İslâm’ın insanlık için anlamı / Muhammed Işık yazdı

İslâm’ın insanlık için anlamı

İslâm’ın insanlık için anlamı

Muhammed Işık

İnsanlar İslam’ı tahrif etmeye çalışırken Allah peygamberler gönderip insanlara dinini yeniden en veciz şekilde anlatmış, hatırlatmıştır. Bugün artık peygamber gelmeyeceği belli olduğundan insanların geçmiş ümmet peygamberlerinden ve Hz. Muhammed (sav)’den öğrendiği dini en iyi şekilde yaşamak için gayret göstermesi bekleniyor. İnsanlık, kendisini diriltecek bir soluğa muhtaç olduğundan dolayı kendine anlam veya değer kazandıracağını umduğu yollara sapıyor, kendi anlam çerçevesini bu yollar vasıtasıyla belirlemeye çalışıyor, hayal ve beklentilerini bu şekilde karşılayacağını düşünüyor.

İnsanlık, hayatını kendisine göre yeniden düzenleyebileceği bir değerler manzumesine muhtaçlık hissettiğinden olsa gerek kendisine süslü püslü sunulan şeyleri ön incelemeye tabi tutmadan hemen kabul ediyor ve kendisine biçilen rolü oynamaktan kaçmıyor. Eğer insan olguları analiz etme yetisinden uzak bir zihin yapısına sahipse kolayca kandırılıyor, sindiriliyor, ikna ediliyor ve yönlendiriliyor. Kendisini yönetenlerin ( halkına mutlu ve huzurlu bir hayat sunan yöneticilerin ) belirlediği çizgilere riayet eden insanları nasıl ve neden eleştiri konusu yapabiliriz ki? Böyle bir eleştiri yapmaya ne kadar hakkımız var? İnsan için önemli olan değer, mutluluğu yakalamaksa ve bu imkân ona sağlanmışsa ( nasıl ve ne şekilde bu imkânların sunulduğu önemli değildir) elbette ki insan peşin kabulle kendisine sunulan şeyleri onaylayacaktır.  İnsanlık, uygulandığı takdirde insan gibi yaşayabileceği, zulmün karşılıksız kalmayacağı, zorbaların değil hakkın, adaletin hükümran olacağı bir nizamı her zaman için ister. Bunun için de insanlığın aslına ( İslâm’a) dönmesi umulur. Eğer insan aslına dönmek istemiyorsa, bu konuda zorluk yaşıyorsa bulunduğu toplumsal hayat ona süslü ve aldatıcı bir yol açmış olabilir. Bir sürü pislikle dolu ve imanın korunamadığı bir toplumda doğru yolun varlığı mümkün görülmez. Allah’a koşulsuz teslim olabilmek imansa insanlık ne diye kelime oyunlarına takılıp kalsın ki? Kavramlarla zihnini yormak yerine din dairesinden içeriye kendini dâhil edebilme konusunda gayret gösteren insanın anlamsal çerçevesi büyüktür ve bu yüzden ‘kulluk bilincini tüm hücrelerine zerk ettiği için’ huzur ekseninde kafası rahattır. İsmet Özel “İnsanın kulluğu Müslim olmakla başlar, hatta insan olmak bir bakıma Müslüman olmakla eş anlama bile gelebilir. Müslüman olduk, şimdi Allah’a kulluğumuzu nasıl yerine getireceğiz diye soruyoruz ”  diyerek insanın içine düştüğü anlamsal karmaşayı, karışıklığı, karanlığı kendince tarif ediyor. İnsanın İslam algısı darmaduman olmuş bir vaziyetteyse ve “İslam nedir, ne değildir? ” diye yeterince buna kafa yormuyorsa o insanın hayata değer katma ve hayatı anlamlandırma çabası içinde olmadığı düşünülebilir.

Kendisine sunulan sofradaki lezzetlerin ağzını sulandırması yüzünden az ötedeki sorunları görmek bile istemeyen insanın kendini tanıması ise çok zordur. İslam’ın örneği güneş, aklınki ise gözdür ( İslam güneş, akıl ise göz gibidir). Şayet göz sağlam olur ve açılır ise güneşi görebilir.  Karanlığın içinde kaybolup bir mum ışığına bile muhtaç durumdayken güneşi görme fikrine sahip bir insanın aklını bulandırdığını düşünebiliriz. Gaflet bulutlarının tesirine alışmış durumda olan birinin aklına güneşi görmek gelir mi? İnsanlığa zor gelen İslam’ın hayatın her safhasında insanlığı sımsıkı sarıp bırakmayışıdır. İslam, siyasi, ekonomik veya sağlıkla ilgili her doğru işi, dini amel gibi ibadet olarak telakki ediyor; hatta imanı olan bir insanın uykusunu bile böyle kabul ediyor. Ekmek üretmeyi ve yemek yemeyi, aynı şekilde ibadet olarak algılıyor İslam.  O zaman da insana yön verenler bir yolunu bulup -bulut etkisi göstererek- insanlardan güneşi (İslam’ı) uzaklaştırıyor. Bu şekilde kendi nefsinin öğretilerini insanlara aktarıyor ve bu öğretileri yaşam biçimi haline getiriyor. Firavun ve Nemrut’un kendi toplumlarına önder olarak yol göstericiliği yapmaları bu durumun rasyonel bir sonucudur. İnsanların İslam realitesine koşulsuz uyduğu zaman, insanları başka bir yöne sevk etmenin mümkün olmayacağı savı; dini olabildiğince yanlış yorumlayanlar tarafından o insanları İslam dairesinden uzaklaştırma gayesine yöneltmiştir. Bu şekilde insanları istedikleri gibi yönlendirmeleri mümkün görülmüş, dinin doğru ya da yanlış yorumlamaya müsait olan zemininden faydalanmaya çalışılmıştır. Din, eğer doğru yorumlanırsa insan hayatında su ve hava kadar önemli ve tabiidir. Ancak yanlış yorumlandığında bu tabiilik bozulur. Bu yanlış yorumlamanın vereceği zarar da dinsizliğin vereceği zararla eşdeğer olduğundan dolayı tarih boyunca dindeki bu tahriflerin oluşu daha iyi anlaşılır. Dini tahrif edenlerin amaç ve anlamsal çerçeveleri dünya ile sınırlıdır.

Allah için değil de mahlûkat için hayır yapanların çoğalıp, bu âlemin büyük bir bölümünün yaratıcıyı dikkate almadan halk içinde halka gösteriş yapmaya yönelmesiyle  insanların nasıl tuzağa çekilip, dünya hayatının onlara neden süslü gösterildiğini anlamak için dini yaşantıların birileri tarafından realiteye, sıradanlaşmaya dönüştürüldüğünü görmeliyiz. Formalite icabı yapılan ibadetler ve ziyaretlerle Rablerine kulluk ettiklerini sanmaya başlayan insanları, kalpleri bu aldatmaca içinde ölen ve bu durumun farkında bile olmayanları “Kalbin ölmüş olmasının alameti odur ki; Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmediğin için kalbin mahzun, men ettiği şeyleri de yaptığına pişman olmamandır” uyarısıyla uyandırmaya çalışmak mı lazım? İnsanlığın böyle bir gayesi olmalı mı? O kalbi kararmış, habis ruhlu insanları kendi hallerine mi bırakmak gerek? İnsanlık bu tür mülahazalarla zihin mücadelesi verirken o insanların kiri, pası ve pisliği insanların gönüllerini kararttı, zihinlerini bulandırdı. Zihni bulanan insanlar zamanla tökezleyip pis ruhlu insanların varlık alanına düştüler ve o insanların oyuncağı haline geldiler. İnsanın daha fazla dünya malı için yarışıp; kardeşinin, komşusunun, akrabasının var olan haklarını gasp ederek huzur içinde yaşayabileceğini düşünmesi, buna inanması bile onun içinde bulunduğu ruh halini göstermez mi?

İnsanın ibadeti alışkanlık haline dönüştüğü için -imanın lezzetini tatması mümkün olmadığından- eğri ile doğrunun farkına varamayıp, ona ne sunulursa (haram – helal) afiyetle yer. Kendi vaziyetini görmediğinden ‘böyle bir düşünce içinde olmadığından’ “kötü iş yapıyor” diye kardeşini eleştirme yarışına girişir. İnsanı iman; yüceltip, kardeşlik ise imanı dışa vurarak davranışlarını güzelleştirirken insan gaflete düşüp dini değerlerinden uzaklaştırdığından olsa gerek insan ilişkileri noktasında zafiyete düşüyor. Davranışlarını güzelleştirmenin, iyi bir insan ( mümin ) olmanın yolu İslam’ın doğru yolundan ayrılmayıp kardeşlik ipine sımsıkı sarılmaktan geçtiğini düşünen bir insan; Kardeş olmak ile mümin olmanın eş değerde olduğunu fark edip ‘ komşunun külüne muhtaç olmanın’ ne demek olduğunu da kavrayabilir. İslam’ın sosyal boyutu göz ardı edildiğinde ‘kardeşlik hüviyeti’ büyük noksanlar oluşturuyor. Tahammülün sınırı daraldığından, kavgalar, husumetler ve kan dökmeler olağan hale dönüşüyor. Hatta insan kardeşi öldüğünde, öldürüldüğünde zevk alıyor, bu durum onun hoşuna gidiyor. İnsan ilişkilerinin zayıflamasının bir nedeni de ‘ kardeşlik hüviyetine’ olan bağlılığın azalması, yok olmaya yüz tutmasıdır.

Hayvanlar için hayatın anlamından bahsedebilir miyiz? Onlar için kardeşlik, dostluk veya arkadaşlık bir anlam ifade eder mi? Bizim yaşama amacımız gibi onların da bir yaşama amacı olabilir mi? Onlar hayatlarını manasız buluyor, hayatlarının bir anlamı olması gerektiğini düşünüyorlar mıdır? Hayatın bir anlamının olması için çırpınan insanların (bazılarının en azından) bu mücadelelerinde doğayı karşılarına almaları; insan – doğa çekişmesinin doğal bir sonucudur. İnsan hayatı anlama üzerine kafa yorarken çeşitli yorumlamalarla hayata anlam katmaya çalışır. Doğayı gözlemleyerek çıkarımlarda bulunur. İnsanın doğa karşısındaki zor durumunu aşmak için başta dil olmak üzere birçok yetenekler kazandığını ve doğanın insandan uzaklaştığını düşünen hümanistler; hayata dair anlamları insanın oluşturmak zorunda kaldığı varsayımını yapıyorlar. Uygarlık denen şey acaba insanın doğadan uzaklaşmasının bir sonucu mudur? Eğer durum böyleyse doğanın insana küsmüş olması gerekir. Uygar olma adına öze ( doğaya ) ihanet eden insan acaba mutluluğu kazanabilir mi? İslam anlatısına göre ‘insanın çamurdan yaratılışı’ ile evrimcilerin ‘insanın doğanın ürünü’ olduğu düşüncesi arasında bir fark var mıdır? Her ikisi de toprağı işaret ediyor olduğuna göre sadece anlatı ve söylev farklılığı neticeyi değiştirmiyor. İnsanın özü toprak olduğundan, doğaya savaş açması, doğadan uzaklaşması kendisine yaptığı bir kötülüktür. İnsan kendisine bu kötülüğü yaparken doğanın bir parçası olduğunu unuttuğundan bindiği dalı kesiyor, ayağına kurşun sıkıyor. Netice itibariyle bu yaptığı davranışın kendisine bumerang etkisi gibi bir geri dönüşü oluyor. Hayvanlar en azından kendilerini doğanın bir üyesi, parçası olarak gördüklerinden ( bilinçdışı) böyle bir sıkıntıyla karşılaşmıyorlar. Ne yazık ki insanlığın yaptığı doğa katliamları onları da etkiliyor. İnsanın kendi özüne olan bu inkârı, sorumsuzluğu hayata anlam vermesini zorlaştırıyor.

“Yabancılaşan insanın kalbi, kalbinden çıkardığı gerçek İlah’ın yerine, edinilmiş ilahların doluştuğu bir kuyuya benziyorsa”  insanın Rabbi yerine kalbine nakşettiği ilahlarla  ( dünyevi arzular, istekler, beklentiler, mevki ve makamlar ) kendisinden uzaklaşırken, varlığına yabancılaşmaya başlıyor oluşu arasında doğru orantı vardır. Zira insan yaşam kaygısı içinde savrulmaya başlarsa hangi dipsiz kuyuya düşeceğini kestiremez. Varlığına yabancı olan insanın hayatına anlam vermesi zor olacağından savrulduğu, düştüğü yerin nasıl bir ortam olduğunu kavrayabilmesi zaman alacaktır. Yusuf Peygamberin abileri tarafından kuyuya atılmasını bu çerçevede değerlendirmek ile İbrahim Peygamberin ateşe atılmasını bu minvalde anlamaya çalışmak İslam’ı anlama konusunda insanlığa bir kapı açabilir. Yusuf peygamberin atıldığı kuyu bir nevi dünyayı temsil ediyordu. O Rabbini tercih ettiğinden kuyudan kurtulup Rabbi ile arasındaki mesafesini kısalttı. Esir olmak onun için bir imtihandı belki de ama o bunun idrakinde olduğundan ( Rabbinin emrini bildiğinden ) huşu içinde olmaya devam etti. İnsanlar gaflet ve dalalet kuyusundan çıkamadığı için Rabbinden uzaklaşmaya devam ediyor ve Rabbinden uzaklaştığı için haliyle nefsine yakınlaşıyor. İbrahim peygamberin atıldığı ateşi insanın arzu ve ihtiraslarına benzetecek olursak; onun ateşi çiçek bahçesine çevirmesi ile insanın kalbini kötü düşüncelerden temizleyip iyi düşünceleri kalbine nakşetmesini bağdaştırabiliriz.

Müslümanın görevi, sadece günlük, kişisel ve sosyal yaşantısında, dünyevi ve maddi eylemlerinde ilahi emirlere uymak değildir. Bir Müslüman aynı zamanda, imkânları el verdiği ölçüde, bu ilahi öğretiyi yaymaya çalışmakla ve diğer insanları İslâm’la tanıştırmakla yükümlüdür. Bunu, tüm insanlığın rahat ve huzura kavuşması için yapmalıdır”  düşüncesinin anlaşılması için toplumda bu düşüncenin menfi uygulama sahasının olması gerekir. İnanç sahibi insanlar ‘İslam ve iman şartlarını’ yerine getirdikleri zaman vazifelerinin biteceğini düşünüyor veya dini böyle anlıyorlar. İslam iyi anlaşılırsa ‘kardeş’ olma bilinci belki de insanlık için iyi bir rehber olabilir. İnsanlığı doğru yola davet etmenin gerekliliği iyi bilinirse; insan ömrünü bu hedef için harcar –paylaşmayı, yardımlaşmayı ve bölüşmeyi bilir- bu idrak ve şuurla hayatını ikame etme gayretinde olur. İnsanlar İslam ile hayatlarını örtüştürmede teknik, teorik ve anlamsal düzeyde sıkıntı çektiklerinden ‘dini önderlerin’ bu mevzuda büyük sorumlulukları olmuştur.  Adalet “ kendin için istediğini, kardeşin için de istemektir” prensibinin en kapsamlı karşılığıysa; İlahi emir ve yasaklara uymayan bir insanın adil olması, adaletle hükmetmesi bu sebeple kolay değildir. Adalet toplum nazarında sağlanamadığı zaman insan kardeşlik hükümlerine itaat edemez ve ister istemez kendi kararlarını alır. İnsanları ilahi emirlere uymaya davet ederken bu prensibe bağlı kalmak ve adil olmak şartsa, onları İslam’a davet edenlerin öncelikle kendileri bu çağrıya uyması gerekmez mi? Kardeş olma bilinci unutulunca adil olma prensibi de unutulur. Toplumların adalet anlayışında yaşanan farklılıkların özünde insana olan saygı – saygısızlık belirleyici unsurdur. İnsanların bireyselleştiği bir toplumda kardeşlik duygusu önemini kaybedeceğinden adil olma gayreti de zayıflayacaktır.

İslami düşüncede ayaklarını yere sağlam basmak isteyen; Hiçbir korkuya kapılmadan, tevil etmeden, tehir etmeden, tecil etmeden, dolaylı bir dil kullanmadan, mazeret aramaktan vazgeçerek, inançlarını bağlılığını derinleştirmeli ve somutlaştırmalıdır. Devamlı bir mücadele, sabır, şükür ve teslimiyet içinde olarak inancını, itikadını sağlam temeller üzerine oturtmalı ve bu temeller üzerine güzel bir gelecek inşa etmelidir. Bahane üretmenin bin bir yolu varken zorlu, yorucu, yıpratıcı da olsa ‘bir olan yolu’ tercih etmeli ve insanlara bu şekilde yön vermelidir. Bu yola girmeden önce düşüncesini geliştirmeyen, tefekkürü alışkanlık haline getirmeyen kuru bir bilgi ile yola çıkan, başkasına yön vermekten çok kendi yolunu kaybedecektir. İnsanın iman yolculuğu engebeli, taşlı, tozlu – topraklı bir yol üzerinde olduğundan bu yolda yürümek sabır gerektirir. Lakin insan çok aceleci olduğu için bu yoldan çabuk çıkması da pek tabidir. Yolculuktan önce yol için hazırlık yapmak gerektiğinden insanın kendi kavram ve anlamlarını tanıması lazımdır. İnsan kendini bilmeden yolculuğa çıkarsa, çıktığı bu yolculukta başına neler geleceğini de bilmediğinden tökezleyip düşmesi, yolunu kaybetmesi veya yoldan çıkması olasıdır. Yola çıkma niyetine sahip insan “Nefsini eğitecek ki, Müslüman bir fert olabilsin. Ailesini eğitecek ki, onlardan Müslüman bir aile ortaya çıksın. Halkını eğitecek ki, onlardan Müslüman bir halk meydana gelsin.”  Böylece ümmet bir ve bütün olarak aynı yolda kardeşçe yürümenin sevinci içinde olur. Bunu başarıp, bu uğurda ömrünü harcayıp, teslimiyet içinde İbrahim peygamber gibi ateşten gül devşirmek isterse insan karanlığı aydınlatan bir kandile dönüşür. İnsanlar onun ışığı ile yolunu bulur, hatalarından dönüp huzur ikliminde Mevlana gibi dönen o kimse de kardeşini kuyudan çıkardığı için aynı meşkle, zevkle, feyzle imanın türlü tadını alır. Müslümanların defterinde “sana ne”, “bana ne” yazmayacağından örfün, nezaketin, edebin ve sorumluluk bilincinin sınırları içinde herkes; kardeşleriyle ilgilenme niyetini taşıyacak -kardeşini kuyuya atanlar gibi değil- kardeşini kuyudan kurtarmak için mücadele edenlerden olacaktır. Bir kötülük gördüğü zaman gözünü, gönlünü kapatanlar gibi olmayıp karınca misali ateşe su taşıması gerekiyorsa hiç düşünmeden, tereddüt etmeden harekete geçecektir. İslam’ın müminden beklentisi bu yöndedir fakat insanlık tarihinde buna dair örnekler çok azınlıktadır.

Müslüman dininden, imanından bihaber durumdaysa, tüm çağrılara kulak tıkıyor -kendi bildiği yoldan şaşmıyorsa- insanlara tepeden bakıyorsa ne yapacağız? Çağ ve sosyal – kültürel algılar değişti diye bir kandırmacayla Müslümanları istedikleri gibi yönlendirmeyi başaranlara “Müslüman, çağın gözüyle İslâm’a bakmaz, İslâm’ın gözüyle çağa bakar “  mihenk noktasıyla cevap verebilecek bir dirayete ihtiyaç vardır. Müslümanın gözü, kulağı ve dili ‘İslam’ ruhundan uzak, masiva boyasıyla boyanmış durumdayken ‘Mümin olma’ çağrısının güncel bir karşılığı olmayacaktır. İnsanın iman serüveninde yaşadığı bu dalgalanmaları doğru yorumlayacak, anlamlandıracak olanlar tarihe, topluma veya insanlığa güzel bir hizmet etme şerefine erişecektir. İnsanın ihtirası ve tez canlılığı ruhuna sirayet ettiğinden veya doğa insandan intikam aldığından İslam’ın insanlık için anlamı sanki gizemli bir nesneye dönüşüyor. Bunu anlaşılır, kavranır hale getirmesi gerekenlerse daha da karmaşık ve gizemli olmasını istiyor olabilirler. Din ne kadar insandan, toplumdan uzak ve anlaşılmaz olursa bu işten menfaat sağlayanların işi o kadar verimli, kazançlı olur. “ Din afyondur” önermesinin bir nevi rasyonel karşılığı da bu şekilde açığa çıkabilir. Engizisyonun sonuçları ile afyon sayılan dini kaynaştırmak mümkündür ve bu şekilde bu iki kavram anlamını bulur.

BUNLARDA VAR

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

2 adet yorum var.

  1. Sonmez dedi ki:

    Çok güzel bir konuya değinilmiş ve güzel bir şekilde anlatılmış. Üstad a teşekkür ederiz..

  2. Fikr-i Kadim Fikr-i Kadim dedi ki:

    İslam hakkında iyi şeyleri söylemekten, hatırlamaktan ve dahi hatırlatmaktan kaçınılan bir dönem de islamın erdemlerini savunmanın haklılığını hatırlatan bir yazı olmuş….

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.