihniyet İslam düşüncesinin klasik evreninde entelektüel değerlerin gereği olarak var olmuş, tarihsel imkânlarla uyum içinde gelişmiş ve ‘‘el-Felsefe’’ çatısı altında sürdürülen araştırmaların metodolojik ilkesi olarak kararlı hale gelmiştir. Bu makale İslam medeniyetinde bilimin kurucu geleneğinin ‘el-Felsefe’ olduğu ana fikrini adeta bir motto gibi yeniden gündeme taşımak amacıyla kaleme alınmıştır.1 Makale boyunca kullanılan ‘el-Felsefe’ terimi Grek philo-sophia’sının İslam felsefesine dönüşümünü simgelemekte ve felsefî-bilimsel etkinliğin fıkıh usulü, kelâm ilmi ve tasavvuf ile birlikte İslam entelektüel geleneğinin aslî unsurlarından biri olduğunu kuvvetle vurgulamaktadır. Bildirinin temel varsayımı ‘el-Felsefe’nin ruhunu bilim fikrinin teşkil ettiği; ‘el-Felâsife’ (feylesoflar) olarak anılan entelektüel camianın Dârü’l-İslâm’da bilimsel zihniyeti yerleştirmek, bir bilim konsepti geliştirmek ve bilimsel yöntem fikrini derinleştirmek amacında olduğudur. Böylece geleneksel ve/veya modern İslam düşüncesinde çoğu kere din-felsefe ilişkileri bağlamında tartışılmış olan ‘el-Felsefe’nin anlam, önem ve değerine, bu kez bilim kavramı ile olan aslî ilişkileri bağlamında dikkat çekilmek istenmektedir.

Böyle bir felsefe-bilim bağlamından söz etmek Akademide Hikmet, Felsefe, Din konulu bir çalışmanın çerçevesi içinde nereye oturmaktadır? Bilindiği gibi çalışmanın konusunun ilk terimi olan hikmet, hem dinî hem de felsefî çağrışımlara sahiptir. Her şeyden önce Allah’ın isimlerinden biri ‘el-Hakîm’dir ve bizzat Allah’ın beyanında Kur’ân-ı Kerîm’in ‘Hakîm’ bir kitap olduğu bildirilmiştir (Yâsîn 36/2). Ayrıca çeşitli âyet ve hadislerde hikmet peygamberlere ve bazı seçkin ruhlara ‘verilmiş’ yüksek bir değer olarak anılmış (Özellikle bk. Bakara 2/269) ve farklı sahalarda uzman din bilginleri hikmeti ‘el-Kitâb’ın anlamını doğru kavramak ve uygulamak şeklinde anlamışlardır. Bu genel anlayışın muhtevasında ‘el-Kitâb’ın teklif ettiği ve nebevî sünnette nihâî ifadesini bulan hayat tarzı, naslardan doğru hüküm çıkarmayı mümkün kılan usûl bilgisi, dinin hakikatine uygun bilgi ve davranışı kendisinde bütünleyen bilgelik, yüksek hakikatlerin derin anlamını idrak kapasitesi… vd gibi çeşitlemeler bulunduğu bilinmelidir.

Hikmeti ‘mü’minin yitiği’ şeklinde tanımlayan dinî anlayışın sonucu olarak bilgelik eseri olan tüm şeyler müslümanlarca sahiplenilmesi gereken yüksek evrensel değerler olarak telakki edilmiştir. Dolayısıyla bir hikmetli söz, fikir veya eylem vahyedilmiş bilginin daha iyi anlaşılmasını mümkün kılıyor, akla yeni bir açılım kazandırıyor ve pratik hayatımız açısından anlam taşıyorsa ifadesini hangi kültür veya medeniyet havzasında bulmuş olursa olsun kaynağına bakılmaksızın sahiplenilmesi öngörülmüştür. Çünkü hikmet zaten Müslümanın kaybettiği öz malıdır ve yeniden sahiplenmesi dinî bir değer taşır. Böyle olunca Taocu bir Çinli bilgenin, bir Kızılderili şefinin, bir antik çağ filozofunun, bir ortaçağ metafizikçisinin, ünlü bir Avrupalı mistiğin, genel inanç ve fikir profiline katılmasak bile post modern bir düşünür veya bir modern şairin dile getirdiği bilgelikler, evrensel hikmet hazinesine aittir. Bu anlayışa göre, evrensel hikmetin her türlü ifadesi Müslümanın entelektüel ilgi alanına girecektir. Müslüman bu hikemiyata umutla yönelir, onu hiç bir tedirginlik duymadan alır ve kendi nefes alıp verdiği medeniyet atmosferinde sevinçle yeniden üretir. Klasik İslam düşüncesinin bazı evrelerinde etkili olmuş “el-hikmetü’l-hâlide” (Latince’deki karşılığıyla “philosophia perennis” yahut sophia perennis) tasavvuruna hayat veren işte bu yaklaşımdır. Söz konusu ezelî hikmet telakkisini hakkıyla kavramanın kestirme yolu Müslümanın evrensel, sâbit, aşkın ve nebevî hakikat tasavvurunu doğru yorumlamaktan geçer. Tüm bir insanlığın tarihsel, beşerî ve birikimsel nitelikli doğruları bu paradigmanın çerçevesi içinde ait oldukları metafizik ilkelere eklemlenir ve bu yeniden üretilmiş halleriyle dinî ve ilmî bir anlam taşırlar.

Hikmetin İslam felsefî terminolojisine mal olması ise, bilindiği gibi Grekçe philo-sophia (bilgelik sevgisi) teriminde geçen ‘sophia’nın Arapça’da ‘hikmet’ kelimesiyle karşılanması sonucu gerçekleşmiştir. Bu bağlamda özellikle İbn Sînâ’nın yazılarında hikmetin felsefeyle eş anlamlı olarak kullanıldığı ve bu kullanımın geç dönem fikir hayatında yer yer tekrarlandığı hatırlanmalıdır. ‘El-hikme’nin ‘‘el-Felsefe’’yle, ‘el-hakîm’in ‘el-feylesûf’ ile ‘el-felsefiyye’nin ‘el-hikemiyye’ ile eş anlamlı olarak kullanılması klasik entelektüel tarihimizde neredeyse hâkim terminolojik tutumdur. Hikmet teriminin dinî değerinin yeniden yorumlanarak evrensel nitelikli bir entelektüel boyut kazanması ve bizâtihî felsefî araştırmaları ifade etmesi bilginin nasıl bir zaferidir, gerçekten araştırılmaya değer bir husustur. Söz konusu terminolojik dönüşüm sürecinden muzaffer çıkanın bütün yöneltilen tenkitlere ve konulan mesafelere rağmen felsefî söylem olması muhtemelen Müslüman filozofların hasımlarını da derinden etkileme başarısını göstermiş başarılı bir performans sergilemiş olmalarıyla açıklanabilir

Bülent Ecevit Üniversitesine ait  -AKADEMİDE FELSEFE HİKMET VE DİN- başlıklı çalışmadan alıntıdır…

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak