Batılı demokraside açık toplum bir illüzyon – Fikrikadim

Batılı demokraside açık toplum bir illüzyon

İslamcı yazar Abdulaziz Tantik’le müslüman düşünce geleneğinde “Açık toplum” kavramını konuştuk. Bir islamcının gözüyle açık toplum nedir? İslamcılar ne anlıyor açık toplum kavramından bunları irdelemiş olduk.

Batı dünyasında demokrasinin ve hukukun gelişmesinde önemli işlevler gören bu kavramın, müslüman coğrafyada gerçekleşebilirliğini anlamaya çalıştık. “Bu kavram müslamanlar için neden önemli. Yaşanılan sorunların merkezinde bu kavramın hayatımızdan çıkarılması mı yatıyor?” gibi soruların cevaplarını araştırdık. Biz sorduk sayın Tantik cevap verdi. 


İslam toplumunda siyasal ve kültürel olarak “Açık toplum” kavramından söz edilebilir mi?

Siyasi ve kültürel olarak İslam toplumunda “açık toplum” geleneğini Hazreti Peygamberin yaşadığı dönemle başlatabiliriz. Aslında Hazreti Peygamberin siyasi faaliyetleri ve kültürel çalışmaları açık toplum yapısı üzerinden gerçekleşmiştir. Örneğin, toplumun tümünü ilgilendiren bir savaş söz konusu olduğunda bunu açık bir şekilde toplumla istişare etmiş ki kendisine verilen ‘ilahi emir’de bu yönde tecelli etmiştir. Ayrıca hadislerle aktarılan bilgilere baktığımız da kişi -günah da dahil- her hangi bir şey yapacağı zaman gelip Hazreti Peygambere söylüyor, danışıyor ve gereğini yapıyor. Açık toplum diye tanımlanan olgunun kendisinden hareketle Peygamber asrını gözlemdiğimizde farklı bir şey bulamayacağız. Mümin hem Allah tarafından hem de kendisinin omuzlarında olan iki melek tarafından sürekli bir gözetim altında olduğu bilinciyle zaten kendiliğinden açık toplum idrakine sahiptir. Daha sonraları ise bu açık toplum özelliği, yada psikolojisi diyelim siyasi anlamda bazen kesintiye uğrasa dahi genel çerçevesi içinde aslında devam etmiştir. Kültürel yapısı gereği ise zaten hep açık toplum olma özelliği korunmuştur. Buradaki açık toplum, kişinin kendisini gerçekleştirirken kendi iradesini beyan etmek ve dileğini yerine getirmek ise bu aslında ‘kapalı toplum’ diye tanımlanan ‘tarikat’ yapılarında dahi açık toplumun psikolojik özelliği korunarak gerçekleşmektedir. Öyleyse toplumun diğer kesimleri için bu zaten geçerlidir diyebiliriz. Emri bil maruf ve nehyi anil münker ilkesi buna teşmil edilebilir…

A.aziz TantikDemokrasinin bir gereği olarak “Açık toplum” siyasal ve hukuki bir kavramsallaştırma nihayetinde. Peki ya İslam toplumu örneğin hukuki olarak nasıl kavramsallaştırmış?

Demokrasi teorisini ortaya atanlar hukuk devleti çerçevesinde temellendirilen açık toplum kavramını aslında uygulamada başarılı bir şekilde gösterememişlerdir. Siyasi anlamda kısmi yönetsel tekniklerde bunu uygulayabiliyorlar. Ama en önemli meselelerde bunu göz ardı etmek zorunda kalıyorlar. Örneğin, seçim, batılı ülkelerin çoğunda çok önemli bir süreç değildir. Çünkü kamuoyu yoklamaları ya da sosyal mühendislikler seçmeni ciddi bir şekilde etkileyebildikleri için açık toplumdan kapalı topluma bir sıçrama yaptıkları söylenebilir. Bu dar alanda gerçekleşen bir olgudur diyebilirsiniz ama bu dar alan öyle bir sinerji ortaya koyuyor ki bütün toplumun hayat algısını ve mantığını değiştiriyor. Aslında bunun bir sürü örneği verilebilir. Ama en yalın hali ile sistem bir illüzyon ve aldatma üzerine kurulu olduğu için açık toplum savı da boşa düşmüş olmaktadır.

İslam toplumunda böyle bir illüzyondan söz edilemez mi?

İslam toplumu bu meseleyi çok net ortaya koymuş. İki örnekle meramımı anlatabileceğimi söyleyebilirim: Birinci örneğimiz, ‘Kişi kendisi için istediğini mümin kardeşi için istemedikçe kamil mümin olamaz’ ilkesi üzerinde temellenir. Burayı fazla alıntıya boğmamak için bununla yetiniyorum. Kardeşlik ve paylaşmanın dinin en temel direği olduğu tartışılmaz bir gerçekliktir. İkinci örneğimiz ise daha da önemli ‘bizi aldatan bizden değildir.’ bu nokta daha önemli… Ve açık toplumun en belirgin vasfı sayılmalıdır. İlk verdiğimiz örnek ise ilişkinin ne üzerine kurulu olacağını bize göstermektedir. Ve buna yönelik daha pek çok haber aktarabiliriz bu konuda…

Şimdi şunu söyleyebiliriz: İslam toplumu aslında teorik ve pratik çerçevesi içinde açık toplumun bütün özelliklerini ve unsurlarını barındırmakta ve bunu temellendirirken hem ahlaki zemini güçlendirmekte ve hem de ceza ve mükâfat; yani ahirette hesaba çekilmeyi de ekleyerek kuvvetlendirmektedir. Aslında açık toplumu gerçekleştirmek her Müslüman bireyin savunması gereken temel koşullardan biridir…

Batının sanayi devrimiyle başlayan ve modern dönemde de devam eden yeni sınıfsal mücadalelerin, travmaların bir sonucu olarak; farklılıklarla bir arada yaşamak üzerine kurulu hukuki düzenlemeleri var. İslam coğrafyasının böyle bir tecrübesi var mı. Müslüman coğrafyada “Açık toplum” tam olarak neyi karşılıyor? 

Batı toplumu açık topluma zorunlu olarak yönelmiş ve bunu yaşam şartının temeli olarak kabul etmiştir. Ama iktidarını güçlendirdikten sonra bu ilkeyi askıya almayı kolaylaştıracak bir sürü sebebe sahiptir. Evet, farklılıkları sadece kendi sosyal, ekonomik farklılıklarıyla sınırlandırmış… Propaganda düzeyinde batı haricindeki farklılıklara toleranslı olacağını beyan ediyor. Bir şeye mecbur edildiğinizde yani icbar kalktığında o şeyi terk edebilecek zemini inşa etmeniz kolay olacaktır.

İslam toplumu ise batı’dan farklı olarak açık toplumu öğrenmiş ve kavramıştır. Yani Müslüman olmakla birlikte bir öğrenme sürecine tabi kılınmış ve açık toplumun bütün özelliklerini yaşayarak öğrenmiştir. O yüzden unutulsa dahi hatırlandığında bu, yeniden açık toplum olma özelliğini kazanabiliriz demektir.

Tarihi süreçte Müslümanlar da büyük travmalar yaşamıştır tabii ki… Ama daha çok kendi dışından gelen saldırılar karşısında yaşamıştır bu travmaları. Kısmi olarak iç tartışmalar ve karmaşalar da yaşandığı oluşmuştur. Ama bu travmalar sufi hareketler üzerinden aşkınlık düşüncesi, rıza ve teslimiyet gibi temel kavramsallaştırmalar ile atlatılmaya çalışılmıştır. Sosyolojik olarak kapalı yapılar tarikatlar kabul edilebilir. Ancak tarikatlar dahi kendisine gelen hiç kimseyi dışlamamışlar ve kendi içlerinde de halen açık toplum özelliklerini taşımaktadırlar. Tam olarak kapalı devre işler, nisbi olarak siyasal iktidar çevresinde iktidar değişikliklerinde yaşanmıştır. Bu da toplumu çok fazla ilgilendirmemiştir.

Bu yüzden gerçek anlamı ile hukukun üstünlüğünü dini bir boyut üzerinden temellendirmekteydi ve iktidarlarda buna boyun eğmek zorundaydı.

Bir dakika… Burada bir sorun var gibi. Tarikatların açık toplum değerlerine sahip olduğu düşüncenizle kendi içlerinde bir hayat sürdürüyor olmaları durumunu nasıl yorumluyorsunuz da böyle bir sonuca varabiliyorsunuz?

İlişki düzleminde açık bir ilişkiden yanalar. Ayrıca kendilerine yönelen kişileri asla dışlamıyor ve onları kendi aralarına katıyorlar. Bir ritüelden bahsedilebilir. Ancak bu ritüel içeri girmeyi kabul eden kişiye uygulanır ve bu konuda herhangi bir zorlama söz konusu değildir. Kabul edildiği gibi tarikatlar öyle kapalı toplumlar değiller. Ancak siyasal olanla fazla içli dışlı olmaya başlandığında yani tarikat örgüte dönüştüğünde gizlilik prensibi içinde kapalılık söz konusu edilebilmiştir. Ama siyasal olandan uzak olan tarikat yapılanmaları aynı zamanda halka açık bir pozisyonu hep muhafaza ede gelmişler ve kapıları asla kapatmamışlardır. Sadece sahip oldukları bilgi çeşidinin genel bilgi türü ile farklılaşmasından kaynaklı gizlilikten bahsedilebilir. Bu durum da açık toplumun ilkelerini ihlal anlamına gelmez sanırım. Çünkü istisnalar kaideyi bozmaz…

Bu yüzden Müslümanlar tarih boyunca aslında bu açık toplumun temel yapısını muhafaza ederek gelmişlerdir. Ta ki bu durum ideolojik çağ olan batı modernliğin hakimiyeti ile dengesini kaybedene kadar.

Mezhepsel farklılıkların çatışma nedeni olduğu, teolojinin din kabul edildiği bir toplumda açıklık nasıl sağlanacak?

İslam düşüncesi açısından mezhepler asla din olarak kabul edilmemiştir. Savad-ı azam’ın yolu bu… Yani Müslüman çoğunluğun yolu diğer adıyla Ehl-i Sünnet’in yolu budur. Bu anlamı itibarı ile Müslümanlar mezheplerini asla din edinmemişlerdir. Mezhebi din haline getirenler siyasi ekalliyet sahibi olanlardır ki onlar asla Müslüman çoğunluğun tasvibini alamamışlardır. Bu noktada dini düşüncede icma’nın önemine binaen çoğunluğun görüşünün önemli olduğunu belirtmeliyim ki buna yönelik eleştirilerin ise dinin mantığını doğru kavramama/kavrayamama ile ilişkisini hesaba katmalıyız.

Sorudaki mantık, bugünün koşulları ve siyasallaşmış bir Müslüman düşünce üzerine kurgulanmış galiba… Ama tarihi koşullar hesaba katıldığı zaman Müslüman çoğunluğun yolunun dışında kalan azınlıkların işidir mezhebini din kabul etmek ve tekfir hastalığı üzerinden siyasal ve toplumsal yapı inşa etme çabaları. Bunlar hiçbir zaman karşılık bulamamıştır. Bugün de aslında Müslüman çoğunluk tarafından bu durum kabul edilmiyor ve Müslüman çoğunluğun sağduyusu bu meseleyi geriletebildiği gibi meşruiyet zemini de tanımıyor. Bu temel gerçeklik açısından bakıldığı zaman ideolojik yaklaşım terk edildiği andan itibaren Müslümanlık kendi ilkeleri ve değerleri açısından her zaman olduğu gibi bugün de açık toplumu inşa edebilir. Bunun için son elli yıldır edindiği alışkanlıkları terk etmesi gerektiğini anlamaya başlaması yeterlidir sanırım…

İnsani ilişkilerini kutsal/kutsallaştırma üzerinden şekillendirdiği düşünülen ama çok yakın çevresine duygularıyla hareket eden bir toplumdan gerçekten açık bir toplum çıkacağına inanıyor musunuz? Örnek vermemi isterseniz sokaktaki kişinin mezhebini, inancını kutsaldan tanımlarken, kendi ailesini, çoluğunu çocuğunu sorgulamayan Müslüman tipinden bahsediyorum. Nasrettin hocanın “deyişiyle bizim kıza çok yakışıyor.”

Mevcut durum açısından bakıldığında Müslümanların seküler bir yaşama alıştırıldığı ya da alıştığı sonucu çıkartılabilir. Ama bunun geçici bir durum olduğunu göz ardı etmeyelim. O yüzden Müslüman olmanın neye tekabül ettiği konuşulmaya başlandığında bu mesele ile yüzleşmek kaçınılmaz olacaktır. Açık toplum olma bizatihi dini düşüncenin emri olduğu gerçeğini de unutmadan yol kat etmeliyiz. Yani Müslüman elinden dilinden kimseye zarar vermeyecekse onu açık toplum olmaktan alıkoyacak başka ne kalır ki… Bir Müslüman hesabını öncelikli olarak Allah’a vereceğine inanıyorsa ve gerçek mahkemenin mahkeme-i Kübra olduğuna inanıyorsa neyi kimden niçin saklasın… Yani mesele aslında Müslüman olmanın karakteristik yapısı ile ilişkilidir.

Tabii işin içine modernleşme ve sekülerleşme ve bunun Müslüman tabiatına yansıması söz konusu edildiğinde yabancılaşma, nesneleşme gibi temel kavramlarla karşı karşıya kalırız ki bu tam bir felsefi tartışmayı içermektedir. Yani açık toplumu konuşurken mevcut yaşam biçimleri üzerinden konuşmak yerine bunun temel ilkeleri ve Müslüman olma bağlamında neye tekabül edeceğini konuşmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Ben bir Müslüman olarak modernliğin tabiatındaki sekülerliğin Müslümanlığı yok edeceğini düşünüyorum, o yüzden de bu sekülerliğin mutlaklaştırdığı temel değerlere karşı bir savaşın verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu savaşı ise mevcut parametreler üzerinden değil ilkesel doğrular üzerinden yapabileceğimizi düşünüyorum…

İlkesel bir soru sordum size aslında… Yani eğer temel ilkelerden hareket edilmesi gerekir diyorsak uygulamanın da eleştirilmesi ve gösterilmesi gerektiğine inanıyorum zira din nihayetinde pratik hayatın içinde yaşanan bir olgu… Öteki gördüğüne her türlü dini hamaseti sergileyip yakınındakini görmemek hemde bunu sadece duygusal bağlarla yapmak… Felsefik bir düşüncenin ilkelerinden birini tartışmıyoruz… O nedenle soruma cevap alamadığımı düşünüyorum?

Daha açık söyleyeyim, mevcut durumu onaylamadığımı belirtmiştim. Yani mevcut durumun kendisi üzerinden bir değerlendirme yapacaksak bu açık toplumu hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz anlamına gelmektedir. Çünkü tam da sizin söylediğiniz gibi kendi hatalarını görme yerine başkalarının hataları üzerinden bir yaşam sürmeyi öne alıyor kişiler veya kurumlar. Birde siyasal veya iktisadi alanda yürüme adına zaten ilişkilerin gizliliği esas alınmakta ve kendi günahını görmezden geldiği gibi başkalarının günahını bir çıkar uğruna gündeme ve müşahhaslaştırmaya çalışmaktadır. Bu da kapalı toplumun temel özelliğidir. Aslında bu durumun kendisine toplum demeyi gerekli kılar mı? Pek emin değilim! Çünkü bunlar bir toplumu oluşturamazlar. Şahsi çıkarlarını önceleyerek yararcılık ilkesi etrafında kümelenmiş bir topluluk olarak betimlenebilirler. Bu yüzden bu yaklaşımı öncelemek düşünce anlamında doğru değil! Eğer biz açık toplumdan bahsediyorsak bunun ilkelerini de esas alarak düşüncelerimizi olgunlaştırmalıyız. Yukarıda zaten açık bir şekilde söyledim. Kesinti modernliğin baskın karaktere dönüşmesi ile birlikte başlamıştır. Bir kez daha tekrar etmeye gerek varsa şunu söylüyorum: bu toplumsal yapı ile açık toplum olma hayali uzakta olur. Ama kendi köklerimize örfümüze ve geleneğimizin beslediği kültüre ve bu kültürün beslendiği inanç ilkelerine geri dönersek gerçek anlamda bir açık toplumu; diğer adıyla Müslüman bir cemaati kurabiliriz…

A.Aziz Tantik: 1963 Mardin – Mazidağı doğumlu. Adana İmam Hatip Lisesi Mezunu. Evli ve 8 Çocuk babası. 3 eseri Yüzleşme, Şehrin Yalnızlığında Benliğin Aşk Düşü, Fıtrat ve Kulluk adlı kitapları Çıra yayınlarında yayınlandı. Özgün İrade Dergisi Editörü ve Yazarı, Özgün Düşünce dergisi Genel Koordinatörü ve Yazarı, Özgün Duruş Gazetesi kurucu Yayın Kurulu Üyesi ve Yazarı. Dünyaya Yeni Söz gazetesinde yazıları yayınlanmıştır. www. fikrikadim.com sitesinde yazılarını yayınlamaktadır

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak