Fikrikadim Ben ‘Derviş’ Olmayı, İnsanlar İçinde Yaşamayı Seviyorum –

Ben ‘Derviş’ Olmayı, İnsanlar İçinde Yaşamayı Seviyorum

Ben ‘Derviş’ Olmayı, İnsanlar İçinde Yaşamayı Seviyorum

Giresun’da Sanat Sokağı’ndayız. Sokak sanatçısı Derviş Abi’yle kedi sesleri, gençlerin bağrışmaları, müzik eşliğinde çayımızı içerken, bir yandan o işine devam ederken bir röportaj gerçekleştirdik. Ha, tavla seslerini unutmayalım! Çaylara para vermedik, çaylar şirkettendi.

Derviş Abi seni tanıyabilir miyiz?

1954 İzmir doğumluyum. Gerçek adım İbrahim. Yaklaşık on senedir Giresun’dayım. Giresunlular bana ‘Derviş’ unvanını uygun gördüler, bundan sonra da çalışmalarımda ‘Derviş’ adını kullanmaya başladım. Buraya gelmeden önce Türkiye’nin farklı illerini gezdim. Sanatın insanlarla beslendiğine inandığımdan, ana malzememin insan olduğunu düşünerek insanlara ulaşmayı çalıştım. İnsanlar bana gelmeyeceğine göre benim onlara gitmem gerekiyordu. Bu uzun bir yürüyüştü ve bu uzun yürüyüş sırasında Türkiye’nin birçok yöresinde sanatsal çalışmalarım oldu.  

Siz seramik üzerine tasarımlar yapıyorsunuz. Seramik çalışmalarına başlamanız nasıl oldu?

Benim ilk önce kendimi geliştirdiğim alan resimdi. Bir gün Amanos’daydım. Seramik çalışmalarını gördüm. “Bunu yapan insansa ben de yaparım. “ dedim ve seramik çalışmalarına böyle başladım.  Önce yapılanları tekrar ediyordum. Bunlar da Yunan, Anadolu, Hitit tarzlarıydı. Bir arkadaşım bana “Neden kendi motifini oluşturmuyorsun? “ dedi. Bu soru çalışmalarıma farklı bir boyut kattı. Ters simetriği ve geometriyi kullanarak kendi tarzımı oluşturdum. Gerçi bu motifler daha önce de Yunan ve Hitit tarzlarında kullanılıyordu. Ben bunları yeni keşfetmedim yani. Anadolu Kültürü dediğimiz on üç bin yıllık kültür içinde Hitit, Lidya, İyon, Yunan; hepsi var. Bunlar birbirinden çok uzak değil. İnsanlar başka şeylerde başaramadıklarını, sanatla başarmışlar. Ben Aztek bir şalda Anadolu motiflerini görmüştüm. Birbirleri arasında müthiş bir etkileşim vardı.

Sanatın kültürler arasındaki etkileşiminden bahsettiniz. Sanatla insan arasındaki etkileşim hakkında ne düşünüyorsunuz?

Derviş Abi’nin sokakta yapmış olduğu seramik çalışmaları

Öncelikle şunu söylemek istiyorum. En kötü suskunluk sanatçının susmasıdır ve bu suskunluk toplumları sağır eder. Sanatın gücünü bilen sanatçının sorumluluğu, bir o kadar büyük ve bir o kadar da zordur.

Sanat deyince aklımıza resim çizmek, heykel yapmak, şiir yazmak veya müzik geliyor. Oysa asıl sanat insan olabilmektir, insan olabilmenin bir boyutudur. Sanatı oluşturan etkenler de vardır. Sanat bir felsefedir. Doğum ile ölüm arasını sorgular. Var olmanın anlamını arar. Sevginin hesabını verir. İnsan olmanın bedelini öder. Sanat bendir, sendir, odur. İnsandır… Sanat yaşamaktır. Duyarak yaşamaktır. Doğmak kadar mutlu, ölmek kadar hüzünlü… Şimdi bunlardan birisi eksik olursa ortada sanat olmaz.

Sanat bir ifade tarzıdır aynı zaman da. Bunu ilk çıkış noktası mağara resimlerinden anlıyoruz. Mağara resimlerine baktığımızda, insanların konuşamadıkları için o gün yaptıkları işleri ancak çizerek ifade ettikleri görülür. Çizimler arasında çok benzerlikler vardır. Herkes çizmemiş. Birileri işaret etmiş, ötekisi çizmiş. Resminin çizilmesini isteyen, avladıklarından bir parça vererek çizdirmiş. İnsanlar bir hayvanı nasıl yakaladıklarını işaretlerle anlatmışlar. Zamanla motifler oluşmuş. Kuşların ve diğer hayvanların seslerini taklit ederek ses çıkartmışlar. Bu da müziği oluşturmuş. Bu anlattıklarım ilkel bir teoridir. İşte sanatın kendini ifade etme oluşu, ilk buradan başlıyor.

Sanat  aslında Allah’ın insanlara verdiği bir sorumluluktur. İlk önce insan olabilmektir. Bana “Mesleğin nedir?”, diye sorduklarında ” İnsan olmaya çalışıyorum.” diyorum. Bazı yetenekler sizde oluşuyor. Bakmakla görmek arasında fark vardır ya. Bu farkı göstermeniz gerekiyor. Buraya gelmeden önce burası bir sokaktı. Zamanla  ‘Sanat Sokağı’ oluştu. Bunu tek başıma yapmadım. Beraber arkadaşlarımızla bazı şeylere inandık ve ortaya bu çıktı. Bu sokak bir renktir. İşte bütün mesele bu. Bana “Neden Giresun?” diye soruyorlar. Buraya gelmeseydim, bu çalışmalarımı insanlar göremeyecekti. “Niye Giresun değil?” o zaman, anlatabiliyor muyum?

Gördüğüm kadarıyla sanatın iç içe yaşanmasını ve sokakta olmasını önemsiyorsunuz. Bunu yaşam felsefesi haline getirmişsiniz. Neden sanat sokakta olmalı?

Yıllardır tartışılır. “Sanat sanat için midir, toplum için midir?” diye. Buna hiç girmeyeceğim. Benim kafama takılan, sanatı toplum için yaptığını söyleyen insanların; lüks galerilerde, lüks otellerde sergiler açması. Toplum için sanat yapanların, bu yerlerde sanat yapması tamamen çıkar amaçlı. Burada bir sergi sarayı var. İnsanlar içeri girmeye çekiniyor. Ama sanatı sokakta yaparsanız, sokağın içindesinizdir ve gerçekten toplum için bir şey yapmış olursunuz. Sokak sanatı, toplumun içinde oluşur. Onunla beraber oluşur. Sanatın ana malzemeni insan oluşturuyorsa’ insan’ sokakta zaten. Sokaktan işçisi, memuru geçiyor; belediye başkanı, milletvekili de geçiyor. Herkes geçiyor. Sokakta çalışmamın en büyük etkisi bu. Bir de benim çıkış noktam, yapmayı değil yaptırmayı seven bir insanım. “Bunu ben yapıyorsam, siz de yapabilirsiniz.” diyebilmek. Çalışırken beni görüyorlar. Yaptığım şeyler bir mucize değil. İlkokulda üçgen yapmasını bilen bir insan, bu çizimi yapabilir. Oje sürmesini bilen bir kadın, bunu renklendirebilir. Çok zor bir şey değil. Bütün mesele, yapmayı istemekten geçiyor.

Burada tam olarak istediklerini yapabildiniz mi? Oturup düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?

İşte bu sorunun cevabı için ben buralardan gidiyorum artık. Burada neleri yapamadığımı biliyorum. Bu insana acı veriyor. Yeteneklerimin bilincindeyim fakat hayata geçiremiyorum. Çünkü olanaklarım çok çok kısıtlı. Sanat insandan beslendiği kadar heyecan da istiyor. O heyecanı yitirirseniz, bu sizin üretkenliğinizi de etkiler. İşte bu yüzden Giresun’dan ayrılıp farklı yerlerde sanatımı devam ettirmek istiyorum. Farklı heyecanlar, farklı arayışlar içine gireceğim. Çünkü yeteneklerimin tamamını burada yansıtamıyorum artık. Bu da beni üzüyor.

Hakikaten ölmekten hiç korkmadım. Ama yapmak istediklerimi yapamadan ölmekten korkuyorum. İşte bu da benim buradan gitme zamanım geldiğini gösteriyor. Gittiğim yerde yeni bir başlangıç yapmak istiyorum. Daha değişik çalışmaları, daha farklı ayrıntıları yansıtmaya çalışacağım.

İnsanlarla iç içe olduğunuz için mutlaka güzel hatıralar da yaşamışsınızdır. Aklınıza gelen varsa bizimle paylaşır mısınız?

Bir gün tezgâhtaydım. O gün işlerim de çok kötüydü. Genç bir kız geldi. Ben de deniz kabukları vardı. Bir tanesini kulağına koydu. “Ne kadar huzur verici!” dedi. Ben bir şey demedim… Yarım saat sonra yine geldi ve kulağına koydu. ” Ne kadar huzur verici!” diye tekrarladı. Ben “Hakikaten, sen bunu kulağına koyunca huzur buldun mu?” dedim. “Evet, buldum.” dedi. “Al, senin olsun o zaman ya! Para da istemiyorum.” dedim. Kız, şaşırdı ama mutlu oldu, aldı. O deniz kabuğunu on beş liraya satabilirdim. O zaman bir şişe şarap, bir paket sigara parasıydı. Ama akşam yine ben bir şişe şarap, bir paket sigara alabildim. Akşama kadar o parayı yine bir şekilde çıkardım. Yani ona bunu hediye etmem benim için bir kayıp değildi. Ama onun için çok güzel bir şeydi. Benim bir şiirim vardı:

Kazananlar neyi kazandığını merak eder,

Yitirenler ise neyi yitirdiklerini…

 Öyleyse yaşam, kazandıklarımız ve yitirdiklerimizin toplamıdır.

Aslında kazandığımızı sandığımız şeyi yitirmişiz, farkında değilizdir. Yitirdiğimiz birçok şeyi de belki de kazanmışızdır. İşte ben o genç kızdan on beş lira almadım.  Benim için bir yitirilmişti. Oysa ben o insanı mutlu ederek belki de kazanmışımdır. Hala aklıma geldikçe gülümserim.

O genç kız da eminim sizi hatırlıyordur. Bu davranışınız hayata olumlu bakmasına katkı sağlamıştır. Gençler için bu yaşta karşılaştığı ufak dokunuşlar hayatlarını etkiler değil mi Derviş Abi?

Tam olarak ayeti bilmiyorum. Büyük ihtimal Nur Suresi’nde “Ben insanı nurumdan yarattım.” diyor. Yaradılan; yaradanın yüzü oluyor, nuru oluyor. Hallâc-ı Mansûr da yaradanı yaradılan da aradı. “En’âl Hak!” diyerek… Keza Yunus “Yaradılanı severim, yaradandan ötürü.” dedi. Yaradılan olmak çok zor bir şey. Bir o kadar da önemli, bir o kadar da güzel… Biz eğer insan olduğumuzu hatırlayabilirsek bir çok şey kendi kendine çözümlenecek.

Çalışmalarınız ‘yaşam ve var oluş’ imzalı. Bunun özel bir anlamı var mı?

Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Yakın zamanda kanserden vefat etti. Ben ona ithafen en son çalışmalarıma  ‘yaşam ve var oluş’ adını koydum. Bu, ona yaşama gücü verdi. Çünkü var olmak için yaşamaya gerek yok. Hz. Ali “Ölümsüz olabilmek için ölümsüz eserler bırakın.” diyor. Yaşamak, nefes almak olmamalı. Bir anlamı olmalı. Ancak bir şeyler oluşturduğumuzda, biz var oluyoruz. Ölümü bir yürüyüş olarak görürsek bütün mesele arkamızda bıraktıklarımız. Bu yüzden yaşama ve var olmanın yaşamda bir felsefe olduğuna inanıyorum. Sorunlar, var oluş nedenlerimizin bilincinde olamayışımızdan kaynaklanıyor. “Akşam olsun eve gidelim.” düşüncesi bizi hiçbir yere götüremez. Biz, yarın diyebilmeliyiz. Çünkü yarın bize bilinmeyenleri getirir. Yarın, bizi yaşama bağlar. Yarın, bizim üretkenliğimizdir. O yüzden bu kavramlar hem bana o arkadaşımı hatırlattığı için önemli hem de sanattaki felsefemi oluşturuyor.

İlk gençlik yıllarınızdan itibaren sanatı değerlendirecek olursanız nasıl bir yol aldı? O zamanlarda sanat daha mı iyi durumdaydı?

Geçenlerde uzun saçlı bir genç geldi yanıma. “Ben yaşlanınca aynı sizin gibi olacağım.” dedi. Ona; benim gibi olamayacağını, söyleyince nedenini sordu. Onun yaşındayken onun gibi değildim. Çünkü o yaşlarda, beş tane karma sergi ve bir kişisel sergi oluşturmuştum. Kitaplığımda, üç yüze yakın dünya klasiği vardı. Gerçekten bizim kuşağımızın en büyük şansı aldığımız eğitim ve köy enstitüsünden yetişen öğretmenlerimizdi. Rahmetle anıyorum hepsini, bize çok şey kattılar.

Sanata bakarsak 19.yüzyıldan itibaren yeni bir akım oluşmadı. Genellikle saman alevi gibi parlayıp sönen akımlar oldu. Bunlar parladığı sürede belli bir aydınlık katan akımlardı. Örneğin edebiyatta Nazımlar, Kemal Tahirler, Orhan Veliler… Resimde Van Goghlar, Picassolar… Müzikte Mozartlar, Bachlar… Bunlar kendi dönemlerine bir aydınlık getirdiler. Çünkü sanat bir etkileşimdir. Ama çağımızda ise sanat üretim değil tüketim aracı haline geldi. Bu yüzden sanatçı, tüketmeyi öğrendi. Tüketmeyi öğrenen sanatçı, üretmeyi unuttu. Etkileşim yerini kıskançlığa bıraktı. Sanatta etkileşim olmayınca da yavaş yavaş kayboldu. Benim dönemimde bizim en büyük şansımız sanatın bu kadar tüketmeyi öğrenmemiş olmasıydı. Mesela Kemal Tahir’in evinde soba yoktu, gaz ocağıyla ısınıyordu. Fakir Baykurt’un evine gittik, yer sofrasında yemek yedik beraber. O zaman sanat bu kadar tüketici değildi. O yüzden bu insanlar, çok iyi eserler bıraktı.

Sanatın tüketici hale gelmesinin nedenleri nedir sizce? Teknolojik gelişmeler mi?

Teknolojiden kaçamayız. Ama bu kadar esiri olmak zorunda değiliz. Böyle hiçbir yere gelemeyiz. Ben hala çizimlerimi kalemle yapıyorum. Yazılarımı deftere yazıyorum. Bilgisayar kullanmıyorum, bunları yaparken. Bilgisayardan hiç yararlanmıyor muyum, yararlanıyorum. Bilgisayarı çalışma hayatıma çok fazla sokmuyorum. Zaten el emeğinin, elde yapılan her şeyin kendine özgü değeri vardır. Kesinlikle ikincisi olmaz, insancıldır… Kalıplarla üretilmiş birçok şeyin ise binlercesini görebiliyoruz. Teknoloji hayatımıza girsin, kendimizi soyutlayamayız. Ama esiri olmak anlamsız bence.

Teknolojinin esiri olmayalım ama toplumsal hayat teknolojiye bağlıyken kaçınılmaz bir son var. Böyle el emeği eserler yok olacağa benziyor. Belki yıllar sonra sizin yaptıklarınız da yapılamayacak. Yok olup giden sanat dalları ve zanaatlar var. Korunamıyor. Burada her birimizin suçu var. Bunu engellemek için ne önerirsiniz?

Kelin ilacı olsa başına sürermiş. Şu an ki en büyük sorunum “Bu sokaktan gidersem, burası ne olacak?” diye. Bunu çözümleyemedik. İnsanlar kolay para kazanmanın, emek vermeden kazanmanın peşindeler. Ben bir tabağı dört günde yapıyorum. Yüz lira isterken utanıyorum. O tabağa isim yazan, yirmi beş lira para istiyor. Bunu yapma süresi on beş dakika. Kimse dört gün bir tabakla uğraşıp da para kazanmanın peşinde değil.

Dört gün uğraşıp yüz lira kazanmak bu devirde yetmiyor gibi…

O zaman ürettikleri kadar tüketsinler. Kazanılmayan bir parayı harcamasınlar. Dün marketten dört yumurta aldım. Cebimdeki para buna yetiyordu. Borç da alabilirdim.

İmanın şartlarına bakıyorum: temiz yemek, temiz giymek, temiz söylemek… Öncelikle müsrif olmamız gerekiyor. Sanatçılar para harcamayı öğrendiler. Adını vermeyeceğim bir şair, otuz tane şiir kitabı yazdı. Şimdi ben Ahmet Arif’e bakıyorum, tek bir kitap yazmış. O yazdığı kitapta inandıklarını savunmuştu. Ama ötekisi para kazanmayı öğrendi. Ahmet Arif ise o kitabı; para kaygısıyla değil birikimlerini paylaşmak, sınırlarını aşmak için yazmış. Öteki şair, lüks yerlerde viski içmeye alışmış. Bu lüks yerde viski içebilmesi için şiir yazması lazım, kitap çıkarması lazım. Hatta sistem de bunu istiyor. Sistem basmakalıp… Viski içmeye alışan bir insanın şiir yazması gerekiyor. Bunun için basmakalıp şiirler yazmaya başlıyor. Halkın hoşuna gidecek şeyleri yazıyor. Zaaflarından yararlanıyor, arabeskinden yararlanıyor, duygularından yararlanıyor. Durmadan şiirler yazıyor, sabah kalktığında şair oluyor. Şimdi ben Ahmet Arif’in Otuz Üç Kurşun’una bakıyorum, öteki şairlerin on kitabından çok daha güzel ve çok daha değerli. Sanatçı, tüketmeyi ve lüks yerlerde para harcamayı öğrendi.

Mükemmeliyet, mücevher gibi yalın bir çerçeve içinde ve en güzel konumundadır. En yüksek dorukta, ağırbaşlı bir duruş içinde, iyi eğitimli ama çok narin olmayan ve çok güzel olması gerekmeyen bir bedende de ortaya çıkabilir. Onun için mükemmeliyeti nerede arıyorsak ve ne kadar arıyorsak veya mükemmeliyet bize ne ifade ediyorsa biz o kadar varız veya o kadar yokuz.

Size devlet sanatçılığı teklifini gelmiş reddetmişsiniz. Bunun nedenlerini açıklar mısınız?

Geçelim bunları…

Neden geçelim Derviş Abi? Bana böyle bir teklif gelse hemen kabul ederdim.

Belki de bu yüzden ben ‘Derviş’imdir.

Gerçi şu ana kadar anlattıklarınız bunun nedenlerini anlatıyor…

Benim evimin kapısında profesör yazsa, operatör yazsa ne fark eder; devlet sanatçısı, ressam yazsa ne fark eder ya! Benim adımın başında herhangi bir şey olmasına ihtiyacım olmadı. Hala da yok. Bana insanlar ‘Derviş’ demişler, benim için en güzel akademik unvandır. Onun için ben ‘Derviş’ olmayı, insanlar içinde yaşamayı seviyorum.

Bir gün Nevşehir’deydim. Bir delikanlı geldi. Şiir yazdığını ve şiirlerini değerlendirmemi istedi. Kabul ettim, bir gün sonra bir torba gazeteyle geldi.  Şiirlerinin çıktığı gazeteleri getirmiş. İçinden bir tanesine baktım. ‘Gecelerin şairi Yozgatlı…’ bilmem kim, yazıyor. Ben hemen kapattım. Dedim ki “Benim sana verebileceğim hiçbir şeyim yok!” Nedenini sordu, sitem ederek. “Sen kendine şair demişsin. Ben kendime şair diyemiyorum. Sana nasıl yardım edeyim?” dedim. Geçenlerde bir yazı gördüm. Adam isminin önüne ‘yönetmen’ yazmış. Hangi yönetmen isminin başına bunun yazar? Bir sürü büyük yönetmenlerimiz var. Ben onlarda böyle bir şey görmedim. İyi bir yönetmenin başında yazsa ne olur, yazmasa ne olur?

Giresunlular neden size ‘Derviş’ diyorlar?

Benim dervişliğim aslında yoksulluğumdan, ermişliğimden değil. Bu yüzden diyorlar. Bir şiirim var:

Yoksul ve dervişem

Tığ bendinden üryan

 Yoksulluğum yokluğundan

 Yoksulum yokluğunda…

Tasavvuf boyutunda bir şiirdir. Bunu hangi kadına yazdın, diyorlar. Aslında burada bir kadın yok. Ben yoksulluğumu seviyorum. Para delikanlıyı bozar. Kiramı, faturalarımı ödeyeyim yeter. Şu sokaktan geçerken başım dik olsun. Benden hiçbir kafe çay parası almaz. Sanat karın doyurmaz diyorlar ama çay ısmarlatıyor. Bir bara gitsem, içkimi yanımda götürürüm. Yüzlerce lira hesap ödeyecek kadar para kazanmıyorum. İnsanlar da bunu biliyor zaten ve bana anlayış gösteriyorlar. Giresunlular’la aramızda yazılı olmayan kurallar var.  Kendi kendine işliyor. Geçenlerde genç birisi geldi. Yirmi liraya tabak verdim. Gerçek fiyatı yüz liraydı. Annesine almak istiyordu fakat parası yetmiyordu. Onun parası yoksa alamayacak mı? Ben param yok diye, içemeyecek miyim?

(Derviş Abi’nin yanından ayrılırken öğrenecek daha çok şey olduğunu söyledi. Bunlardan biri de zeybek oynamakmış. Bir İzmirli olarak zeybek oyununu bilmediği için hayıflanıyordu. Umarım Derviş Abi yapmak istediklerini gerçekleştirir.)

YAZAR HAKKINDA

Fikr-i kadim sitesi yazarı ve yayın editörü. / dunyadakianadolu.com sitesi kurucuları arasında
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir adet yorum var.

  1. Hatice İskenderi Hatice İskenderi dedi ki:

    Bundan sonra Giresun’un tek kalaycı ustası Kalaycı Osman ile röportajımız gelecek. Fikrikadim okurlarını yine ilgi çekici hikayeler bekliyor.

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak