Aydınlanma Çağının İki Filozofu: John Locke ve Rene Descartes - Fikrikadim

Aydınlanma Çağının İki Filozofu: John Locke ve Rene Descartes

Bu çalışmada Avrupa’da XVII. ve XVII. yüzyıl’da meydana gelen ve “Akıl Çağı” olarak nitelendirilen ve günümüze kadar etkisini sürdüren felsefi düşüncelere değinilmiştir. Bu düşünceler Avrupa’yı şekillendiren “Modern” olarak adlandırılan kavramın da oluşmasını sağlamıştır. Bu çağdan bahsedilirken genellikle meydana gelen siyasal olaylar değil, daha çok düşünce üzerinde ve düşüncelerin çeşitliliği üzerinde durularak genel bir bakış açısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Ortaçağ’ın aksine bu çağda bambaşka bir dönüşüm söz konusudur. Avrupa’nın her tarafında başta Fransa olmak üzere düşünürler fikirlerini beyan etmiş ve her ülkede bu fikirler ayrı bir soluk kazanmıştır. Burada özellikle aydınlanmanın iki farklı düşünürünü incelemeye çalışacağız. Bu düşünürlerin ilki İngiltere’de kendini gösteren ve aydınlanmanın kurucularından sayılan John Locke’tur. Diğeri ise, Fransa’da kendini gösteren ve modern bilimin kurucularından sayılan Rene Descartes. İki farklı ülke ve iki farklı düşünürün farklı fikirleri üzerinden aydınlanmanın iki değişik perspektiften değerlendirmesini yapmaya çalışacağız. Modern çağın oluşmasındaki bu dönem önemli olmakla birlikte bu çağ günümüzde ciddi eleştirilere tabi tutulmuş ve hala bu eleştiriler devam etmektedir. Bütün bunlara rağmen Avrupa’nın değerlerini ve bu değerlerin dünya çapında gerek o dönem gerek günümüzde nasıl yankı bulduğunu anlamak için aydınlanma çağını bilmek gerekmektedir.   ( Yazan: ONUR Çalık)

Aydınlanma ‘’light (ışık)’’ anlamına gelen İngilizce bir sözcük olup, ‘’enlightenment’’ kavramına karşılık gelir. Aydınlanma XVII. ve XVIII. yüzyıllarda var olan totaliterliğe, feodal toplum yapısına, baskıcı dinsel dünya görüşüne karşı yeni bir sınıf olarak olgunlaşmakta olan burjuvazinin yönettiği bir özgürleşim hareketidir. XVIII. yüzyıl, siyasi düşünce tarihi için önemli bir dönüm noktası olarak sayılmaktadır. Bu yüzyıl Batı Avrupa’da burjuvazinin güçlendiği dönemdir. Burjuvazinin gelişmesi her kıta ve bölgede aynı olmamış fakat bu dönemde özellikle Batı Avrupa’da gelişme gösteren bu sınıf gerek felsefesiyle gerek iktidara ortak olmasıyla birlikte birçok ülkede devrimler yaşatmış, önce Avrupa’yı daha sonra dünyayı değiştirmiştir. Aydınlanma, getirdiği değişiklik ve paradigmalar aracılığıyla günümüze kadar etkisi sürdüren düşünce ve yönelimleri beraberinde getirmiştir.

Aydınlanma hareketinin başlamasında etkili olan filozoflara bakıldığında bazı temel kavramlar dışında aynı düşünceye sahip olmadıkları görülüyor. Aydınlanma döneminin son filozofu olarak nitelendirilen Immanuel Kant ‘’Aydınlanma nedir?’’ sorusuna şu şekilde cevap vermiştir.

“Aydınlanma insanın kendi kendisini vesayete maruz bırakmaktan kurtulmasıdır. Vesayet bir insanın bir başka insanın nezareti olmaksızın kurtulmasıdır. Vesayet bir insanın bir başka insanın nezareti olmaksızın kendi idrak kabiliyetini (understanding) kullanamam iktidarsızlığıdır. Bu vesayet, vesayetin sebebi akıldan mahrumiyette değil, aklı bir başkasının nezaketi (direction) (talimatı) olmadan kullanma karar ve cesaretinin yokluğunda, insanın kendi kendisinimaruz bıraktığı bir vesayettir. Sapare aude! “Kendi aklını kullanma cesaretini göster!” aydınlanmanın düsturudur.”

Immanuel Kant burada kişinin kendi iradesinin önemini vurgulamış ve diğer filozoflar gibi o da “aklı’’ esas almıştır. Aydınlanma, insanın insanlığa dönüşüdür. Toplumu, insanın aklı ve doğasıyla düzenlemeyi amaçlamıştır. Klasik anlamda ise metafizik bir kavramdır. Akla dayanma ve ona güvenme sonraki dönemlerde nesnel yasaların kavranmasına yol açmıştır. Genel olarak felsefe tarihçileri iki aydınlanmadan söz etmişlerdir. Bunlardan biri, Antik Yunan aydınlanması diğeri ise, XVII. Yüzyıl’da meydana gelen aydınlanmadır. Aydınlanma çağı diye tabir edilen XVII. yüzyıl Avrupada fikir hareketlerinin oluşmasında etkili bir dönem olmuş, etkisini XVIII. yüzyıl boyunca devam ettirerek, XIX. yüzyılda da varlığını sürdürmüştür. Günümüze kadar varlığını sürdüren ve Avrupa’da başlayan fikir hareketleri değişik değerler ortaya koymuştur. Geleneksel yapının yerine aklın öncülüğünde bambaşka bir dünya görüşü getirmiştir. Bu fikir hareketi burjuvazi denilen yeni sınıfın da felsefesi olmuştur. Hukuktan iktisat’a, insan ve cemiyet yaşamına, doğa bilimleri, felsefe, pozitif bilimler gibi bir çok yönden yeni değerler getiren bu fikir hareketleri genel olarak dünyada genel geçer bir özellik kazanmıştır. Bu yönüyle sadece Avrupa’da değil, tüm dünyada kabul görmüştür. Ortaçağ’da egemen olan geleneksel düşünce Rönesans ve Reform gibi kırılmaların etkisiyle bu dönemde etkisini iyice kaybetmiş ve feodalite, din gibi bir takım Ortaçağ dönemine ait olan kavramlar reddedilmiştir. Tanrı iradesinin yerine insan iradesi ve aklı yerleştirilmiş ve insanın kendi aklıyla herşeyi çözebileceğine inanılmıştır. Matematik, astonomi, fizik gibi bir çok pozitif bilim ön plana çıkarak bu dönemde bilim adına önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemdeki aydınlanmacı filozoflar tıpkı İlkçağ sofistleri gibi toplumda varlık gösteren gelenek, görenek ve inanç sistemini sorgulamışlardır. Aydınlanma felsefesinin doğmasının önemli sebeplerden birisi de toplumsal, geleneksel inançların eski güçlerinin yitirmiş olmasıdır.

Rene Descartes (1596-1650) ve Isaac Newton (1643-1727) gibi düşünce insanları fikirleriyle Aydınlanma Çağı’nın başlatıcıları olmuşlardır. Dünyayı yeni bir düşünce ile anlatma şekli oluşturmuşlardır. Akıl ve matematik ile tanrının varlığının kanıtlanacağı iddiası ile başlayan süreç, John Locke (1632-1704) ve Thomas Hobbes (1588-1679) gibi düşünürlerin var olan statükoyu sorgulamalarıyla devam etmiştir. Bunların arasında önemli bir düşünür ise, İsviçreli Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) olmuştur. Toplumsal sözleşme adlı yapıtında “İnsan özgür doğar, ama her yerde zincirlidir.” iddiası oldukça önem teşkil etmektedir. Kendisi iktidarın halka verilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu düşünceleriyle Fransız Devrimini etkileyen düşünürler arasında yer alır. Voiltaire (1694-1778) kurumsal dini küçümsemiştir. O zamana değin dinin egemen olduğu ve kilisenin hakim olduğu insan ve aklının hiçbir şekilde önemsenmediği bir dönem yaşanmış bu durum bireyin kişisel hürriyetini ve bireyi birey yapan bütün özellikleri hiçe saymıştır. Dinsel kurumlar bireyleri her türlü baskı altına almıştır. Bütün bu durumlara  aydınlanma çağının ve düşünceleriyle felsefesinin oluşmasına katkı sağlayan düşünürler tavır almış ve karşı gelerek eleştirmişlerdir. Aydınlanma dönemi, insanın yani öznenin aklına güvenin doruğa çıktığı dönemdir. Aydınlanmayı vücuda getiren iki önemli özellikten birisi kendisine güven duyulan aklın insanın varoluşunun kanıtlanmasında yetkili bir araç olması ve evrensel ilkelerin yasaların kaynağı sayılmamasının ancak bunları ampirik deneyimlerle ortaya çıkarabileceği bunun da bilim olduğu kanısıdır. İkinci özellik ise yine bilim yoluyla elde edilecek olan yasalar evrensel ilkeler aracılığıyla ahlaksal, sosyal yaşamda ve toplumda akılcı bir düzenin oluşturulacağı ve insanlık tarihinin bir sona doğru ilerleme sürecinden geçeceği inancıdır. Aydınlanmacı düşünce işte bu ilerleme inancını tarihte doğrulatmak istemiş ve bu yüzden tarihe yönelişi rastlantı sonucu olmamıştır. Bu yöneliş sonraları tarihte gelişmelerin de habercisi olmuş ve Tarih Felsefesi’ni doğurarak ve modern felsefe disiplininin de doğmasına, gelişmesine yol açacaktır. Doğan Özlem’e göre aydınlanmanın ortaya koyduğu önemli gelişmeler şöyledir:

 ‘’İnsan-merkezci bu evrenselci felsefe içerisinde epistemik öznenin yerini de  tarihsel özne almaya başlayacaktır: a) İnsan-Özne, kendi bilme imkanlarıyla dünyaya açılan, dünya karşısında kendi Akıl’ından başka bir başvuru yeri tanımayan epistemik öznedir. b) Tanrı, insanı öncelemez; tersine Tanrı fikri sonradanlık taşır; o, insan düşünmesinin çıkarsadığı bir şeydir. c) İnsan-Özne, bilim yoluyla, doğa yasalarını deneyimden elde edebilir, doğa düzenindeki akılsallığı deneyim yoluyla ortaya koyabilir. d) İnsan-Özne, doğada bulduğu yasalar örneğinde, kendi toplumsal yaşamını da genel ilkeler doğrultusunda akılcılaştırabilir, bu ilkeleri toplum yaşamına sokabilir. Genel ilkelerin toplum yaşamında, gitgide tüm toplumların yaşamlarında gerçekleştirilmesi, aynı zamanda “evrenselleştirme” adını alır.’’ 

 Avrupa ülkelerinde değişik düşünceler üzerinde şekillenen aydınlanma düşüncesi özellikle Fransa’dan yayılım göstermiştir. Paris bu dönemde merkez konumundadır. Coğrafi keşiflerle birlikte başlayan süreç içerisinde gittikçe zengileşen ve ekonomik özgürlüğünü elinde tutan burjuvazi iktidara doğru yürümüş ve iktidarda söz sahibi olma mücadelesi başlatmıştır. Bu durum ülkelerde devrimleri getirirken aynı zamanda yeni dünya felsefesini ve paradigmaları beraberinde getirmiştir. Kendi dünya görüşünü akıl ile mutluluğa erişileceğini, asiller ve rahipler gibi ayrı sınıfların imtiyazlarının olmamasını savunan burjuvazi özgürlük fikirleriyle halka inmiştir. Bütün bu süreç Fransa’da o günün dünyasını etkileyen ve bununla yetinmeyip günümüze kadar değişik aşamaladan geçerek belli bir değerler sistemi oluşturan 1789 yılında Fransız Devrimiyle sonuçlanmıştır. İngiltere’de ise, aydınlanma düşüncesi 1688 yılındaki devrim ile başlar. Aydınlanma felsefesinin dayandığı temel ilkeler: Doğa ve Bilim, Mutluluk, Akıl, Erdem, Faydacılık olarak sıralanabilir.

Modern bilim düşüncesinin doğuşunu sağlayacak gelişim Kopernikten gelmiştir. “Kopernik Devrimi” olarak bilinen ve klasik evren anlayışını kökünden değiştiren yaklaşımıyla modern kozmolojinin oluşumunu başlatmıştır. Kopernik dünya merkezli evren anlayışının yerine, güneş merkezli bir evreni ikame etmiş ve bu durum da, klasik kozmolojinin yıkılmasına sebep olur. Bu gelişmelerden sonra Newton (1642-1727) kendisinden önceki gelişmeleri daha ileri boyutlara taşıyarak bilimsel bir dünya görüşü tesis etmiş ve mekanik evren anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu anlayışın temel yasa ve terimlerini ontolojiye indirgemiştir. Bu durum insan ve toplumunda bu anlayışa göre ve ilkeler doğrultusunda incelenmesini ortaya koyarken olgulara odaklı bilim ve bilgi anlayışının tesisini sağlamıştır. Evren büyük bir makine olarak algılanmış ve rasyonel bir din anlayışının ortaya çıkmasını bu algılayış sağlamıştır.

XVII. yüzyıl bilime tutku çağı olmuştur. Bu yüzyılda bilim yüceltilirken hıristiyanlık ise yoğun eleştireye maruz kalmıştır. Filozoflar hiçbir yüzyıl’da görülmemiş boyutlarıyla dini sorgulamışlardır. David Hume (1711-1776), dinin insanlar üzerinde bir korku yarattığını ve modern yaşamın gelişimini engellediğini belirtmiş ve tanrı öğretilerinin reddedilmesini istemiştir. Öte yandan Montesquieu, Voltaire gibi filozoflar kişi özgürlüğünden yana olmuşlardır. “Kanunların Ruhu” (1747) adlı eserinde Montesquie yasama, yürütme, yargı güçlerinin ayrılığı prensibini ortaya koymuştur. Böylece mutlak krallık iktidarının despotik, keyfi yönetimine son verilebileceğini ifade etmiştir. Mevcut düzene ve dine yönelik bu köklü eleştiriler XVI. yüzyılda başlayan yenileşme hareketlerinin bir sonucunu oluşturmaktadır. Yüzyılın amacı ise, gelişmeyi engelleyen kilise ve krallık otoritesini en büyük güç olmaktan çıkarmak olmuştur. Kilise ortadan kaldırılarak bilimi, ekonomiyi, kültürü ve teknolojiyi geliştirmek amaçlanmıştır.

John Locke

John Locke, 29 Ağustos 1632 yılında Wrington’da doğmuş ve 28 Ekim 1704 yılında İngiltere Essex’te ölmüştür. İngiliz liberal bir filozoftur. Kumaş ticareti ile uğraşan bir aileden gelmektedir. Noterlik mesleği ile uğraşan babası aynı zamanda koyu püriten taraftarıdır. Locke’un bazı düşüncelerinde babasının etkisi sezilir. Oxford Üniversitesi’nde yüksek öğrenimini yapan Locke, en çok tabiat ve tıp bilimleriyle ilgilenmiştir. Hayata atıldığında ise hem yazar hem de siyaset adamı olarak çalışmıştır. Aydınlanmanın kurucularından sayılmaktadır.

John Locke’un düşüncelerinin temelindeki genel felsefesini iki başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar: 1) Aristokratik felsefeyi ve dogmatizmi eleştirmesi. 2) Burjuva felsefesi ve ampirizmin temellerini atması. Feodal aristokratik düşünce, epistemoloji (bilgi kuramı) alanında bilgilerimizin deney-öncesi (a-priori) olduğunu benimsemiş ve dogmatik bir tutuma sahip olmuştur. Bilgilerin kaynağını “dogma”larda bulmuşlardır. Doğru bilgi “Kitabı Mukaddesteki” bilgiler ve kilise babalarının görüşleri olarak kabul edilmiştir. Locke, XVII. yüzyılın rasyonalist metafiziklerine karşı çıkmış aynı zamanda eski dünya görüşüne de karşı çıkarak modern dünya görüşüne büyük katkı sağlamıştır. Sadece politika felsefesinde teokrasiyle mücadele etmemiş, bununla beraber XVII. yüzyılın mutlak monarşileriyle de mücadele etmiştir. XVII. yüzyıl filozofları için evren bir makinadır. Locke içinde durum aynıdır fakat diğer filozofların evren makinasının bilimi konusundaki düşünceleriyle ayrılır. Ona göre, insan bu devasa makinanın nedenini bilemez, bilebilmesi mümkün değildir. İnsan ancak kendi aklıyla ulaşabildiklerini bilebilir. Tanrı insanlara akıl vererek onları hayvanların üzerinde tutmuştur.

John Locke’un “İnsanları Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme” adlı 1690 yılındaki önemli eserinde bilginin doğuştan elde edilmediğini, bilginin deneyimle elde edildiğini vurgulamıştır. Zihnimizin doğuştan boş bir levhaya benzediğini savunarak ünlü “tabula rosa” dogmasını öne sürmüştür. “Aklın harflerden, fikirlerden yoksun boş bir kağıt olduğunu düşünelim bu kağıt nasıl donatılır?”, “Zihin, akıl ve bilgi gereçlerini nereden elde eder?” gibi sorular sorarak bunlara cevalar aramış ve cevabını ise “deneyim” olarak vermiştir. Locke’un ampirizm anlayışında bahsettiği deneyimler ikiye ayrılmaktadır. Bunlar: dış algılar ve iç düşüncelerdir. Locke, Descartes’in “Doğuştan Fikirler” kuramını eleştirmiştir. Fikirler ve bilgiler duyulardan ve deneyimlerden gelir. Bilincimizdeki fikirlerin tamamı en basitten en karmaşığa kadar tamamı duyulardan gelir. Ampirizmi kesin bir şekilde kabul eden Locke, İngiliz felsefesinin kendisinden sonraki gerçekçilik ve maddecilik akımlarının özellikle gelişmesine zemin hazırlamıştır.

Özel mülkiyeti feodal Avrupa’daki hiyerarşinin aksine bir kişinin sahip olduğu unvan ya da paye için değil, eşitliği esas alan bir doğa durumunu ortaya koymak için kullanmıştır. Locke’a göre, hiç kimse bir başkasına haz veren bir enstrüman olarak yaratılmamıştır. İnsanlar devlet kurmadan önce mülkiyet kavramıyla uyumlu olarak barış içinde yaşayabilecek kadar ussal (akılsal) varlıklardır. Hobbes’un söylediği herkesin istediğini elde ettiği herşeyi yapabildiği savaşçı birbirlerinin canını dahi alma hakkı da dahil olmak üzere özgür bir ortamın olduğu düşüncesinde olmamıştır. Locke, başkalarını yok etme gibi bir “aşırı serbestliğin” olmadığını bu durumun özgürlük durumu olmadığını söylemiştir. O özel mülkiyetin doğallığını savunmuştur. Locke’a göre, mülkiyet doğal bir haktı ve devletten öncede var olan, devlet kurulduktan sonra da devletin gücünü sınırlayan bir haktır. Hobbes’un düşündüğü gibi özel mülkiyet ona göre hiçte dişe diş bir rekabete yol açmaz.

John Locke, siyasal iktidarı, mülkiyeti düzenlemek onu korumak bununla birlikte ölüm cezaları içeren cezalar yapmak bu yasaların uygulanması için topluluğun gücünü kullanmak aynı zamanda devletin üzerinde oluşabilecek dış zararlara karşı bu gücün savunmada kullanılmasına kamu yararı için yapma hakkı olarak tanımlamıştır. Locke göre, insanlar başkalarının iradesine ve iznine tabi olmaksızın doğal yasanın sınırları dahilinde eylemlerini, servet ve mülklerini, kişilikleri üzerinde uygun olarak düşündükleri biçimde tasarrufta bulunabilirler. Bu ona göre, “yetkin bir özgürlük durumudur” Bu özgürlük durumu başıbozukluk durumu değildir. Hiç kimse başkasının sağlığına, yaşamına, özgürlüğüne zarar veremez. Zarar vermemesi gerektiğini belirleyen doğa yasası vardır. Locke’a göre, bu yasa “akıl”dan başka bir şey değildir.

John Locke, bütün eserlerinde otorite ve geleneklerden kurtulmak gerekliliğini vurgulamıştır. Günümüze kadar gelen liberal demokrasi olarak bilinen özgürlükçü, eşitlikçi bir çerçevede insanların doğalarından getirdikleri temel hakları korumayı amaçlayan bir siyaset kuramının öncüsü olmuştur. Bu düşüncesi mutlakiyet yönetiminde büyük sarsıntılara yol açmıştır. John Locke’a göre, mutlak monarşiler medeniyet ile bağdaşmaz. Medeni toplumun kuruluş amacı  insanların kendi başlarına karar verdikleri doğa durumundan kurtulmaktır. Hükümdarlar kendi başlarına göre karar vermekle doğa durumundan kurtulamamışlardır. Medeni toplumlarda insanlar kanunlarla birbirlerine bağlıdırlar. Halkın seçtiği kanun koyucu kuvvet kanunları yürüten kuvvetten ayrılması gerekir. İnsanlar hükümet kurmaya razı olunca çoğunluğun başkalarını idare etme hakkı verdiği tek bir yapı meydana getirmek zorunda kalacaklar ve birbirlerine bağlanacaklardır.

Rene Descartes

Rene Descartes, 31 Mart 1596 yılında La Haye’de doğmuş ve 11 Şubat 1650 yılında İsveç Stocholm’de ölmüştür. Descartes, babasının avukat olması yönündeki isteği doğrultusunda Poitiers Üniversitesi’nde Hukuk bölümünü bitirir. Babası Joachim, Britanny Parlamento üyesiydi. Profesyonel bir askeri görevli olma tutkusu onun Hollanda’daki Breda ordusuna katılmasını sağlamıştır. Hayatının çoğunu Hollanda’da geçirmiştir. Kendisi matematikçi, filozof ve yazardır. Modern filozofun babası unvanını almıştır.

Descartes’in felsefesi iki bakımdan önem teşkil eder. Bunlardan ilki, Platon’la başlayan ve hıristiyan felsefesi yönünden geliştirilen madde ve zihin ikiliğini tamamlamış ya da tamamlamaya yaklaşmıştır. İkincisi ise, bütün materyal dünya kuramında Descartesçılık deterministti. Aristotelesçi felsefe’de olduğu gibi organizmaların büyümesi ve hayvanların eylemlerini tin (ruh) ile açıklama gereği yoktu.

Descartes, felsefeye genel olarak bakıldığında birbirini tutmayan düşünceler yığını gördüğünü belirtmiştir. “Bu karışıklıktan nasıl kurtulmalı?”, “Bu kargaşayı ortadan kaldıracak sağlam dayanağı nerden bulmalı?” Soruları üzerinden güvenilir bir nokta bulmak için şüphe ile başlamıştır. Matematikte bulunan kesin bilgi gibi doğruya ulaşıncaya kadar ileri götürmüştür. Descartes’in şüphesi septiklerin ki gibi doğru bilgiye varılabileceğinden ya da bilginin olabilirliği şüphesi değildir. Onun şüphesi bir “yöntem” şüphesidir.” Doğru bilgiye ulaşmada kullanılan yoldur. Buna duyulan bir şüphedir. Descartes, çevremizdeki nesnelerin algılanması bir duyu yanılması iddia etmiş ve duyuların yanıltıcı olduğundan bahsetmiştir. Descartes, metot denilince anladığı şeyin şaşmaz ve kolay kurallar olduğunu belirtmiştir. Metotlara riayet eden kimseler, hiçbir zaman doğruyu yanlış yerine almayacaktır. Descartes’in bahsettiği metodun özellikleri ise şunlardır: Yanlışları ortadan kaldırmaya yarayan kesinlik, emek kaybını önlemeye yarayan kolaylık, zihni bilime götüren bilgelik ve bilimin artmasını sağlayan verimliliktir. Descartes, doğru ve kesin bilginin olabileceği tezini savunmuştur. Felsefesini bunun üzerine kurmuştur. Bilgelik Descartes’in felsefesinde doğanın bilimini yapmasına sebep olması açısından ve insan ahlakını düzenlemesi açısından önemlidir. Ona göre, felsefeye insan yaşadığı dünyada ihtiyacı vardır. Ortaçağda olduğu gibi felsefe öteki dünya için değildir.

Descartes, ‘’Bilginin çıkarsanacağı apaçık önermeler hangileridir?’’ sorusu üzerinde düşünmüş ve bunların skolastik dönemlerden kalma dogmalar olamayacağı kanısına varmıştır. Çünkü, herkesçe tartışma konusu olmuş bu dogmalar herkes tarafından kabul edilebilir olmaktan uzaktır. Bu nedenle doğrular baştan tek tek aranmak zorundadır. Doğruluğundan kuşku duyulmayan önermeler Descartes’e göre, açık seçiktir. Deneyden elde edilen bilgiler de kuşkuludur. Düşler yanıltıcıdır ve insanı algılar her daim yanıltır. Bazen insanlar bunun farkında bile olmazlar. Descartes, hiçbir düşüncenin bütünüyle kesin olduğu kanısında olmamış ve kuşku duymak için hep bir nedenin olabileceğini belirtmiştir. Fakat bir insanın herşeyden kuşkulandığı bir kesinlik ifade eder. İnsan kuşkulandığından da kuşkulanmış olsa bile bu yine kuşku duyduğu gerçeğini ve doğruluğunu değiştirmeyecektir. Bu yüzden Descartes, öznel açıdan “ben” olarak düşündüğü kesinse düşünen bir varlık olarak var olduğunu belirtmiştir. Bunları ifade ettikten sonra ise ünlü deyişi olan “düşünüyorum, öyle ise varım” (cogito ergo sum) söyleyerek kendince kuşku duyulmayacak bir önermeye ulaşmıştır. Descartes’a göre, bilgiler doğuştan vardır. Sonradan gördüğümüz ve algıladığımız şeyler zihnimizde imgeler oluştururlar. Duyum ve deneyimleri “doğuştan ideler” eleştirir ve düzeltir.

Descartes’in bilgi kuramı genel olarak iki ayrı varlık olduğu teziyle sonuçlanmaktadır. Bunlar: Tin-Özdek ikiciliği ya da Ruh-Madde ikiciliğidir. Ruhun özü düşünmek maddenin özü ise yer kaplamaktır. Böyle bir ayrıştırmayla Descartes, iki özü birbirinden ayırır. Böylece hem birbirleriyle çelişmelerini hem de birinin diğerine indirgenebilmesi imkansızlaşır. Bunun sonucunda ise, ruhun erdemleri ile maddenin yasaları ve mekanik yapısı üzerine konuşmak ayrı şeyler ifade eder. Ruh ile madde arasındaki bu ayrım düşünce tarihinde, modern bilimi bir bilim olarak ortaya koyan en önemli adımlardan olmuştur.

Kaynakça
ALADDİN, Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi,Bilim ve Sanat Yay, Ankara, 1995.
ABRAMSON, Jeffrey, Minerva’nın Baykuşu Batı Siyasal Düşünce Tarihi, (Çev: İbrahim Yıldız),  Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.
DESCARTES, Rene, Metot Üzerine Konuşma, (Çev:Mehmet Karasan), Milli Eğitim Yayınevleri, İstanbul, 1947.
GÖKBERK, Macit Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.
GÜNGÖRMÜŞ KARA,Gamze, Batı’da Aydınlanma Doğu’da Batılılaşma, Okumuş Adam Yayınları, İstanbul, 2005.
HİLAV, Selahattin, Felsefe El Kitabı, Gerçek Yayınları, İstanbul, 1985.
KÜÇÜKALP, Kasım – CEVİZCİ, Ahmet, Batı Düşüncesi Felsefi temeller, İSAM Yayınları, İstanbul, 2010
LOCKE, John, Yönetim Üzerine İkinci Deneme, (Çev: Fahri Bakırcı), Eksi Kitaplar, Ankara, 2016
KERR, Gordon, Avrupa’nın Kısa Tarihi, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011
SARICA, Murat, 100 Soruda Siyasal Düşünceler Tarihi, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1973
SPENCER, Lyoyd, Aydınlanma, (Çev: Erhan Kibaroğlu), NTV Yayınları, İstanbul, 2010
RUSSELL, Bertrand, Batı Felsefesi Tarihi, (Çev:Muammer Sencer), Alfa yayınları, İstanbul
TOUCHARD, Jean, Siyasal Düşünceler Tarihi, (çev. İsmail Yerguz), Islık Yayınları, İstanbul, 2015
ASLAN, Seyfettin – YILMAZ, Abdullah, ” Modernizme Bir Başkaldırı Projesi Olarak Postmodernizm’’, C.Ü İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 2
ATIŞ, Naciye, “Descartes felsefesinde Öznenin Epistemolojik olarak konumlandırılışı”, ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, sayı. 1 / 4, 2008, s.1-12
EROĞLU, Müzeyyen, “John Locke’un Devlet Teorisi”, Akademik Bakış Dergisi, sayı.21, 2010
KANT, Immanuel, “Aydınlanma Nedir?”, Liberal Düşünce, cilt.10, no.38-39, 2005, s.225-230
ÖZAYDIN, Özg, “Modernliğin Akılcılık ve Evrenselcilik İddialarının Felsefi Kökeni”, Doğuş Üniversitesi Dergisi, sayı.12, cilt. 1, 2011
ÖZLEM, Doğan, ‘’Felsefi Hermeneutiğe Geçiş Yolu Olarak Tarihselcilik’’, Cogito Dergisi, Sayı 73, Bahar 2013 YKY Yayınları
KAYA, Abdullah, 17. Ve 18. Yüzyılda Toplumcu Görüşler, Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale, 2006.

Kaynak Site: Beyaz Tarih 

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.