Savaşın "Aklı" ile Aklın "Savaşı" arasında - Fikrikadim

Savaşın “Aklı” ile Aklın “Savaşı” arasında

Servet Kızılay

Devletin güvenlik politikaları üzerinden düşünmek, ona eklemlenmek ve onu yeniden ya da farklı şekilde üretmek, şimdilerde hiç olmadığından fazla itibar edilen bir durum haline geldi. Ne kadar fazla ve hızlı bu sürece katılım yapılıyorsa, o kadar fazla “düşünsel” kabul görülüyor. Dolayısıyla akademilerden, üniversitelerden, gazetecilerden, okumuş-yazmış kesimden kısacası bütün “düşünür” tayfasından bu yarışa amansız bir katılım sağlanıyor. Halbuki devlet(ler)in güvenlik politikalarının en yüksek konumu bile düşünce açısından düşük mertebede durur. Zira savaşın aklı olmaz, aklileştirilmesi olur; savaşın aklı olmaz, yok etmeye dayalı stratejisi olur. O, hayvani güdülerin egemenliği altında uç bir harekettir. Nereden bakılırsa bakılsın insanı insan yapan logosun (mantığın) susmasıdır. Bu suskunluk bazen kısa bazen de -şimdilerde olduğu gibi- çok uzun sürer. Ne denli uzun sürerse o denli kültürel-toplumsal cinneti beraberinde getirir.

Devletin güvenlik politikalarını hararetle savunan teorisyenler ve kutsayanlar, savaşların modern zamanda bile olsa devlet denen şeyi güçlü kılan en önemli unsur olduğunu öne sürerler. Mesela; ‘dünyanın süper gücü ABD’nin asıl kuvvetini savaşarak elde ettiğini, dünyada kurucu oyuncu olmak istiyorsak bizim de benzer kurallarla “oyuna” katılmamız gerektiğini’ iddia ederler. Oysa durum anlatılandan başkadır: Şayet savaşarak güçlü ve büyük olunsaydı, bugün Ortadoğudaki ya da dünyanın diğer bölgesinde savaşan bütün ülkeler, dünyanın en güçlü devletleri olurdu. Her şavaşan devletin güçlü olmadığı işin en basit kısmıdır. Bu gibi şeyleri bizlere yedirenlerin kasten atladıkları şey, savaşın yeniden tanımı ve anlamıdır: Günümüzde savaş; insan ile insan arasında değil, insan ile gelişmiş silah teknolojileri arasındadır. Klasik dönemde olduğu gibi zayıfları zaman zaman güçlü kılan ekonomi-politik bir “çıkış” yeri değil, zayıfları daha çok ve çabucak zayıflatan bir unsurdur. Bizlere “dış mihrakları” hedef gösteren güvenlik politikaları ve söylemleri, “içerdeki mihrakları” öldürüp bitirmek için o dış mihrak denilen ülkelerden modern silahlar satın alır. Yani büyük düşman ilan edilenlerden milyon (milyar) dolarlık silah satın almayla kurulan güvenlik politikaları sözkonusudur.

İttihat Terakki döneminde coğrafyanın -ne kadar yıkılırsa yıkılsın- ancak ve ancak savaşarak kurtulabileceğini öne süren “yüksek ve geçerli” tez, coğrafyanın hem maddi hem de fikri (manevi) tükenmişliğini hesaba katmadan kısacası savaşın “aklı”nı esas alarak davrandığı için iddia ettiği şeylerin tam tersi sonuçları doğurdu. Bugün o son dönemlerden bile daha zayıf olduğumuz halde  güvenlik politikaları yüzünden hem şiddeti kutsayan hem de sürekli olarak şiddetin altında inleyip bir türlü çıkış yolu bulamayan ilkel yaratıklara dönüştürüldük. Yeni ulusalcılığın, yeni ırkçılığın, yeni nefret-kin türlerinin altında aklın konuşmayacağını söylemek zor olmasa gerek.

Peki devlet(ler)in güvenlik stratejileri ve politikalarının gerçekten doğru ve gerçekten etkili bir çözüm-çıkış yolu olmadığını nereden bileceğiz, bunu bize ne temin ve tesis edecek? Çok basit! İşlerine geldiği zaman her şeyi niceliksel şekilde hesap kitap eden devlet(ler)den şunu talep ederek: Devlet(ler)e bağlı birçok kuruluşlar (SETA vb strateji kuruluşlar), akademiler, üniversiteler var. Bunlardan ülkemiz de dahil olmak üzere bölgemizde kendi iç ve dış sorunlarını (sosyo-kültürel, siyasi vb) şiddet ve şavaş yoluyla çözebilmiş kaç devletin var olduğu, çözümün hangi oranlarda olduğu, kalıcı olup olmadığı vb…ile ilgili gerekli raporlar istenebilir. Bu ve benzeri araştırmalardan çıkan sonuçlar, şayet şiddetin ve savaşın etkili bir sonuç yolu olduğunu ortaya koyarsa, bizler de onun vazgeçilmez bir yöntem olarak kullanılması gerektiğine  belki inanabiliriz. Halbuki böyle bir araştırma-değerlendirme sonuçlarından önce bile  hiç çekinmeden; şiddetin ve savaşın bırakın herhangi bir siyasal -toplumsal sorunu çözmeyi bilakis yeni nefretler sorunlar ürettiği rahatlıkla söylenebilir. Sonuçlar, her şeyi niceliksel indirgemeyle anlayabilen modern akla rakamsal yeni kanıtlar vererek de ikna edebilir.  Yani burada güvenlik politikalarının çözüm olup olmadığını “düşünmek” için verilerin elde olmasını talep etmekle işe başlanabilir. Tabii ki; bunları soğuk kanlı, akl-ı selim düşünebilirsek. Oysa tam da bu noktada devreye giren güvenlik politikaları bizleri katı şartlandırarak adeta Pavlovun köpeğine çevirir. Güvenlik bahanesiyle esir alınamayacak kişi-kurum-durum olmadığı söylenir. Onun gösterdiği istikamet, varlığın tek hedefi haline gelir. Tehdit olarak kullandığı “yok oluş” seçeneği, kendi dışında kalan bütün insani seçenekleri çiğneyerek ve öteleyerek mutlak bir seçeneğe dönüşür.

Güvenlik politikaların diğer kötü taraflarından biri, sadece devlet(ler)i değil muhaliflerini de kendisi gibi düşünen -refleks veren şeye benzetmesidir. Dolayısıyla savaş ve şiddet tek hakikat olduğunda; devlet(ler) dahil bütün savaşan-çatışan guruplar, kendilerini “haklı” ve meşru görüp katliamları yakıp yıkmaları olabildiğince artırmaya yaygınlaştırmaya çalışırlar. “Düşmana karşı zafer” söylemi, düşmanları hiç bitip tükenmeyen hatta sürekli çoğalan bu coğrafyada en işlevsel  mekanizmalardan biri olur.

Güvenlik politikaları gibi oldukça uzun tartışmaları bünyesinde taşıyan, hakkında daha uzun konuşmaların -düşünmelerin gerektirdiği bir konuda son olarak şunu da söylemek gerekir: Milleti savaşa, sefalete hazırlayanlar; hem savaştan hem de sefaletten çok uzakta yaşarlar.

Etiketler:
SETA

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.