Ali Emiri Efendi (II) – Fikrikadim

Ali Emiri Efendi (II)

4 – Diyâr-ı Bekr’den imparatorluk periferisinin dört tarafına, oradan da Dersaadet’e uzanan bir ilm-irfan yolculuğu

Dedesi, döneminin önemli yerel şairlerinden Saim Seyyid Mehmed Emiri Çelebi olan Ali Emiri’nin babası ise, Bağdat – Diyarbakır arasında kervanlar çalıştıran önemli tüccarlardan Mehmet Şerif Efendi idi. Ailenin iki önemli ferdinden birisinin ilim ve irfana, diğerininse mal ve paraya adanan hayatlar inşa etmiş olmaları, Ali Emiri’nin çocukluğunda ve ilk gençliğinde bir miktar sıkıntı, çelişki ve ikilem yaşamasına neden olmuştur.

Başlangıçta, baba mesleğini, ticareti, tercih etsin diye oğluna epey tazyikte bulunan, onu sürekli olarak ticari pratikler içine sokmaya gayret eden Mehmet Şerif Efendi, oğlunun, çok küçük yaşlardan itibaren kitaplardan başka bir şeyle ilgilenmediğini görüp, üstüne üstlük, ticari pratikleri küçümseyen, hatta istiskal eden nobran tutumlarına da şahit olunca, Ali Emiri’nin sadece ilimle uğraşmasına razı olmak zorunda kalmıştır.

İlk tahsilini yaptığı Diyarbakır Sülukiyye Medresesinde amcası Feyzullah Fevzi Efendiden büyük feyz alan Ali Emiri, yaşıtları çelik çomak oynarken, çılgınlar gibi okumuş; binlerce beyitlik divanları ve başta Hz. Ali olmak üzere ehlibeytin kelam-ı kibarlarını adeta hıfzederek ezberine almıştı bile.

Bütün gün ve gece kitaplarla uğraşan, bilgi haznesini sürekli güncelleyen Ali Emiri, başını yastığına koyduğunda, o gün öğrendiklerini içinden tekrarlayıp, gözlerinin önünden geçirmeden uykuya dalmamayı adet edinmişti.

Üstadın, ‘Tezkire-i Şuara-yı Amid’ adlı eserinde bunlara dair tafsilatlı bilgi vardır. Nihayet beklenen olur ve Ali Emiri’nin genç zihni ve benliği, ağır bir sürmenajın cenderesinde ezilmeye başlar. Çare için başvurulan hekimler, okumaya ara vermesini ve seyahat ederek tebdil-i mekân ederek ‘kafa dağıtması’nı önerirler. Bunun üzerine, Mardin Sancağında Tahrirat ve Rüsumat Müdürü olan dayısının yanına giden Ali Emiri, burada da boş durmayarak, 3 yıllık bu ‘dinlenme’ sürecini, Arapça ve Farsçasını mükemmelleştirmek ve şiirle olan ünsiyetini geliştirmekte kullandı.

1876’da 5. Murat’ın tahta çıkması üzerine yazdığı cülusiyeyi Diyarbakır vilayet gazetesinde yayınlamasıyla birlikte oluşan tesirler, beklenenden çok daha kuvvetli oldu. Öyle ki, gelen geri bildirimler arasında, sadece yerel ve bölgesel tepkiler değil, payitaht adresli aksülâmeller dahi vardı.

5 – İçinde kütüphanesi, annesi, polemikleri, kedisi ve kendisi olan bir hayat

Evlenmeyen ve kitaplarıyla kurduğu münasebet, şefkatli bir ebeveynin evlâtlarıyla tesis ettiği muhabbetle yarışan Ali Emiri’nin, hiç kuşku yoktur ki, kitaplarından sonra, bu cihanda en aziz bildiği ikinci varlık Annesi idi. Ona karşı duyduğu muhabbet, evlenmemiş diğer birçok kitap dostunda görüldüğü üzere, pek kuvvetli idi.

Evleneceği kızın annesini üzebileceği fikrine bile katlanamadığından, buna teşebbüs bile etmeyen, hatta, yakın çevresine bakılırsa, izdivaç idesini aklından dahi geçirmeyen Ali Emiri Efendi; egosu, kitapları ve anneciğinin oluşturduğu o çok özel kozmosunun mahremiyetine, sadece kedilerin girmesine izin vermiştir. Evlenmemiş kitapperestlerin, muhterem valideleriyle kurdukları bu tarz küçük cemaatlerin demirbaşının ‘felis catus (felis domesticus)’ oluşu, evrensel bir durumdur. ‘Müzmin bekâr ve kitapperest erkek; tapılmak raddesinde sevilen anne; çok zengin bir kütüphane; kibrin ve ‘dünya yansa bir avuç otum yanmaz!’ müdanâsızlığının tecessüm etmiş hali olan kedi(ler)’ dörtgeni, oldukça zengin bir anlam dairesine referans verdiğinden, çok katlı alt okumalara da müsaittir. Bu haliyle de bu sorunsal, müstakil bir çalışmanın (hatta, belki de bir doktoranın) nesnesi olmayı ziyadesiyle hak eden bir husustur bana kalırsa.

6 – Ali Emiri padişahı uyarıyor, bunun üzerine Sultan Reşat Çanakkale Gazeli’ni yazıyor

Ali Emiri Efendi’nin Osmanlı hanedanına karşı beslediği derin muhabbet, onun araştırıcı, koleksiyoncu, tasnifçi, arşivci özellikleriyle birleşince, ortaya; sultanların bütün şiirlerini toplayan; tuğralarını, divanlarını, okudukları kitapları tespit eden, (ve, hiç kuşku yok ki, çok yoğun bir mesai ve emek harcanmış olan) ‘Cevahir’ül Müluk’ gibi önemli ve anıtsal bir eserin çıkması hiç de şaşırtıcı değildir.

Umumi Harp devam ederken Sultan Reşat’a gönderdiği bir mektupta, padişahı ‘Yüce ecdadınızın manzum eserlerinden mürekkep hazinede size ait yer boştur’ şeklindeki uyarması, sultanı, Çanakkale zaferini terennüm eden meşhur gazelini yazmaya teşvik eden en birinci amildi.

7 – Ali Emiri vs. Fuat Köprülü = Osmanlı vs. Cumhuriyet = Doğu vs. Batı = Yerli vs. İthal 

Klasiğe ziyadesiyle yaslanan bir muhafazakar münevver olması hasebiyle, modernizm ve onun taşıyıcısı ve uygulayıcısı olan Batıcılar(Tanzimatçılar)’la arası hayatının hiçbir döneminde iyi olmadı Ali Emiri’nin. Bu duruşun, had safhada mücadeleci olan kişiliğiyle birleşmesi, ortaya, siyasi ve ideolojik muarızlarına, zaman zaman kahredici de olabilen şaşırtıcı bir asabiyetle saldıran ve bundan da görünür bir zevk alan bir varoluş biçiminin ortaya çıkmasına yol açıyordu. Bu vasfını, kendisine haksızlık edenlere (ya da, en azından, kendisine haksızlık ettiğine inandıklarına) karşı sergileyen Ali Emiri Efendi, bu gibi hallerde, şirazesinden çıkabiliyor ve giriştiği amansız polemik içerisinde bir ideolojik taassubun dillendiricisi mevkiine düşebiliyordu.

Ali Emiri’nin inatçı ve sert diskuru, onun, en çok da Fuat Köprülü ile olan münasebetlerini karakterize eden bir vasfıydı. Zirâ, Fuat Köprülü, Osmanlı düşünce hayatı, akademyası ve tarihçiliği alanlarında, o güne değin asla dillendirilmemiş olan bazı yeni fikirleri, üstelik de yepyeni bir üslûpla, fikir hayatına katmakta bir beis görmüyordu. Ali Emiri Efendi’nin Fuat Köprülü’ye olan husumetinin arka plânını, mezkûr ‘muhafazakâr (yerli) vs. modernist (batıcı)’ dikotomisi üzerinden okumak, bu bakımdan hakikatle mutabık bir teorik çözümleme metodu olarak gözükmektedir.

Bu bahsin başlığında kendisine yer açmış olan bir dizi eşitliğin (özdeşliğin) hülasası, aslında, Ali Emiri vs. Fuat Köprülü şeklinde formüle edilebilecek olan antagonizmadır. Entre parenthes belirtmeliyim ki; iki aydın arasındaki diyalojik ilişkiyi kuşatma hususunda; antagonizma terimi; bu metinle aynı dalga boyunu, ve, benzer koordinatları paylaşan anlam uzaylarının oluşturduğu bir ekosferde, dikotomi’ye göre daha ehildir.

İşte bu antagonist karşıtlık, Osmanlı harsına çok ciddi bir polemik mecrası kazandırmıştır. Mezkûr husus, yukarıda andığımız ‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’ydı. Fuat Köprülü’nün, Osmanlı ilim kodlarını ve kültür problematiklerini, Batı Medeniyet Dairesinin dayattığı anlayışlar, enstrümanlar ve imkânlar üzerinden okumayı teklif eden cesur argümanlarının, ‘Milletin harsında yol açabileceği muhtemel tahribata karşı’ çıkarmıştır bahis konusu periyodiği Ali Emiri Efendi. Onun, iddiasının arkasında nasıl da bütün maddi ve gayrı-maddi varlık ve imkânlarıyla durduğunun nişanesi olan bu dergi; aynı zamanda da, fikri mücadele dairemizde, bir aydının, sadece ve yalnızca, bir başka aydına karşı çıkardı ilk ve tek periyodik olması bakımından da önemlidir.

Sert polemiklerin yanı sıra, nadiren şiir gibi edebi eserlere de yer veren dergi, çok az sattığı için Ali Emiri tarafından finanse ediliyordu. İstanbul’un işgal altında olduğu verili konjonktürde, yayıncısı, fon sağlayabileceği saray, yabancı ülke elçilikleri, ya da dini misyonlardan hiçbirisini sürece dahil etmeyi uygun görmediğinden, kaynakları tükendiği noktada, adeta ‘nerede trak, orada bırak!’ anlayışı çerçevesinde, dergisini kapatma kararı almıştır. İmparatorluğun can çekiştiği bir sırada, özgün gündemini inşa edip, kendi (dar ve rafine) okurunu yaratan, muhatabı olan bir avuç aydının serebral korteksinde neden olduğu entelektüel elektriklenmelerle, onların münevverane tatmin hislerinin ve bunların nörolojik düzlemde karşılığı olan adrenalin ve türevi keyif verici ve ödüllendirici kimyasallarının tavan yapmasına neden olan kavgacı fikir ve polemik dergisi, gökyüzünde görülmesinin hemen ardından kayboluveren bir kuyruklu yıldız misali, varlık sahnesinden çekilivermişti sanki.

Öte yandan, varlık sahnesinden çekilenin, salt, Ali Emiri’nin mütevazi dergisi olduğu mezkûr okuması, aslında son derece de eksiktir. Bu okumanın hakikatle mutabakatı o denli zayıftır ki, bunun zahiri bir doğruluk değeri taşıdığından bahsetmek bile ilmen sakat bir argüman serdetmektir. Bu naif okumanın şal olup üzerini kapattığı batındaki hakikat; esasen, bütün görüngüleriyle, palas pandıras tarih sahnesinden inmeye zorlananın, Osmanlı İmparatorluğunun bizatihi kendisi, eski düzenin birebir ana gövdesi olduğudur. Mezkûr dergi, aysbergin su yüzündeki parçası bile olamayacak kadar önemsiz bir ayrıntıydı.

‘Doğu Ufku’nda, Ali Emiri Efendi-‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’-2. Abdülhamit gibi ‘Yerli’ unsurlarla, onların anlam dünyaları ve kabulleri ufuk çizgisinin altına doğru göçerken; ‘Batı Ufku’nda ise, Fuat Köprülü Bey’in, yeni rejimle, cumhuriyetle ve onun eyleyicileriyle birlikte yapacaklarının önlemeyen yükselişine şahit olunacaktır artık. Fuat Köprülü’nün, ahfadı olduğu ‘Köprülüzade’ soyunun, Osmanlı İmparatorluğunu yaşatmak için ortaya koyduğu kayda değer gayretleri bilenler, onun, ortaya çıkan bu yeni resimde, mezkûr soydan gelen üstün vasıflara ve akli melekelere haiz birisinin, geleneğin karşısında ve ‘Batıcı modernleşme’nin yanında yer alış şeklindeki boy gösterişini, köklü bir sürecin, tekamülünün belli bir evresinde, kendi kendisini inkâr etmesi, ya da, kendisinin tam manasıyla zıddına dönüşmesi olarak değerlendirebilir hiç kuşkusuz.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak