Ali Emiri Efendi (III) son bölüm – Fikrikadim

Ali Emiri Efendi (III) son bölüm

9 – Bibliofillik ile bibliomanyaklık arasındaki o ince kırmızı hat aşılmaya görsün…

Nadide, özellikle de yazma eserlere meftun olmak, tetiklediği ödül mekanizmaları ve bunun sonucunda da, bünyeye pompalanmasına neden olduğu (doğal endorfinler gibi) had safhada keyif verici enzimler yüzünden, insanda tam bir bağımlılık-tiryakilik hali yaratan uğraşıların başında gelir. Bahse konu bağımlılığın yol açtığı hâl, insanın üst benini (süper-ego) iptal eden, id’inin (ilkel olan alt benliğinin), ve hatta, kimi zaman da, ‘r-kompleksi’nin (sürüngen refleksi de denilen en agresif, en hayvani yanının) benliğine-kişiliğine hakim olmasına yol açabilen bir beladır. Bu belâ, insanı bazen kontrolden (zıvanadan) çıkarır, bazen de çıldırtarak, insanlık familyasının dışına bile atabilir.

Ali Emiri işte böylesi bir entelektüel bağımlılığın, bu bağlamdaki bir münevverane tiryakiliğin pençesine duçar olmuş idi. Bir diğer deyişle o, gerçek bir bibliyofildi. Aklına düşen bir eseri (özellikle de o eser yazma ise) ve evrakı elde etmek için denemeyeceği metot, girişmeyeceği teşebbüs yoktu. Dolaştığı memleketlerde, değerli eserlerin müellif nüshalarını (yazarın bizzat kendisi tarafından elle yazılan suretini) toplamak için (maddi ve manevi) olağanüstü gayretler sarf etmesi, onun karakteristik özelliklerindendi. Kitap peşindeki mesaisi sırasında, bibliyofilliğinin zaman zaman bibliyomanyaklık sınırlarını zorlar hale geldiği de olmuştur. Yanya’da görevliyken aldığı nadir bir Arapça eserin 2. cildinin Yemen’in başkenti Sana’da olduğunu öğrenmesiyle birlikte, Babıali’ye dilekçe vererek Yemen’e tayinini istemesi, bu haline bir örnek olsa gerektir.

Peşinde olduğu nadir bir (yazma) eseri satın alamadığı durumlarda, Ali Emiri, hemen her yola başvurarak onu ‘bir şekilde’ ödünç alıyor, akabinde de kopya ederek sahibine geri veriyordu. Onun bizzat yazdığı (müstensihi olduğu) 750 civarındaki el yazmasının, Millet Kütüphanesinin raflarındaki yerlerini alması, işte böylesi hırsların, çabaların ve mesailerin sonucu gerçekleşmiştir.

Okumadığı zamanlarda ya kurduğu Millet Kütüphanesinde, ya da, her biri can dostu olan sahaflarda konumlanmış olan üstat; vefat eden bir kitap dostunun terekesinin nereye düşeceğine dair yaptığı isabetli tahmin ve arkasından da, adeta ‘anında kitapların başında bitivermesi’yle herkesi şaşırtır ve ‘Ali Emiri, Beyazıt’taki nadir eserin kokusunu, taaa Diyarbakır’dan alır’ şeklindeki latifelerin odağına otururdu.

Abdülhamit’in Muhacirin Komisyonu 1. azası Rıza Paşa, ya da Hazine-i Hassa muhasebecisi Halis Efendi kitap toplamak hususundaki en büyük rakiplerindendi. Almayı düşündüğü, lakin elde edemediği nadir bir eser bunların eline geçerse, yerinde duramaz, hasedinden çatlar ve  demediğini bırakmazdı.

Bibliyofillikten bibliyo-manyaklığa geçişe dair olan tarihteki ekstrem örnekler hatırlandığında, Ali Emiri’nin bu sahadaki kimi uç davranışlarının bile insana sıradan ve normalmiş gibi geldiği de kaydedilmesi gereken bir husustur.

Tarihin kaydettiği en namlı, en önemli koleksiyonerlerden (meşhur biblio-manyaklardan şeklinde de okunabilir) Kont Astreler’in 52,000 ciltlik devasa bir kitaplığı vardı. Kitaplarının neredeyse tamamı çok nadir ve değerli olan Kont cenaplarının, varlığını kitaplara hasreden birisi için çok sıra dışı sayılacak bir özelliği vardı: kont ümmiydi ve ömrü hayatında da bir satır bile okuyamamıştı.

Bir başka patolojik koleksiyoncu vakası da Don Vensan’ın kitaplar uğrunda yaptıklarıdır. Don Vensan, işi, mezatta almak istediği kitabı kaptırdığı en samimi arkadaşını, arkadan vurarak öldürecek kadar ileri götürmüştü.

Bahsettiğim örneklerdeki patolojik ve kriminal unsurlar dikkate alındığında, Ali Emiri Efendinin iflah olmaz bibliyofilliğinin, onların yanından bile geçemeyecek denli masumane ve kabul edilebilirlik sınırları içinde kaldığı, bu yüzden de, bu tutkunun, bibliyo-manyaklık şeklinde tavsifinin yanlış olacağı teslim edilecektir diye düşünüyorum. Öyle ya, zerrece anlamadığı eserlere bir ömür adamak, ya da, onların uğruna cinayet işlemenin yanında, Ali Emiri Efendinin yaptıkları olsa olsa masum huysuzluklar derekesinde kalır ki, bu durumda da bize, ‘bu kadar kusur kadı kızında da olur’ demekten başka bir tavır yakışmaz doğrusu.

İmparatorluğun bir ucundan diğerine koşuşturmak şeklindeki memuriyet hayatının temposu onu çok yoruyor ve canından aziz bildiği kitaplarıyla yeterince uğraşamıyordu. Bu yüzden de, Halep memuriyeti sırasında istifa eden Ali Emiri, kitaplarını toplayarak payitahta dönmüştü. O günden ölümüne değin geçen zaman zarfında, 1.5 yıllık Yemen memuriyeti dışında, resmi görev almamış, epeydir plânladığı üzere, sadece kitapları ve kütüphanesiyle uğraşmıştır.

O zamanın bibliyofillerini, günümüzün modernist (post-modernist tabiri buraya daha mı uygun düşüyor ne?) kitap tutkunlarından ayıran en önemli özellik, Ali Emiri ve onun ayarındaki Osmanlı kitapperestlerinin, çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmaları ve yüzlerce, hatta, binlerce eseri, satır satır, dize dize ezberlerine alabilmeleriydi. Ali Emiri’nin ezberindeki beyitlerin 100,000 ilâ 200,000 arasında olduğu söylenir. Bu evsaftaki bibliyofillere ‘ayaklı kütüphane’ denmesinin nedeni, onların kitaplarını sadece kitaplıklarında değil, aynı zamanda beyinlerinde-belleklerinde de koruma altına almış olmalarındandır.

10 – Milletin verdiği maaşlarla alınanlar Millet Kütüphanesi eliyle yine milletin olmalıdır

Ali Emiri, Diyarbakır’daki çocukluğu ve ilk eğitimi sırasında, birbirinden zengin kütüphanelere dair olan sayısız menkıbelerle büyütülür. İrfan ehli olan büyükleri, ona, eskiden beldede on binlerce, hatta yüz binlerce kitaptan mürekkep zengin kitaplıklar olduğunu defalarca hikâye etmişlerdir. 

İbnü’l-Esir’in ‘El-Kamil Fi’t Tarih’de ‘Şarkın Sultanı’ Selahaddin Eyyubi’nin Haçlıları Hittin’de yendikten sonra Diyarbakır’a geldiğini, ardından da kentin alimlerini ve zengin kütüphanelerinden derlediği binlerce değerli el yazmasını yanına alıp Mısır’a Ehl-i Sünneti hakim kılmaya gittiğini okuyan Ali Emiri Efendi, daha o sıralarda çok zengin bir kütüphane kurmanın, bu suretle de İslam Milletine hizmet etmenin hayallerini kuruyordu. Emiri’nin bundan sonra artık yegane hedefi vardır: Nadir yazmaları, özellikle de Hanedana ait olan orijinal eserleri her ne pahasına olursa olsun toplamak ve milletine mal etmek.

Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesinde 1916’da kurduğu Millet Kütüphanesine,16,500 nadir ve kıymetli eserden oluşan özel kitaplığını vakfeden Ali Emiri, bu suretle de hayatının en büyük emeline erişmiştir artık. Mütareke yıllarına gelindiğinde (1918-1922), Ali Emiri, yaptığı yeni satın almalar ve hayırseverlerin yaptığı bağışlarla kütüphanesini daha da zenginleşmiştir. Millet Kütüphanesi, mevcudundaki gerçekten nadir, hatta bir kısmı unique (dünyada biricik) olan eserleriyle, alanında, sadece İstanbul’un değil, bütün dünyanın en önemli ihtisas kitaplıklarından birisi haline gelmiştir.

Tam bu sırada, 1920’de Fransız işgal kuvvetleri komutanı, ki İstanbul’daki yabancı misyon şefleri içinde en itibarlılardandır, bizzat Millet Kütüphanesine giderek Ali Emiri’ye şu teklifi yaptı: ‘Kitaplarınız için size 3,000 İngiliz Lirası (o zaman için çok ciddi bir servet olan bu tutar, 30,000 Osmanlı Lirasına bedeldi) ödeyeceğiz. Onlar için Paris’in en mutena semtinde kuracağımız bir Şarkiyat Enstitüsünün başına müdür olarak sizi geçireceğiz. Ömür boyu bu işi yapacak ve dolgun bir maaş alacaksınız. Müslüman hizmetliler ve Bolulu aşçılar maiyetinizde olacak, tek kelimeyle ‘yaşayacaksınız’.

Ali Emiri Efendinin cevabı sert, net ve kısadır: ‘Bu kitapları milletimin bana verdiği maaşlardan aldım. Onlar benim değil milletimindir. Bu teklifi ben duymadım, siz de tekrarlamayın. Aksi takdirde bastonumu kafanızda kırarım!’

11 – ‘Kütüphane Dervişleri’

 

Ali Emiri gibi bibliyofiller, kütüphanede çalışanlarının, kitap aşığı olması gerektiğine inanır. Bu da yetmez, yanı sıra dervişane yaşamaları, kitapseverlere daima yardımcı olmaları, kütüphaneyi evlerinden öte, bir nevi ibadethane olarak kabul etmeleri de icap eder.

‘Kütüphane Dervişleri’ tabiri caizse, hayatın diğer veçhelerinden, gündelik maişet derdinin ‘harala gürelesinden’ kitaplara sığınan tiplerdir. Bunlar, kitap gibi yaşar, kitapların içinde yaşar, kitaplar için yaşarlar. Kitaplardan faydalanmak isteyenlere de canı gönülden hizmetle mükelleftirler. Zira, ‘Kütüphane Dervişleri’ bilirler ki kütüphaneye gelenler ‘aşık’, aradıkları kitaplar ise ‘maşuk’tur. Kütüphane Dervişlerinin vazifesi aşık ile maşuk arasındaki muhabbetin tesisini kolaylaştırmak ve ‘müşterek bir zevk hali’nin oluşmasına hizmet etmektir.

Kuzey Amerika, Avrupa, Rusya ve Japonya’da kütüphane çalışanlarının kondisyonu, ‘kitaplık dervişi’yle tam örtüşmese de, yine de, kitaplardan faydalanmak isteyenleri memnun edecek düzeydedir. Ülkemizdeki durum ise ne yazık ki tam bir faciadır. Kütüphanelerimiz 1960’ların sonundan bu yana geçen yaklaşık 45 yıl boyunca, her geçen gün, ne yazık ki, daha da kötüye gitmiştir.

Bunun en önemli nedeni, kütüphane çalışanlarının büyük kısmının kitaptan, kitap okumaktan ve kitap okuyanlara hizmet etmekten hoşlanmamasıdır. Diğer birçok yapısal-köklü-tarihi handikapla da birleşerek, kitap sevgisine karşı adeta yok edici bir ‘voltran’ oluşturan bu husus, kütüphanelerimizin, bir nevi, ‘ziyaretçisi olmayan mabed’ler olarak temayüz etmesinin en göze çarpan nedenlerindendir.

Kütüphane çalışanlarımızın, Ali Emiri Efendi gibi bibliyofillere hakim olan ‘kütüphane dervişi’ kipinde yaşamalarını ummanın, beklenti çıtasını çok yukarıya koymak olduğunun farkındayım. Lâkin, çok değil, 9 yıl sonra, 2023’te, dünyanın en ileri 10 ülkesinden birisi olacağı iddiasını dillendiren bir ülkenin kütüphanecilerinin de, günümüzdeki cari hallerinden çok daha ileri-kaliteli-eğitimli-istekli-motive bir düzeyde olmalarını ve hiç olmazsa Yeni Zelanda, Kanada, İsveç ya da Avusturya kütüphanecileri ayarında hizmet üretmelerini beklemek de hakkımız olsa gerektir.

12 – Bazı kişilik özellikleri

 

Saman alevi gibi parlayan bir öfkeye sahip olan Ali Emiri, fikren karşıt olduklarıyla giriştiği polemikler ve kendisine haksızlık edenlere karşı sergilediği tutumlar dışında, son derce de nazik ve mültefit biriydi. İltifata ise hiç ama hiç dayanamaz; hele de pohpohlanmaya bayılırdı. ‘Emir-i Mülk-i Sühan’, Üstad-ı Azam’, ‘Fazıl-ı Muhterem’ gibi abartılı hitaplar onun en ziyade meftunu olduğu yaklaşımlardı. Hele de bunlar, şayet, mevki makam sahibi kişiler, alim, edip ve ulemadan eşhas tarafından dillendirilmişlerse, Ali Emiri Efendi adeta çocuklar gibi sevinir ve bu hitapları olabildiğince çok kişiyle paylaşırdı.

‘Hafız-ı Kütüp’ ve ‘Kütüphane Müdürü’ gibi dönemin yaygın tabirleriyle başı oldum olası hoş olmamış olan üstat, kendisine ‘kütüphane nazırı’ denmesini tercih ederdi. ‘Millet Kütüphanesi Nazırı’ ibaresini içeren gösterişli mührünü bütün resmi yazışmalarında kullanmaktan hususi bir haz alan Ali Emiri için yegâne alış veriş olayı kitap almaktı. Bunun dışında, evine bir gün bile bir somun ekmek almadığı, ya da bunu becerecek pratiklerden yoksun olduğu, hakkında speküle edilen anekdotlardandır.

Haftanın belirli 3 gününde sahaflara uğrayan Ali Emiri Efendi, her biri çok samimi dostu olan sahaf esnafının onun için özel olarak ayırdığı eserleri toplar, akabinde de, bunların üzerinde çalıştıktan sonra, onları Millet Kütüphanesi’nin kartotekslerine ekleyerek, mezkûr kütüphanenin ilgili rafındaki yerlerine transfer ederdi. Sahaflara yaptığı programlı ziyaretlerinden eli boş döndüğü gün çok mutsuz olan Ali Emiri Efendi, koleksiyonuna ekleyeceği anlamlı bir eseri bulamamanın yol açtığı stresin tetiklediği sert bir migren atağının pençesine düşerek dönerdi evine.

13 – Divan-ı Lügati’t-Türk’ü keşfetmesi Ali Emirinin en büyük hizmeti olmuştur

 

Türk kültürünün başyapıtı sayılan Divân’ı Lügât-it Türk’ü dünyaya kazandıran Ali Emiri efendi olmuştur. Bu benzersiz ve paha biçilemez kıymetteki eserin Ali Emiri tarafından keşfi neredeyse polisiye filmlerine konu olacak cinstendir.

Hadiseyi kamuya mal eden Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Rıfat Bilge, Eylül-Ekim 1945’de Yeni Sabah’ta tefrika ettiği yazılarında, bu enteresan keşif olayını ayrıntılarıyla aktarmıştır.

Mezkûr kitabın varlığı ve içeriğine dair tafsilat, asırlardır, adeta bir efsane gibi, kulaktan kulağa aktarılmış olmasına karşın, Türk-Osmanlı medeniyet havzasında, bu anıtsal eserden ilk bahseden Katip Çelebi olmuştur. Onun, Keşfü’z zünun isimli önemli eserinde, Kaşgarlı Mahmut’un, Türkçe’nin hem bilimler, hem sanatlar ve hem de gündelik konuşma bağlamında Arapça’dan geri olmadığını ispatlamak adına kaleme aldığı eserinin içeriğinden bahsetmesi, onu tetkik etmiş olduğu şeklinde yorumlanmıştır.

Katip Çelebi’den neredeyse 300 yıl sonra, bu eseri görmek, görmekle de kalmayarak, satın alarak Türk kültür dünyasına kazandırmak Ali Emiri Efendi’ye nasip olmuştur.

Üstat,  sahaflara uğradığı bir gün, mûtat olduğu üzere, Sahaf Burhan’a uğrar. Ali Emiri Efendi ‘Bir şeyler var mı?’ diye sorunca sahaf ‘Bir kitap var ama sahibi 30 (altın) lira istiyor’ der. Ali Emiri ‘aman ne diyorsun, bu bir servet, o paraya eli yüzü düzgün bahçeli bir ev alır insan! Neymiş bu, kiminmiş, kim satıyormuş?’ diye feveran edince, sahaf Burhan Bey, olayın ayrıntılarını paylaşır: ‘Bu kitap 1 haftadır bende. Yüklüce bir paraya Maarif Nazırı Emrullah Efendiye satarım diye düşünüyordum. Ona götürdüm. O da ilmi encümenine havale etti. 1 haftalık tetkikten sonra 10 lira teklif ettiler. ‘Kitap benim değil, başkasının ve 30 liradan aşağıya da satmıyor’ deyince ‘Biz o paraya bir kütüphane alırız, istemiyoruz, al kitabını’ diye iade ettiler’

Sözüne burada virgül koyan satıcı, özel bir yerde sakladığı kitabı incelemesi için üstada verir.  Kitabı önce umursamaz bir edayla tetkike başlayan Ali Emiri, hemen akabinde boğazını temizlemeyip, ayağa kalkar. Mimik ve jestlerinin satır aralarını okumaya ehil birisinin, Ali Emiri’nin surat ifadesinin yavaş yavaş değiştiğini, ve, yüksek tansiyondan dolayı sürekli pancar gibi kırmızı olan suratının ve boynunun renginin de giderek solarak, adeta kül rengine tahvil olduğunu anlaması işten bile değildi. Lâkin sahaf Burhan, o çapta, o kalitede, o kalibrede ve o grado bir insan sarrafı değildi. Bu yüzden de, ne muhatabının gark olduğu derin heyecan kasırgası yüzünden kalp çarpıntısıyla yaprak gibi titrediğini ve ne de, alnından aşağılara doğru ağır ağır süzülen soğuk ter damlalarını fark ettirmeden silmeye çalışmasını algılayabilmişti.  Ali Emiri ise, bir taraftan kendisini toparlamaya çalışırken, diğer yandan da ‘Allah’ım ne inanılmaz bir şey bu böyle: Türk kültürünün en büyük hazinesi; efsanevi sözlük elimde işte’ diye düşünmekte, ve, onun için biçilen 30 lira edere ‘çok pahalı!’ diye tepki veren maarif nazırıyla, onun görevlendirdiği ‘ilmi heyet’in derin cehaletine için için gülmekteydi.

Yaptığı kısa tetkikat sonunda, elindeki kondisyonu yorgunca, sayfaları ise dağılarak sırası karışmış halde olan eserin Divan-ı Lügat’it Türk olduğundan artık iyice emin olan üstat, kendisine satmaya çalıştığı eserin, dünyada eşi benzeri olmayan bir kültür hazinesi olduğunu anlamaması için, sahafa alabildiğine sakin gözükmeye çalışmakta, bir taraftan da, sayfalarını çevirdiği yazmayı, satın alma kararı vermiş bütün bibliyofillerin standart tavır olarak sergiledikleri ‘değersizleştirme-itibarsızlaştırma’ operasyonuna tâbî tutmaktaydı:

‘Eser çok yorgun, üstelik dağınık; sayfaları eksik de olabilir. Hem de müellifini çıkaramadım, Kaşgarlı bir zat imiş, ismi de Mahmut mu ne, öyle bir şey işte. Anlayacağın Sarı çizmeli Mehmet ağa bu müellif! Ben sana maariften 5 lira fazla teklif ediyor ve 15 lira öneriyorum’ der.

Ali Emiri’nin ilgisinden memnun, ancak, onun fiyat kırma tutumunda da rahatsız olan sahaf, kitabı konsinye olarak elinde tuttuğunu, 30 liradan bir kuruş aşağıya satmaya mezun olmadığını, bu meblağı veren olmazsa, onu sahibine iade edeceğini söyleyerek devam eder sözlerine:

‘Kitap, Maliye Nazırı Vani Oğullarından Nazif Paşa’nın ailesinden yaşlı bir hanıma aitmiş. Sıkıştığı için, Paşanın tembihi üzerine ve onun biçtiği bedelle, 30 liraya satmak istiyormuş. Dediğim gibi, 29 altın lirayı bile kabul edebilecek durumda değilim’. Lâkırdısının burasında, adeta ‘kifayet-i pazarlık’ dercesine kitaba doğru hamle eden sahaf Burhan’ın bu kararlı tutumu, dünyaca ünlü bibliyofil Ali Emiri Efendi’nin anında taktik değiştirmesine neden olur.

Üstat, ‘işte şimdi işin rengi değişti’ diyerek, çok nadir ve çok kıymetli bir yazmayı ele geçirmenin arifesinde her daim yaptığı üzere tulûata başlar: ‘muhtaç, yaşlı ve yalnız bir kadına yardım hem şer’en, hem de beşeren vazifedir, öyle değil mi ama? Evet, pahalı mahalı, ama, ne yapalım, Osmanlıya hızmet etmiş bir paşazadeye yardım etmiş olmak için bile almak lâzım bu yorgun ve meçhul kitabı, öyle değil mi mirim? Peki öyleyse, borca girmek pahasına alıyorum onu, bana başka çıkar yol bırakmadın zirâ’.

Lâkin, üzerinde sadece 10 (altın) lira vardır. Kitabı bırakarak parayı tedarike gitse Burhan Beyin onun bu yokluğunda tamahkârlık edip, onu, kıymetini bilen birisine daha pahalıya satabilme ihtimali gözden ırak tutulmaması gereken bir tehdittir. Öyleyse, bu riskli yol tercih edilmemeli, kitabı asla elinden bırakmamalıdır. Sahaf Burhan, veresiye kitap veren esnaftan olmadığından tek yol kalmaktadır. Ali Emiri Efendi kitap elinde dükkânın kapısına çıkar ve duaya başlar: ‘Allah’ım, ne olur dostlarımdan birisi şimdi buradan geçsin ve beni bu müşkül vaziyetten kurtarsın’.

‘Allah yüzüne bakar’, duası kabul olur ve, 1-2 dakika içinde, ahbabı, eski Darülfünun edebiyat muallimi Faik Reşat Bey dükkanın önünden geçiverir. Ondan 20 lira borç ister. Dostunda 10 lira vardır, onu alır ve hocayı bakiye 10 lirayı bulması için ikna eder. Parayı tedarik eden Faik Reşat Bey kısa zamanda döner ve ödeme tamamlanır. Satıcının talebi üzerine 3 lira da bahşiş bırakılır.

Türk fikir hayatının şah eseri, ‘Baş Yapıt (Opus Magnum)’ı artık bulunmuştur ve Ali Emiri Efendinin ellerindedir; diğer bir deyişle, emanet artık ehlindedir.

Ali Emiri elde ettiği bu muhteşem zaferden öylesine sarhoş olmuştur ki, önüne gelene olayı anlatır. Kitabın epeydir peşinde olan bir başka zat ise, dönemin güçlü simalarından, Türkçülüğün teorisyeni Ziya Gökalp’tir. Koşa koşa Ali Emiri’ye giden Gökalp; kendisinden zerrece haz etmeyen üstadın çok soğuk ve adeta istiskal eden tutumu üzerine, darılarak ayrılmak zorunda kalır. Kitabı, piyasada dolaşan söylentilere göre 30 (altın) lira olan maliyetinin100 misli, hatta 500 misline satın almayı kafasına koyan dönemin muktedirlerinden Gökalp, kitabı görmeye bile muvaffak olamamıştır.

Gördüğü muameleyle onuru kırılsa da, Lügat için yeni hamleler peşinde olan Gökalp, bu kez de, Ali Emiri’nin hatırını kıramayacağı 2 çok önemli zatı, üstadın baba dostu olan Diyarbakır mebuslarını aracı yapar.  Ama nafile, onlar da kitabu bile göremeden ayrılırlar üstadın evinden.

Ali Emiri’nin ardından, ulemadan kitabı ilk gören Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Rıfat Bilge Emiri’nin evinde 2 ay boyunca hummalı bir çalışmaya girişir, eserin dağılmış sayfaları toparlar, onları sıraya sokar. Bu operasyon sonunda, kitabın tamam olduğu ortaya çıkar.

Lügat için, başta İngiltere, Fransa, Almanya ve Macaristan merkezli olmak üzere, çok sayıda yabancı enstitü, üniversite ve vakfın, 100,000 (altın) liraya kadar teklif götürdükleri, ancak, her seferinde, Ali Emiri Efendi’nin ‘olmazzz, zirâ, atık o Millet Kütüphanesinin bir parçasıdır ve milletime aittir!’ diyerek, teklif sahiplerini kovaladığı şeklindeki iddia, döneminin en gözde dedikodularından birisi olarak dilden dile aktarılmıştır.

Kitabı satmaya kimselerin razı edemediği Ali Emiri Efendi, araya sadrazam Talat Paşa girince, hiç olmazsa, lügatin basılmasına muvafakat verir. Bu suretle de, Türk kültür hayatını sonsuza kadar değiştirecek olan, asrın değil, binyılın buluşu, en anlamlı ve en doğru şekilde değerlendirilmiş, ve, Türkçenin gramer ve kamusu, kendisini ana dil bellemiş milletiyle bir daha ayrılmamacasına kenetlenmiştir.

14 – Diz çök şimdi önünde Emiri Efendi’nin

Bu etüdü, kendisi de bir bibliyofil olan yazarının, tarihimizin en büyük bibliyofilinin önünde, Yahya Kemal Beyatlı’nın, ‘Eski Şiirin Rüzgârıyla’ adlı eserindeki Ali Emiri Efendiyle ilgili dizelerini paylaşarak sergilediği ihtiram duruşuyla kapatalım:

Muhtaç isen füyûzuna eslâf pendinin

Diz çök şimdi önünde Emiri Efendi’nin

Âmid, o şehr-i nur, öğünsün ile’l-ebed

Fazl-ü faziletiyle bu necl-i bülendinin

İklim-i Rûm’u gezdi otuz yıl taraf taraf

Bir maksadıyle tab’-ı nefâ’is-pesendinin

Yekpâre nur olan bu kütüphâne-î nefis

Yekpâre servetiydi bu âlemde kendinin

Ecdâd-ı pâkimiz gibi vakfetti millete

Hayranı oldu halk, eser-î bîmenendinin

Yâ fahr-i kâinât, sen îfâ et ecrini

Divân-ı kibriyâ’da bu şark encümendinin

Bu hakir satırların müellifi, ‘Üstad, Muallim, Hoca’ bildiği Büyükler‘inin sözünü dinler; o vakit, Yahya Kemal’in dizelerini emir telâkki etmem icap eder tabiatıyla. İşte bu yüzden, Kalkıyorum bu metni tamamlarken ayağa, ve, Ali Emiri Efendi’nin azîz ve muhterem hatırası önünde diz çöküyorum a cânım efendim!

15 – Eserleri:

Tezkire-i Şuara-yı Amid (Diyarbakırlı Şairler Tezkeresi, İstanbul, 1909), burada tuhaf fıkralarla kendisinden de bahseder;

Nevadir-i Eslaf (Önceliklerin Nadir Eserleri), bazı nadir yazmaların, kendi notlarının eklenmesiyle oluşan edisyon kritiği;

Levami-ül-Hamidiye (Hamdedicilerin Nurları, İstanbul, 1894).

Cevahir-ül-Müluk ( Meliklerin Mücevherleri, İstanbul, 1911).

Ezhar-ı Hakikat (Gerçek Çiçekleri, İstanbul, 1918).

Osmanlı Vilayat-i Şarkkiyyesi (Osmanlı Doğu İlleri, İstanbul, 1918).

Şeyh Emin-i Tokadi Hazretlerinin Tercüme-i Hali (İstanbul, 1950).

Seçilmiş kısa kaynakça:

Cevahir’ül-Müluk, Ali Emiri Efendi, Kubbealtı Neşriyat;

Esami-i Şu’ara-yı Amid, Ali Emiri Efendi, Yeni Zamanlar Neşriyat;
İşkodra şairleri ve Ali Emiri’nin diğer eserleri, Hakan T. Karateke, Enderun Kitabevi;
Yemen Hatıratı, Ali Emiri, Hece yayınları;
Ali Emiri’nin izinde, M. Serhan Tayşi, Timaş Yayınları;

Hakikat çiçekleri – Ezhar-ı hakikat, Ali Emiri, Kaynak Kitaplığı;
Ayaklı Kütüphaneler, Dursun Gürlek, Kubbealtı Neşriyatı;

İslâm Ansiklopedisi (MEB); 

İslâm Ansiklopedisi (Türkiye Diyanet Vakfı); 

Ali Emiri Efendi ve dünyası – Ali Emiri Efendi and his world, sergi katalogu, Türkçe-İngilizce, Pera Müzesi yayını;

Osmanlı Doğu Vilâyetleri – Osmanlı Vilâyât-i Şarkiyyesi, Ali Emiri Efendi, Babıali Kültür yayını;

Ali Emiri’nin gözüyle Diyarbakırlı şairler, Abdurrahman Adak, Kent Işıkları yayını;

Ali Emiri Efendi, (cd), yapımcı: Ayşe Böhürler, seslendiren: Cemal Hünal, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını.

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak