Sihri Kaybolan Şiir – Fikrikadim

Sihri Kaybolan Şiir

Hasan Boynukara

Çok acımasız oldu bu başlık ama siz görmezden gelin. Gönlünüze uygun bir başlıkla yumuşatın ya da itiraz edin. Bir klişeyle devam edersek ferahlarız belki; her dönemde iyi şiir de var kötü şiir de. Küçük bir not düşelim buraya ve şairlere haksızlık etmeyelim. Her çağ kendi şiirini yazdırır. Şair gözlemlerini, gözlemleri sonucu hissettiklerini, tanık olduğu acıları, çelişkileri, umutları, çaresilikleri vs. anlatır.  Eleştirmenler şöyle bir sıralama yapar; mitik çağ, heroik çağ, epik çağ ve ironik çağ. Sonuncusu içinde yaşadığımız çağdır. Yani zavallı, çoğu kez aczinin ve çaresizliğinin farkında olmayan, biraz eğri büğrü ama aynada kendisini farklı görmeye,  mutsuzluğunu ödünç tebessümlerle kapatmaya çalışan, bir carpa diem/anı yaşayan insan.  Herkesin, bu arada şairlerin de doğal olarak acelesi var.  Bir acıya, bir trajediye tanık olan şair elini çabuk tutmazsa, daha büyük bir acıyla karşılaşacağının farkında. Dahası, öyle yükseldi ki acı eşiği kelimeler, imgeler, metaforlar çelimsiz kalıyor anlatmaya. Diğer yandan popüler kültürün etkisiyle anlık hazlar yaşatan, bir kitap dolusu okuduktan sonra neredeyse tek dizesi hatırlanmayan, ileri düzeyde sembolik, çoğu kez hastalıklı/patolojik, sadece yazanın anlayabildiği, repertuvara pek uymayan şiirler. Şiir tüketicisinin diğer edebi türlere oranla daha az okunduğu düşünülürse, yazanın çok okuyanın az olduğu bir tablo çıkıyor karşımıza. Her dönemde bazı türlerin diğerlerine oranla daha revaçta olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir.

Sosyal Politikalar

Politikalar ve toplumsal yönelimler tüketilenin niteliğini doğrudan etkiler. Her alanda, ipleri ellerinde tutanlar, makbul insan tarifi yaptıktan sonra, buna nasıl ulaşılacağını da tanımlarlar. Ne giyilecek, ne içilecek, nerede ve nasıl eğlenilecek, ne okunacak vs… Bireysel özgürlük ve seçim dilsel düzeyde kalırken, kitleselleşme, benzeşme, tek kalemden çıkma halleri dörtnala gider. Bu durum edebiyat için de geçerlidir.  Kitlesel üretimin, kitlsesl tüketiciye ihtiyacı vardır. Daha ekonmiktir, daha çok kazandırır. Çoğumuzun okumadığı, entipüften başyapıtların saman alevi gibi nasıl başlayıp bittiklerini görürüz.  Modern zamanların sanat ve edebiyat simsarları okuyucuyu neyi/neleri okumaları konusunda yönlendirir. ektedirler.   Tüketici de, pazarlananları seçme özgürlüğünü kullanarak satın almaktadır. Büyük kütlenin bir parçası olmak, trendy olmak dolayısıyla makbul insan olmak; kolay ve zahmetsiz… Kitaptan bir iki cümle de ezberlenmişse, murad hasıl olmuş demektir. Dememiz odur ki, hikaye de, şiir de, roman da “tüketilecekse”,  büyük ölçüde sosyal formatörlerin tutumuna bağlı değişkenlik gösterir. 

Çıktım Erik Dalına

Zevklerimiz değişti, alışkanlıklarımız, ilhamlarımız, inançlarımız…  Destanlık ne var ortada ki destan yazılsın. Yüceltilecek ne kaldı da şiir yücaltsin, şiirle yücelsin.  Ya da aşk mı kaldı şiiri yazılacak?  Ya da elde kalan aşk mıdır allahaşkına!  Bu aşkın şiiri lirizmle değil  hırıltıyla yazılır ancak. Siz de okurken duyuyor musunuz bu sesi? Ben duyuyorum. Dokunduğun sürece var olan, elini çektiğin an hatırası bile silinen.  Bedeli ödenmeyen aşk, aşk mıdır?  Şimdi şiir böyle bir aşkın neresini, nasıl yazsın? Önce yürekten, sonra beyinden sürgün edilen şiir, şimdi sadece figürandır. Retorik malzemedir. Raflardadır. “Çıktım erik dalına yedim onda üzümü“n sırrı nerde? Artık en iyi şiir en çok gaza getirendir. Ya da sizi hafakanlara sevkeden!  Ehl-i şiir perişandır. Şair garibandır.

Plaj Şiirleri

Kolay yazılan ve kolay okunan, ya da çok kolay yazılan ama kafasınızda bir resim çizmeyen şiirler.  Bir yanda beş duyunun ötesine geçmeyen, diğer yanda bir başka evren sesleniliyormuş hissi verenler. Ufak tefek kelime oyunlarıyla bayağılıklar gizlediği, klişelerin havada uçuştuğu,  harc-ı alem mecazlarla  günlük, maleyani duyguların teşhir edildiği şiirler.  Plaj şiirleri denilebilecek bu şiirler çoğunlukla belden aşağısına hitap eden, şarkılaştırılan,  diskoteklerde çalındığında, tempo tutulabilen, mesajlaşmada kullanılabilen cinsten; deniz, güneş,  kum üstü hafif şiir..  Epeycesi bir libido nöbeti sırasında yazılmış duygusu veriyor. O da olmadı kişisel bunalımlar.  Ya da milyonda bir kişinin bile ruhuna girmekte zorlandığı kapalı kutu şiirler. Yakaladığınız bir kelime, bir benzetme, mir metafor, bir imge.  Böyle okuyucuya böyle şair mi demek lazım, böyle şiire böyle okuyucu mu karar veremiyorum.  Kısaca ya manikür, pedikür yapmış ya da sıkı sıkıya örtülü şiirler…

Kasetlere Okudum Seni

Bazı şiir severlerimiz ve şairlerimiz, madem bu nadanlar okumuyorlar, öyleyse biz de onların kulaklarına kulaklarına  üfleyelim şiiri dediler sanki. Şiir okumanın yerini tutmaz ama bu da bir şeydir. Oldum olası şak şak için okunan şiir programlarından hoşlanmamışımdır. Bu da benim arızam. Ama İbrahim Sadri’yi dinlemişliğim vardır. Bir başımayken. Şiiri vurgularla, ses tonuyla şiirleştirmeye çalışmanın biraz ayıp kaçtığını düşünmüşümdür nedense. Necip Fazıl okumuştur, malum. Onun yaptığını “sesini yadigar bırak”ma gibi anlıyorum.  Şiir okurken kullanılacak en eşsiz ses,  okuyucunun kendi sesidir. Ne o öyle, bakın burası mühim, burada ağlanacak, burada celallenilecek pozları. Herkesin okurken çizdiği resim, daldığı hülyalar, baktığı mesafeler farklıdır. Arş ileri şiirleri, milli şiirler, kahramanlık vs. şiirleri,  sloganik şiirler, şiirle aralarına mesafe koymaktadır bana kalırsa. Ben almayayım. Okuyucu  “niyet ettim şiir okumaya” diye önce niyet etmeli.  Öte yandan illa da kulağıma okunucaksa, yalnız ikimiz olmalıyız, çiklet, gazoz, öksürme eşliğinde değil. Bencilce, evet!

Shelly’ye Katılıyorum

Shelly, Şiirin Savunması’nda “Şairler ve filozoflar dünyanın gayri resmi yasa koyucularıdır.” der. Şiirse inanlığın gayri resmi yasalarıdır. İnsanlık nefes almakta zorlandığında, coşkusunu en üst perdeden dile getirmek istediğinde, sevgisini haykırdığında, Zarifoğlu’ca söylemek gerekirse, daraldığında, havalara bir “aşk sayihaları salmak” istediğinde en yakın sığınak, en güvenli liman, en cömert kaynaktır. Yasa yapıcılar, bedenin yasalarını, suç ve cezalarını düzenler, şiirler ruhun. Ruhu tanımlamadan, şiiri tanımlamak mümkün müdür?  Sonra niye tanımlayalım ki!  Şiirin alametleri vardır, tanımları değil. Şiirle uzaktan selamı olanlar bile bilir ki şiirin çiçeği solmaz, sevgilileri yaşlanmaz, zamana yenik düşmez, derde, tasaya, kedere, ölüme boyun eğmez. Ölüme kafa tutmak, bu yolla ölümsüzleşmektir  şiirdir. Zamana direnmek, zaman dışına çıkmaktır. Hepsidir, hiçbiri değildir. Ne paradoks değil mi?

Bilir ve kabul ederiz ki edebi eser öncelikle estetik haz demektir ve edebi niteliği verdiği estetik hazla doğru orantılıdır. Düzyazıda bilgilendirme öne çıksa da, edebi nitelik ya da estetik öğe vazgeçilmezdir. Tek cümleyle söylemek gerekirse, estetik yoksa edebiyat da yoktur. Ancak kafa tutarken de, boyun eğerken de aklımıza ilk gelen şiirdir. Dilsel bir aromaterapi, iyileştirici losyondur. Sevginin bilbordu, duyguların sürmanşetidir. Yerelin olduğu kadar evrenselin platformudur. Bireyin soluklandığı, her rengin kendinden bir yansıma bulduğu yerdir. Yerel duygularla yazılsa da, evrenseldir. Bu nedenle her şair biraz Türktür, her şiir biraz Türkçe. Ya da tersi… 

Ve yine biliriz ki şiirde estetik kaygı daha fazladır ve estetiği bir yana bırakıp anlam avcılığına çıkmak hayal kırıklığı yaratır. Okumaya oturunca üç beş dizeden sonra hala esnemiyorsak ümit vaadediyoruz demektir. Estetik algı ve haz birazcık eğitim gerektirir.  Düzyazı, şiir okumayı öğrenmeye bir hazırlık gibi düşünülebilir. Eğer Joyce okumuyorsak, kurgusal eserler bizi fazla yormaz, terletmez ya da esnetmez. Her şiir için böyle değil tabii. Kolay, çerezlik şiirler vardır. İyidir. Şiiri sevdirir. Ben de anlıyorum, ben de zevk oluyorum babında bir özgüven kazandırır. Şiirin basit ve anlaşılır olması her zaman kötü değildir. Hatta çok iyi şiir hem şiir olma niteliğini koruyan hem de kolay anlaşılandır. Yunus Emre’ce söylenecekse, varsın şiir kolay ve anlaşılır olsun.

Malumdur; günümüz insanı bir yanda boş zamanını hoşça geçirmek için çırpınıp dururken, diğer yanda zaman fukarasıdır.  Şiir okumak biraz vakit, biraz sabır, biraz çaba, eskilerin deyimiyle biraz dikkat ve rikkat gerektirir.  Harry Potter gibi popüler romanlar milyonlarca satılabilmektedir. Dünyada benzer bir durumun şiir için de geçerli olduğu bir tek örnek bile yoktur. Çünkü vasat okuyucuyu en çok etkileyen “olay örgüsü”dür, entrikadır, merak duygusunun canlı tutulmasıdır. Destanların, şiire göre daha çok ilgi görmesi, bir olayı anlatması, kahramanlarının olması, zaman zaman ahlak dersi vermesindendir. Oysa şiir başına buyruktur. Tok satıcıdır. Ne eğlendirmek gibi bir derdi vardır, ne de eğitmek. Siz bir şeyler arayıp bulabilirsiniz ama bilelim ki, onun böyle bir kaygısı yoktur. Şiir ömrü uzatmak değil, ruhu ölümsüzleştirmek peşindedir.

Romancılık bir meslek olabilir ama şairlik meslek değildir. Şiirin senaryosu yazılmaz, filmi çekilmez, oyunlaştırılıp sahnelenmez. Doktrini olmayan bir felsefedir. Şiirle iştigal, ister yazan olun ister okuyan,  bir dikkat ve duyarlılık zenginliğine talip olmaktır; dünyayı daha net görmektir, güzelliği fark etmektir, acının tadına varmaktır. Roman, okurla ilişki kurmaya çalışırken, şiir empati yapar.  Roman toplumun panoramik bir resmi ise, şiir toplum sağlığının barometresidir. Giderek daha az şiirin yazılıyor olması ya da okunması, sağlığımızın bozulduğuna, ateşimizin ya da tansiyonumuzun yükseldiğine işaret ediyor olabilir. Şiir okumak diyorsak, bağıra çağıra, alkış almak için dinleyenlerin merhametine sığınılarak şiir okumak değildir elbette. Herkesin bir şekilde şiirle ahbaplık kurduğu, yarenlik ettiği bir dünyada cinnet, hiddet, ırkçılık, ayrımcılık bencillik, açgözlülük olur mu? Olur ama kaydadeğer oranda olmayacaktır.  Tüy kadar hafif, granit kadar sert, çocuk gibi şımarık, Pikaro gibi serazad, anne yüreği gibi müşfik, kral gibi üst perdeden konuşan, dilenci gibi yalvaran, tevazudan kırılan, kibrinden geçilmeyen. Size mahreminizi, ruhunuzu göstermeyi vadeden ama duvağını açmakta nazlanan, buna rağmen sabrınızı ve çabanızı karşılıksız bırakmayandır. Sabır ve inat: Anlama çabası. Ruhunuz önemliyse  ve siz siz yapan güzelliklere bigane kalmak istemiyorsanız, yapacağınız şey ekmeğe şiiri katık etmektir. Kutsal kitap der ki; insan yalnızca ekmekle yaşamaz. Çiçek neden varsa hayatımızda, şiir öyle vardır. Seremoninin aksesuvarı, şakaşakın nesnesi değil, bizatihi kendisi olarak var olmalıdır.

Ruh kültürüdür şiir. Roman gevezeliktir biraz. Sizi eğlendirmek, bir şey öğretmek niyeti taşır. Az daha kötü niyetlisi zaman öldürme aracıdır.  Uyumak için okumak, can sıkıntısını gidermek için okumak. Okunsun da nasıl ve hangi amaçla okunursa okusun, kendi adıma itirazım olmaz. Aynı şeyi şiir için söylemek zor ama.  Hisset ve düşün; Şiir kanatlanmaktır biraz. Kanadı kırık çağdaş insan uçmaktan korktuğu içindir belki de uzak durması şiire.

Propaganda’ya, slogana, toplumsal sorunlara meyl eden şiir romana yakındır. Düz yazıya çevirdiğinizde fazla bir kayıp olmaz. Şiir tadı vermekle birlikte, şiirden çok vecizedir. Yaş ağaca balta vuran el onmaz, gibi. Şiirsize gerçeği, yalnızca gerçeği sunma telaşında değildir. Rafine zevk!  Şiir mutlak gerçeğin peşindedir.  Bunun için bazen gerçeğe ihanet de eder. Ne  mazlumdan yanadır, ne zalimden. Hatta zalimliği anlatırken bile adildir.  Şiirin ahlakilikle nikahı da şüphelidir. Daha çok bir muta nikahıdır onunki. Kimi zaman estetik uğruna ahlakı da, gerçeği de, dürüstlüğü de feda edebilir. Oysa okuyucu şu ya da bu şekilde gerçeğin, ahlakın,  peşinde olabilir.  Herşeyin indirgemeci bir işlemden geçirildiği dünyamızda şiirin romanla yarışması, ilgi çekmesi, nazını çekecek okuyucu bulması kolay değildir.  Kitle iletişim aktörlerinin elinde roman, büyük ölçüde ticari bir metadır. Ekmeğini bu yolla kazananların reklama hayır demesi ne mümkün? Medya indirgemeci süreci yüceltir. Bütün dünyaya, kitlelerce kolayca benimsenecek basmakalıp tipler sunar, benzer sıradanlıkları telkin eder. Milan Kundera bu hale Kitsch der. Maliyeti ne olursa olsun, mümkün olduğunca çok insanı memnun etme hali. Memnun etmek; herkesin duymak istediği sesi yükseltmek, tipi parlatmak, evire çevire benzer temaları servis etmektir. Aptallıkları, bayağılıkları süsleyerek, çekicileştirerek sunmaktır.

Malum, sanatın en büyük testi zamandır: ne eleştirmendir, ne yayımcı, ne kitapçı. Bu testten geçenler yaşar. Eleştirmenlerin rütbe alma, nafaka temin etme, namı yürüme gibi dertleri olmasaydı, tozlu raflarda bir deri biri kemik kalan epeyce bir külliyat, gün yüzüne çıkmayacaktı.  Kabul edelim ki, sonuçta şiir, kötü olsa da, şiirdir. Aması var; dizeleri arasında ışığın dolaştığı şiirler, karanlık bir labirentten farksız olanlar. Takdir görecelidir, lakin zevksizliğin, basitliğin, sıradanlığın tüm günahını takdire yüklemek, tacize cevaz vermek olur. Niyetim şiir okuyucusuna sağdıçlık etmek değildir, ama alfabeyi söken herkesin de “iyi şiir dediğin ne ki, hangisinden hoşlanıyorsam iyi şiir odur”  demesi de can sıkıcıdır. Aklın duyguya, ilmin irfana, kimyanın simyaya, fiziğin metafiziğe galebe çaldığı günden beri, gülün kendisi değil, yağıdır büyüleyen. Aşk yüce duyguların değil, bastırılamayan arzuların adıdır. 

Kötü Şiir, Şiirin Etiket Değerini Etkiler Mi?

Kötü şiir, şiir okumaya mani değildir. Hatta bazen eğlenceli de olabilir. Niye şiir yazıyorsun diyenlere, yazmazsam ölürüm diyen şair, niye okuyorsun diyenlere, okumazsam eksik kalırım, daha az insan olurum cevabını veremiyorsa iyi okuyucudur. Şiir artistokratik, atavistik bir ruhu dışa vurur. Doğası gereği elittir. Bunun mutlaka sayısal bir karşılığının olması gerekmez ama olması da yadırganacak bir durum değildir. Şiir okumak, militansı duygularla, retorik kaygılarla, hormonal dürtülerle okunmuyorsa, çoğunlukla uygun bir zaman ve zemin işidir, mistik, küçük bir tören gibi. Elini uzatıp raftan bir kitap çekmek ve esneyerek şiir okumak andolsun ki ayıptır. “En güzel söz” karşısında azıcık bir huşu duymak icabet etmez mi? İhtiyaç duyulmadan okunan şiir, tadına varılmadan yenen yemekten farksız olur.

Talim-i Şiir

Okullarımızda şiirden nefret ettirmek için büyük çaba harcanmaktadır ve bunun için hiçbir güvenlik önlemi alınmamaktadır. Şiiri vurgusuyla okumak, veznini bulmak, kafiyesini tespit etmek, iç ritm, dış ritm, söz sanatları vs. derken ortada şiir değil, şiirin enkazı kalmaktadır. İmtihan korkusuyla, lanetler okuyarak şiirle meşk, zoraki evliliktir ve en kısa zamanda mahkemelik olur. Şiir sınavı! Bir türlü alışamadığım bir ifade. Şiir kendi haline bırakılmalı ve mutlaka seçmeli ders olmalı. Sınavı, notu, olmamalı. Hoca/öğretmen öğrencisine şiirden nasıl daha çok zevk alabileceğini, farklı okuma biçimlerini, tadına varmasını öğretmelidir, öğrenmesine yardımcı olmalıdır.

Nihayet

Mehmet Ocaktan, hayata hep şiirin penceresinden bakmaya çalıştım, çünkü, yaşamımı anlamlı kılan tek şey şiirdir, der. Ancak zaman zaman gerek yaşadığımız dünyanın acımasızlığı, gerekse gazeteciliğin (biz buna hayatın diyelim) hızlı temposu en büyük aşkım şiirle arama engeller koyuyor. Ama her şeye rağmen şiir… Her şeye rağmen, hayatımın anlam kazanabilmesi için umutlarımın penceresini açık tutmam gerekiyor. Bahattin Karakoç şöyle der; “Şiir çok ucuzladı çünkü şiirin getirisi, götürüsü yok. Kim ne yazıyorsa, ‘şiir’ diyorsa ‘şiir’ oluyor. Kimse de ‘bu şiir değildir’ demiyor. Manzum bir parçayla şablonu tekrar edip durma şiir zannediliyor. Kardeşim bunu bütün halk şairlerimiz söylemiş, divan şairlerimiz söylemiş, söyleyecek bir şey kalmamış.  Sen burada yeni bir söylem getireceksin ki milletin dikkatini çeke… ‘Bu adam ne diyor?’ diye meraklansın. O zaman şiirle ilgilensin…”

Şiirin eski büyüsüne ve itibarına kavuşması dileğiyle, bol şiirli günleriniz olsun

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

Prof Doktor. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı Bölüm Başkanı
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun