Kırmızı Saçlı Kadın, Müslüm Gürses’den Paramparça – Fikrikadim

Kırmızı Saçlı Kadın, Müslüm Gürses’den Paramparça

Hatice İskenderi

Hatice İskenderi

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk’un doğu ve batıyı karşı karşıya getirdiği romanı…  Bunu da Batının efsanesi Sophokles’in Kral Oidipus’u ve doğunun efsanesi Firdevsi’ye ait Şehname’de yer alan Rüstem ve Sührab’ı romanda işleyerek yapıyor… Oidipus’un ana teması bireyselleşme,  Şehnamede yer alan efsaneninki ise otoriterleşme.

Ana karakter Cem’in hayatı işte bu iki efsane üzerine kurulu… Babası rolüne koyduğu kuyucu Mahmut Usta’yı kuyuda kaderine bırakıyor ama yıllarca aklı o orada kalıyor. Cem’in ergenlikten orta yaşa kadar düşe kalka bireyselleşme ya da bireyselleşememe sürecini okuyoruz. Ben romanın sonuna doğru Rüstem ile Sührab efsanesinin gerçekleşeceğini düşünürken böyle bitmedi. Karakterlere gelince bana gerçekçi gelmediler. Sanki kurgu içine yerleştirilmiş gibi duruyorlardı. Sadece görevlerini yerine getiriyorlarmış izlenimi verdiler. Pamuk romanlarında samimiyetten hoşlanmadığını, samimiyetsizliği samimiyetle yaptığını belirtiyor. Belki bu yüzdendir. Zaten karakterler üzerinden toplumun siyasal tercihlerini, toplumsal hafızamızdaki efsanelerle ilişkilendirerek sorguluyor. Hatta beklentilerini dile getiriyor.

Yalnız kuyucu Mahmut Usta’yı diğer karakterlerden farklı bir yere koyuyorum. Çünkü romanın samimi olan tek karakteri. Anadolu insanını temsil ediyor. İşine önem veriyor,  kendince bildiklerini etrafıyla paylaşıyor. Kitabi olmayan, anlatılara dayanan inançları var. Bu inançları hayatın tadını çıkarmasına da mani olmuyor. İlk bölümlerde yer alan Mahmut Usta’nın suyu çıkarma çabasını, tecrübelerini, gayretini; heyecanla okudum doğrusu. Suyu çıkarma anını hep bekledim ama samimiyetsiz yazarımız (kendi ifadesiyle) bu bekleyişimi boşa çıkardı. Cem’in Mahmut Usta’yı kuyuda bırakması gibi Pamuk da okuru o kuyuda bırakıyor. Yazarın samimiyetsizliği en fazla burada hissediliyor.

Kırmızı Saçlı Kadın’a gelince romanın tamamında olan ve aynı zamanda olmayan bir serap gibi. Mücadele-yokoluş gibi travmatik olaylardan sonra hep feryat eden bir ana var içimizde. Gözyaşlarıyla, ağıtlarıyla acıyı daha da arttıran… Kırmızı Saçlı Kadın’da bunu temsil ediyor bir bakıma. Hayatı dramatik olaylarla dolu. Tiyatro oynarken bile ağıt yakan anne rolünde.

Romanda efsanelerle ilgili pek çok bilgiye rastlanıyor. Benim en fazla dikkatimi çeken batıda resim sanatı gelişmiş olduğu halde Oidipus efsanesinin pek az resmedilmiş, daha çok yazılmış olması. Bunu nedeni Pamuk’a göre batının kelimelerle düşünebilme yeteneği. Resime mesafeli duran doğuda ise Rüstem ve Sührab efsanesi ise bol bol resmedilmiş. Pamuk bize batıyı kelimelerle düşünebilen aynı zamanda resim yapan bir medeniyet olarak takdim ediyor. Batının bu özelliklerinin gelişmesini de bireyselleşmeye bağlıyor. Doğu ise bunun tam tersi… Ne resme değer veriyor ne de kelimelerden anlıyor. Ama işine gelince resmi kullanarak otoriteyi yayıyor. Bunları okurken Ortaçağ Avrupası’nın cehaleti ve onlara ışık olan Doğunun Endülüsü geldi. O zamanlar Avrupa, Endülüs’ten kendilerine miras kalan kalıntılarla aydınlandı. Medeniyet sadece bir toplumun tekelinde olmadı. El değiştirdi ve değiştirecek.

Romandan diğer notlar: fark etmediğimiz birçok şeyde efsanelerin izi vardır. Mesela Yeşilçam’da bazı filmler bilindik-bilinmedik efsanelerden uyarlama. Buna örnek olarak İbrahim Tatlıses’in eski bir filmi, Şehname’deki Erdeşir ile cariye Gülnar’ın aşkının uyarlamasını veriyor. Yalnız filmin Kanal 7’de yayınlanması manidar.

Yine halk arasında kulaktan kulağa yayılan ama Kuran’dan geldiğine inanılan değişime uğramış hikayelerden biri şeytanın insanları resim yapmaya teşvik etmesi, sonra ölmüşlerini hatırlatsın diye o resimlere bakmalarını öğütlemesi. İnsanları bu durum puta tapar hale getiriyor. Pamuk’a göre doğuda resmin günah sayılmasının altında bu anlatılar yatıyor.

Şehname’den bahsederken Türkiye’nin iki yüz yıllık batılılaşma sürecinde kendi hikaye ve efsanelerine yabancı kaldığını belirtiyor. Oysa İran’ın öyle olmadığını, eski değerlerini unutmadığını söylüyor. Yazarın ilgi çekici bir tespiti de İran’ın laiklik anlayışı… İran’daki laiklik, Türkiye’de olduğu gibi otoriteyle korunup varolan bir yapı değil, hiç varolmayan temel bir ihtiyaç gibi…

Müteahhitlik işiyle zengin olan Cem, bir yandan kendini sıkı bir solcu babanın oğlu olarak sorguluyor. Kredilerde, arsa alımlarında öncelik sağlanması için iktidar ve belediyelerle iyi ilişkiler kurulması gerektiğini ve bunu yapabilmek için de muktedirlerin zevksiz kültür faaliyetlerine, hamasi nutuklu törenlerine katılmak zorunda kaldığını belirtiyor. Kendini ikiyüzlü olarak görüyor. Bir de Malatyalı Murat karakteri var ki kendisinin tam tersi. Muhafazakar olarak bahsettiği Murat para ilişkilerini doğru kuran kurnaz bir iş adamı. Çıkarı olan her durumdan faydalanıyor.

Romanı bitirdiğimde bir müzik kanalında Müslüm Gürses’ten “Paramparça” klibini izledim. Tamamen tesadüf oldu. Müslüm Gürses “kırmızı” eski model bir arabanın arka koltuğunda, güneş gözlüğü ve beyaz ceketiyle tek başına oturuyor. Teoman’a ait bu modern rock şarkısını Müslüm Gürses arabesk ezgilerle seslendirmiş. Doğu ve batı ezgileri bir arada yani…  Arabanın geçtiği yerler bana romandaki Öngören Kasabası’nın 1980’lerdeki el değmemiş ve yeşil yollarını çağrıştırdı. Şarkıda “Babamın öldüğü yaştayım…” sözü geçiyor. Sanırım şarkıdaki karakterin babasıyla ve hayatla ilgili çözemediği sorunları var. Tıpkı Cem gibi… Pamuk, bu romanı yazarken acaba bu şarkıyı dinledi mi? Çünkü orada doğulu bir bireyin bireyselleşirken nasıl “paramparça” olduğunun hikâyesi var.

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun