Adaletin önündeki muamma perdesi kalktıkça... – Fikrikadim

Adaletin önündeki muamma perdesi kalktıkça…

Leyla İpetçi / YeniŞafak

Ülkemde on yıllardır adalet isteyen bir vatandaşım. İçimizdeki kin ve öfkeyle, birbirimize attığımız nifak tohumlarıyla gerçeğe hizmet etmediğimizi bilecek denli tecrübeliyim öte yandan. Adaleti önce kelimenin tam anlamıyla saf bir niyetle, selim bir kalple talep etmenin şart olduğunu görecek denli de art niyetlilerin, yargısız infazcıların ve kara propagandacıların arasındayım.

Bizi birbirimize düşüren, on yıllarımızı esir alan, durmadan kan döktüren pek çok felaketin asıl yüzünü hiçbir zaman öğrenemedik bu memlekette. Gerçeğin iç yüzüne ulaşmanın yollarını kendi ellerimizle tıkadık bu yüzden en çok. İdeolojik veya ekonomik çıkarlara, cemaat menfaatlerine feda ettik adaleti. Elan ediyoruz.

80 öncesi faili meçhul cinayetler, 1 Mayıs veya Bahçelievler katliamı, Çorum ve Maraş olayları, Özal’ın ölümü, 90’lardaki Güneydoğu cinayetleri, yargısız infazlar, JİTEM operasyonları, Susurluk çetesi, kamu bankalarının içini boşaltıp faizcilikle sermayelerine sermaye katan kriz zenginleri, 28 Şubat’ın gerçek failleri, Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümü, Ergenekon’da veya Balyoz’da suçlanan bazı sanıkların masum olduğu iddiası, Hrant Dink cinayetinin bir türlü aydınlatılamayan ve durmadan kafa karıştırılan arka planı, Hanefi Avcı veya Nedim Şener’lerin başına gelenler, Rahip cinayetleri, barış müzakereleri sürerken Paris’te katledilen Kürtler, Sabancı cinayeti sanığının akıbeti, vesaire…

Evet, bu listeyi biraz daha uzatsak yazıya yer bulunmaz gazete sayfasında. Hiçbir şeyin iç yüzünü tam bilemeyişimiz toplumsal hayatımızda güvensizlik ve belirsizlik yaratıyor olmalıydı. Ferdi bağlamda yaratıyor olsa da bunun toplumsal yansımalarını pek göremiyoruz. Çünkü bu ülkede büyük bir çoğunluk kendini ait gördüğü cemaatin gerçeğine sözcü ilan etmiş durumda.

O yüzden haklı olmanın hudutlarını, edebini, direnişin ahlakını vesaire her daim hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız bu ülkede. Eğer samimi bir niyetle adalet istiyorsak. Herkes için. Hiçbir ayrım gözetmeden… Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları sırasında kasten olduğu ortaya çıkan bazı yanlışlıklardan ve bunca yaşanan mağduriyetten sonra: Örneğin bir evde ele geçirilen kör gözüm parmağına bombaları, Kanada’dan tanıklık eden ve sonra sırra kadem basan tuhaf bir adamın sözlerini, odasındaki yerin altına sakladığı iddia edilen savcının yine kör gözüm parmağına bulunuveren suç delillerini vesaire düşündükçe… Bir kez daha… Diğer muamma olaylar gibi, bunlardan da emin olamıyor pek çoğumuz.

Hrant arkadaşımızın hunharca katli bizim için Ergenekon’un en somut deliliydi. Sadece bu cinayet her şeyiyle aydınlatılsa, çok önemli bir çomak sokulmuş olacaktı bu sinsi nifak tohumcularına. Belgeler sahte olsa bile yaşananlar gerçekti. Ama MİT krizi patlak verdiğinde dahi pek çoğumuz durumu kavrayamadık. (Hüsn-ü niyetini koruyanlardan biriydim bendeniz de.) Ergenekon içinde de Ergenekon varmış. Hesap içinde hesap.

Özellikle dershane krizi döneminde maruz kaldığım ve bir yıldır hiç kesilmeden devam eden saldırı hakaret iftiralar ile örneğin bir kuvvet komutanı olacak şahsa yapılan tehdit şantajlar arasında veya en hileli şekillerde yapılan devlet yetkililerini dinlemeler arasında son derece profesyonelce bir bağ kurulmuş olduğunu gördüm. Kendi küçük hayatımızdan en dış halkaya dek toplumsal yönleriyle onlarca yüzlerce şahitlik biriktirdik paralel yapının toplumsal gündelik hayattaki tecellilerine dair. Bizzat dehşet hikayelerini paylaşanlar, ortaya koyanlar cabası. Perdeler giderek kalktı, kalkıyor.

Kendilerini gizlemeyi, hileyle sınav kazanmayı, yalan ve iftirayla ilelebet haklı olacağını sanmayı, bu uğurda nefret yaymayı dahi meşru gören kafa karıştırıcılar güvenilir kurumlarda muamma içinde sürdürürken faaliyetlerini… Adaletin içi boşaltılmış anlamını yeniden doldurmak zorundayız.

Şimdi paralel çetecilikle suçlananlar arasında da varsa eğer masum olanlar, masumiyet karinesini gözetmek ve aynı hataların bir daha yaşanmamasını sağlamak adaletin görevi kuşkusuz. Ama karşısındakine durmaksızın iftira atmak, lanet okumak, kendisine masumiyet süsü vererek hiçbir şey olmamış gibi bu vukuatlarını meşrulaştırmak için korkunç bir nefret ideolojisi yaymak… Masum bir eylem değildir. En azından vicdanlarda.

Buradan hareketle: Özellikle 28 Şubat’ın, Hrant Dink katliamının, Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümünün ve Paris cinayetlerinin mutlaka saf bir adalet talebi güden sorumlular tarafından yeniden, yeniden, yeniden ele alınması ‘herkes için adalet’e bizi götürecek en acil çözümdür.

*BU MAKALEDE YER ALAN FİKİRLER YAZARA AİTTİR VE FİKRİKADİM?COM'un EDİTORYAL POLİTİKASINI YANSITMAYABİLİR.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak