İflasın "İnce" Hesapları - Fikrikadim

İflasın “İnce” Hesapları

Servet Kızılay

İnsanlar iflas ettiklerini ancak iflas sonrasındaki çöküntüyü yaşadıktan sonra tam olarak anlar, derler. Şayet bu doğru ise, gerek bölge ülkelerinin gerekse ülkemizin siyasetinin sanatının düşüncesinin uzun zaman önce iflas ettiği söylenebilir. Tabii ki devletlerin iflası ile kişilerin iflası arasında fark bulunur. Bu fark, çöküş zamanının uzunluğu ya da kısalığı ile kendini belli eder.

Siyaset, iflasın en belirgin alanıdır. Zira diğer alanları domine eder. Orada yaşanan bütün sarsıntılar, etkiler dolaysız ya da daha az dolaylı yansır. İflas eden devletler ise çok tehlikeli bir biçimde hesap yapmaya başlarlar. Bugün genel olarak yaşadığımız gelişmeler, aslında bunların içeriye bir dönüşü. Ne iç ne de dış (komşu ülkelerle) sorununu çözemeyen siyasal düşünce ve siyasal tarz, kendini koruma adına giderek artan oranda güvenlik politikalarını dayatma telaşında. Çözümün yegane adresi güvenlik olunca, geriye kalan bütün şeyler doğal olarak araca indirgeniyor. Herşey güvenliğin bir parçasına dönüşüyor. Onun söylemi etrafında şekillenip duruyor.

Güvenliği ne pratik ne de teorik tartışabilecek güçteyiz. Bilakis onun söylemi etrafında oluşmuş zihni kalıplar içinde hapisteyiz. Bu söylemin çalışma düzeyi çok keskin zıt kavramlar üzerinden ilerler ve bizleri katı şartlandırır. Mesela; “Kürt” diye söze başlayan herkes, bu kavram karşıtlığında ya “kürtçü” ya da “anti-kürtçü” olmak zorunda. Demek ki; hem mikro hem de makro milliyetçiliği ve ırkçılığı buna ilaveten diğer sosyo-kültürel  tarihi verileri de söylemin kavram araçlarına katarak çalışır.  Güvenlik söylemlerinin ve uygulamalarının kendine ait rasyonelleşme süreci vardır. Normal koşullar altında deli saçması denilen şeyler, burada güvenliğin meşruiyeti için zorunlu koşul olur. Mesela; “dış mihraklar” altında sürülen anlatılar bunlardandır: Suudi Arabistan’ın ABD’den 380 Milyar dolarlık silah alıp  komşusu Yemen’e saldırması, hakeza Türkiye’nin “dış mihrak” ilan edilen ABD den yine 11 milyar dolarlık silah alıp bölgede tehdit diye algıladığı unsurlar için kullanmak istemesi…vb bütün bu karmaşık ilişkiler durumlar içinde formüle edilen “dış mihrak=düşman”,  sabit bir kriter olarak işlemeye devam eder. Halbuki “dış mihraklar”ın tanımı da sınırları da önemli ölçüde değişime uğramıştı. Şayet bir  sabite  bulunacaksa başka şekilde anlamlandırılması yapılmalı. Dolayısıyla Türkiye gibi NATO ülkesi ve Avrupa Birliğine üye bir ülke “dış mihrakı” da “düşman” kavramını yeniden gözden geçirmesi elzemdi. Modern şartlar altında savaşın da  siyasal egemenlik biçimlerinin de hem içeriğinin hem de biçiminin değişmiş olması, meseleyi algılamakta güçlüğe neden olmakta. Artık sınırları ve tanımları bir belirsizlik üzerinden kurulan savaşlar ve egemenlik biçimleri var. Kim savaşı kazanırsa “starbucks”ı daha hızlı güvenilir bir ortamda açmayı yani ekonomik sosyal yaptırımları, benzeşim ve dönüşümü “dış mihraklara” garanti eder gibidir.

İflas sürecinde öte yandan bütün suç siyaset üzerinde kalmasına rağmen ondan daha günahkar sayılması gereken kişi, kurum ve kuruluşlar vardır: Bütçeleri milyon liraları bulan ve  çeşitli imkanları elde bulunduran Üniversiteler, Akademiler, Stratejik kurumlar, bunun dışında Entellektüeller bu süreçte devletin siyasetin düşünce kalıpları gibi, adeta bir mekanizması gibi çalışması işin en vahim tarafını oluşturmuştur. Bunların devletin siyasetin ideolojik aygıtı olarak kullanılması, güvenlik politikalarının ve söylemlerinin mutlaklaşmasının önemli nedenlerinden biridir. Düşünce adına her ağzını açan  ya güvenlik söylemini başka biçimlerde üretme ya da bizleri ona hızlı katılmaya ikna etme yarışındadır. Bu ülkede ve tabii ki bölgemizde savaşa harcanan maddi ve manevi şeylerin en küçük parçası, alternatif düşünceye verilmemişken tam tersi hava estirilmektedir. Güvenlik söylemleriyle “kart’”a “piyon”a “maşa”ya “paravan”a çevrilen halklar gruplar ya da talepler düşüncenin çare olmadığı söylenen yere atılmaktadır. Hangi düşüncenin yaklaşık kırk yıl boyunca uğraşıp “Kürt sorununa” çare olamadığını sormak, aklımıza bile gelmemektedir. Yok etmek için binlerce strateji uzmanı gece gündüz televizyonlarda her yerde akıl verirken, buna karşı çıkabilecek ehli namus düşünce adamlarının, kurum ve kuruluşların olmaması ölümcül bir hastalıktır. Bu hastalık Suriye’ meselesinde ortaya çıkan vahim tabloda kendini göstermişti. Gerçekte ortaya çıkan sonuç, esir alınmış aklın ve vicdanın iflasıydı. Güvenlik politikalarının ana kategoriden ara kategoriye düşmesi için milyonlarca insanın toprağa düşmesini beklemek, kaçınılmaz bir kader olmaktadır.

Bu yazı takriben 57 görüntülendi.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.