Süleyman Seyfi Ögün / YeniŞafak

Yunanistan krizinin sonuçları sâdece Yunanistan’ı ilgilendirmiyor. Bu aslında dolaylı olarak Avrupa’nın yakın gelecekte nasıl bir belirsizlik içine girdiğini de gösteriyor.

Maastricht Anlaşması ve Kopenhag kriterlerinde sağlanan başarılar; daha mühimi Avrupa’nın 90’lardan başlayan genişlemesi, Avrupa ideallerinin hayâta geçmekte olduğu ve artık hedefe çok yaklaşıldığı izlenimi doğurdu. Hattâ Balkanlar’da yaşanan ve Avrupalılığı moral karnesini yerlerde süründüren acı tecrübeler bile görmezden gelinebildi. Ama işler yavaş, yavaş tersine dönmeye başladı. En somut olandan başlayalım: Önce para birimi konusunda kazan delindi. Mâlûm, kerhen Avrupalı olan ve Kıt’aya binbir hesap üzerinden soğuk bakan İngiltere bunun dışında kaldı. Esas kırılmanın ise Avrupa Anayasası konusunda yaşandığını söyleyebiliriz.

Bunlar gösteriyor ki, Avrupa’nın krizi sâdece ekonomik değil; aynı zamanda da farklı kültürel gelenekler ve zihniyetler temelinde siyâsal bir nitelik taşıyor. Bu farklılıkları, Avrupa’nın çeşitliliği ya da zenginliği olarak değerlendirme kolaycılığından artık uzaklaşıyoruz.

Fotoğrafa uzaktan baktığımızda kabataslak birkaç Avrupa’nın mevcut olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda bazı derin eşitsizlikleri de vurgulayan klâsik ve bilinen bölünmeler hortlamış durumda. Bir kere Ada Avrupası ile Kıt’a Avrupası arasında çok ciddi ve uzlaşması zor bir bölünme olduğu çok âşikâr. Benzer bölünmeler, bir dereceye kadar Polonya’yı dışarıda bırakırsak, Doğu ve Batı Avrupa arasında da yaşanıyor. Akdeniz Avrupası bambaşka bir telden çalıyor. Kuzey ise içine büzüşmüş ve sanki başka bir dünyâda yaşıyor.   

En mühimi; yaygın işsizlik, ekonomik durgunluk içinde siyâsal yapıların içine düştüğü bunalım. Siyâsal sistemleri ayakta tutan sütunlar artık sallanıyor. Merkez sağ ve merkez sol partileri destekleyen toplumsal destekler eriyor. Bahsedilen partilerin inandırıcılığı azalıyor. Yâni Avrupa yapısal bir krizin içinde. Buradan doğan alternatif ise Ukip, Podemos,  Syriza, Jobbik, Beş Yıldız Hareketi gibi radikal ya da Pegida, Altın Şafak, Fransız Milli Cephesi gibi aşırı akımların kayda değer yükselişidir. Krizi en derinden yaşayan Güney Avrupa’da, Podemos ve Syriza hareketlerinde olduğu gibi şimdilik “sol” baskın gözüküyor. Yâni, Güney Avrupa’da radikaller şanslı gözüküyor. Doğrusu ben bunu önemli görüyorum. Ne çıkacağını şimdilik kestirmek güç olsa da, özellikle de, Lâtin Amerika’daki birikimle eşlendiği, bu rüzgârı şöyle ya da böyle Kıt’aya taşıdığı için Podemos, Syriza’dan daha fazla ilgimi çekiyor. Eğer bu hareketler başarılı olamazsa, İspanya’nın bölünmesi yadırgatıcı olmamalıdır. Yunanistan’da ise daha büyük bir tehlike gündemde: Bu durumda Altın Şafak’ın iktidârı neredeyse kaçınılmaz gözüküyor.  Le Pen’in Syriza’yı kutlamasını doğrusu bu açıdan ironik buluyorum. Syriza  “sarhoşluğu” Türkiye’deki karar alıcıları etkilememeli. Çünkü kriz ve savaş arasındaki diyalektik ıskalanacak cinsten değil. Altın Şafak’ın ajandasının bu açıdan kuşkuyla karşılanması ve dikkâtle tâkip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Syriza’nın elinde iki koz var. Görüşmelerde Yunan tarafının özgüvenli havasını da bu sağlıyor. İlki artık Yunan kamuoyuna kemer sıkma siyâsetlerini kabul ettirmenin imkânsızlığı, diğeri ise muhtemel bir Altın Şafak iktidârının yol açacağı ve doğrudan Avrupa ideallerini, bu ideallerin beşiği olarak sunulan Yunanistan’da kalbinden vuracak olan ağır faşizan tâhribat. Doğrusu ben de ilk başlarda Syriza’nın fos çıkacağını düşünüyordum. Ama artık bu kanaatte olduğumu söyleyemem.

Merkez Avrupa, özellikle de Kıt’anın patronları sayılan Almanya ve Fransa’da ise apaçık yabancı düşmanlığı siyâsetin en önemli parametresi durumuna yükseliyor. Merkez sağ ve merkez sol partiler bu baskıyı ne kadar karşılayabilecek bilmiyorum. Palyatif olarak yapılabilecek olan bu iki kanadın kenetlenmesi ve radikal akımlarla pazarlığa ve işbirliğine girmesi. Buradan ne çeşit siyâsetlerin türetilebileceği apayrı bir siyâsal mühendisliğin konusu olsa gerekir. Yaşayıp göreceğiz.

Son olarak Türkiye’nin bu fotoğraftaki yerine bir bakalım: Türkiye, 90’lı senelerde kokuşmuş merkez sağ ve merkez sol iktidârların sultasından kurtuldu. Yâni Avrupa’nın merkez siyâsetlerinin bugün yaşadığı krizi çok daha erken atlattı. Eş anlı olarak hem ekonomik bir büyümeyi, hem de kendine özgü bir yeniden bölüşümü sağladı. Tabii ki bunun kurumsallaşmasını, ya da hukuksal bir disiplin altına alınmasını tam olarak sağlayamadı. Kaynakların bir kısmı talana açık kaldı. Bazen yolsuzluk dosyaları olarak gündeme gelen önemli kaynak kayıpları yaşanıyor. Denge-denetim mekanizmaları konusunda büyük boşluklar var.  Bu süreçlerin, iş kazaları olarak karşımıza gelen insânî mâliyetleri yeteri kadar dikkate alınıyor değil. Diğer taraftan doğa tahribatları ve yeni kentleşmenin sorunları denetim altına alınmış olduğunu söyleyemiyoruz. Bunlar 2015 seçimleri sonrasının gündemlerini oluşturacak. Ama Türkiye, siyâsal bütünleşmesinin derin sorunlarını çözme irâdesi gösteriyor. Yâni, ulusal oluşumlar Avrupa’da kriz yaşarken, buradaki inisiyatiflerle çözüm yoluna giriyor. Kürt sorunu bunun odağında. Darısı Alevî sorununun başına. Hâsılı, güneyinde ve kuzeyinde kanlı savaşların hüküm sürdüğü, Batısında ise siyâsal ve ekonomik yapıların sallandığı Türkiye önemli târihsel avantajlar elde etmiş durumda. Dikkât edelim ama enseyi de karartmayalım….