Coğrafya mı, Kader mi? - Fikrikadim

Coğrafya mı, Kader mi?

Servet Kızılay

İbni Haldun’un “Coğrafya kaderdir” dediği çok oldu. Coğrafyanın yani maddi unsurların belirgin ve belirleyici olmasını vurgulamıştı. Lakin coğrafyadaki sorunlar, sadece maddi temele bağlanamayacak bir kader olmaya başladı. Henüz düşünsel düzeyde tam algılayamadığımız, karmaşık aynı zamanda ölümcül sonuçları olan sorunlar karşısındayız.

Bazı maddi verilere göre; Dünya yüzölçümünün %28’de Müslümanlar yaşıyor. İslam konferansı örgütüne mensup 57 ülke var. Dünya nüfusunun %22’si Müslüman nüfustan oluşuyor. Rakamları çok sevip bunun üzerinden hesap yapmaya alışmış olanlar, genel sorunu ekonomide görüyor. Dünya milli gelirinin sadece %7’sinden Müslümanların pay alması, bunlara göre bütün sorunun ana kaynağını oluşturuyor. Kısacası; bunlara göre, ekonominin değişmesiyle kaderin (sorunların) değişmesi arasında zorunlu bir ilişki var. Lakin burada çok zengin olan Müslüman ülkelerin nasıl olur da diğer fakir ülkelerle aynı kadere bağlandığı yeterince açık gösterilmiyor.

Genel olarak Müslüman coğrafyanın ve ülkelerin farklılıkları üzerinden düşünme eğilimindeyiz. Farklılıkları öne çıkardıkça meseleyi analiz ettiğimizi, düşünsel sorunları dahi hallettiğimizi sanırız. Halbuki meselenin zorluğu; farklılığın çeşitliliğinde değil, benzerliğin altında yatıyor. Bu yüzden yüksek soyutlamalara ulaşmak için benzerlikleri kışkırtmak gerekiyor. Öyle ya! Nasıl oluyor da bunca farklılık içinden aynı şey çıkabiliyor?

Şayet veriler doğru ise; dünya yüzölçümünün %28’i gibi çok büyük bir coğrafyadan bahsediliyor. Bunca geniş bir alana hem maddi hem de manevi kirliliğin yayılmış olması, daha korkunç bir yıkımı gösteriyor. Müfid Yüksel; “İslam ilmihallerinde ‘taharet’ konusuna büyük bölüm ayrılmasına, yer ve önem vermesine karşın, Müslüman ülkelerin Fas’tan Hindistan’a kadar hijyenik anlamda pislik içinde olmaları, inanılmaz bir şeydir” diyerek, benzerliğe değişik noktadan dikkati çekiyordu. Sadece hijyen anlamında değil ruhsal anlamdaki ahlaki ve düşünsel kirlilik de yeterince etrafımızı kuşatmış halde.

Bu coğrafyanın farklılık alanlarını her zaman kolayca bir o kadar geniş düzeye taşıyıp gösterebiliriz: Flora (bitki örtüsü), Fauna (hayvan çeşitliliği), fiziki konum, yeraltı yerüstü kaynaklar, eğitim düzeyleri, ekonomik düzeyleri, siyasal rejim türleri, Dini algılama tarzları (genel olarak Sunnilik-Şiilik) vb… uzattıkça uzatabileceğimiz binlerce “farklı” şey, liste döküm olarak sıralanıp ortaya konabilir. Çok uzun yıllardır ülkemizde hakim olan ve her defasında vurgulanan siyasal tez de “bizim Araplardan ve bölge ülkelerinden farklı olduğumuzu” telkin ediyordu. Burada kast edilen farklılık, hemen hemen bütün alanları kapsayacak şekilde genişletilmiş anlamdaydı. Öte yandan bu farklılık, hem kültürel ayrıştırmayı hem de siyasal egemenliği beslemek için kullanılıyordu. Oysa Postmodern teorilerin de en iyi başardıkları farklılıkların altının kalın çizgilerle çizilmesi, sorunu çözmek isteyenleri endişelendirmeliydi. Böyle olmadı. Üzerine fazlaca düşünmek istenilmeden kapatıldı. Dolayısıyla İddia edilenler ile ortaya çıkanlar arasında derin çelişkilerin olması, meselenin geçiştirilmesiyle çoğu kez sonuçlandı.

Şimdi siyasal örnekten yola çıkarak bakalım: Siyasal yönetim biçimleri, siyasal modelleri ve siyasal düşünce tarzları birbirinden “çok farklı” olduğu görülen Müslüman coğrafya, politik sorunları aynı şekilde yani hemfikir olarak güvenlik politikaları üzerinden çözüm yolları bulma yarışındalar. Buralardaki özgürlük- adalet anlayışı, insan hakları… vb kavramlar yine aynı şekilde ele alınmaya çalışılır. İnsanlar benzer sorunlarla yüz yüzedir ve benzer ahlaki yozlaşmayı tekrar ederler. Gelir dağılımındaki dengesizlik aynıdır; kötü olan ve hastalık yapan bütün şeyler, düzenli sistematik bir ahenk içinde yeniden üretilir. İnşayı bir türlü beceremeyenler, iş yıkıma geldiğinde korkunç bir yetenek, işbirliği, ortak akıl ile hareket etmektedirler.

Bizim “Coğrafya mı, kader mi?” Diye asıl soru(n) olarak formüle ettiğimiz konuda değişik fikirler öne sürülmekte, çalışmalar yapılmaktadır. Bunların içinde bir çırpıda sayabileceğimiz en ciddi gayretlerden biri, Muhammed Cabiri’ye aittir. Bunca değişkenin altında sabit kalan şeyin düşünsel anatomisini ve arkeolojisini yakalamak, kültürel ve tarihi farklılaşma oluşumlarını kavramak, onun problematiğini oluşturur. Burada önemli olan nokta, M.Cabiri gibilerin sorunu çözmeleri değildir. Doğru eksenler üzerinde tartışmaya imkan hazırlamalarıdır. “Arap-İslâm” Kültür yapısının, “Arap Aklı”nın oluşumu gibi öne sürülen unsurlar, coğrafyada neyin kadere dönüştüğünü- dönüşebildiğini devasa bir miras üzerinden tartışmayı denemektir. Kıymetli olan burasıdır. Öte yandan soruna geri gidip daha düşünsel irdelendiğinde; coğrafyanın sabit değil, değişken; kaderin ise değişken değil sabit olduğu bir gösterge eksenine varabiliriz. Gösteren ve gösterilen arasındaki yer değiştirmelerde bizi ilgilendiren şey, nasıl olur da hem maddi hem de manevi bir kirliliğin içinden çıkıp varsa bir yol bulabileceğimizdir.

BUNLARDA VAR

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.