Tarihsel havzasıyla buluşan Türkiye – Fikrikadim

Tarihsel havzasıyla buluşan Türkiye

Süleyman Seyfi Öğun

Süleyman Seyfi Öğun

Türkiye, bugünlerde çok sancılı bir süreç yaşıyor. Elbette bunun çok sayıda risk taşıdığını görebiliyoruz. Ama aynı süreç, çok sayıda fırsat da sunuyor. Riski olmayan fırsat yok. O hâlde duruma kötümser bakmak, “enseyi karartmak” için bir sebep yok.

Tabloya baktığımız zaman görüyoruz ki, II. Genel Savaş sonrası başlayan ve 1950’lerde pekişen bir dizi ilişkiler ağı çözülüyor. Bahsettiğimiz ilişkiler Türkiye-Batı ilişkileridir. Bunun temelde iki ayağı olduğu âşikârdır. Ayaklardan birisi NATO; diğeri ise AB’dir. İlki 1950; diğeri ise 1960’lardan sonra şekillenmiştir. her iki bağlantının ortak özelliği Türkiye Cumhûriyetini târihsel havzasından ayıran normatif etkilerle yüklüdür. Bunlara bir bakalım.

1923’te Cumhûriyeti kuran kadrolar temel tercihini, Türkiye’yi Avrupa merkezli bir formasyona kavuşturmak yolunda kullanmışlardı. Ama bu sürecin mutlak bir bağımlılık taşımamasına da dikkat ediyorlardı. Elde kalan ve Misâk-ı Millî olarak tanımlanan coğrafya, bir parça Rumeli toprağı ve Anadolu’dan mürekkepti. Aslında bu Osmanlı’nın makro ölçeklerine kavuşturduğu, sert çekirdek bir hâkimiyet sahasının mikro karşılığıydı. Bu hâliyle de, maddî karşılığı olan “târihsel havza”mıza bizi bağlayan bir işlev görüyordu. Mustafa Kemâl’in mâhut sloganı “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” olan ve açılımını Balkan ve Sâdabat paktlarında bulan perspektifi, geleceğe mâtuf olarak bu bağların muhafazasını ifâde ediyordu. Diğer taraftan, târihsel düşmanımız olan ve artık Sovyetler Birliği adını almış Rusya ile dostluk ilişkilerimiz yürürlükteydi. Yâni kurucu kadrolar, en azından başlangıçta, sanıldığı kadar Osmanlı geçmişindenvkopuk düşünmüyor; târihsel havzamızla olan bağları, bâzı şeyleri ucu açık bırakmak sûretiyle bu barışçıl ortamda sürdürülebilir tutuyorlardı.

Sıkıntı “havza” ile “hafıza” arasındaki bağları kurmaktaydı. Burada tersine işleyen ilişkiler vardı. Kültürel düzeyde Osmanlı geçmişine karşı geliştirilen menfî tutumlar ve izlenen çarpık siyâsetler bunun en tipik göstergeleridir. Ama, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiârıyla nihâî tahlilde yapılmak istenenlerin, târihsel havzadan büsbütün kopuk bir niyet taşıdığı kanâatinde değilim.

Kırılmalar 1929 Dünyâ Bunalımı ertesinde; yâni 1930-1945 arasında başladı. Özellikle İnönü devrinde “havza-hâfıza” arasındaki ilişkiler alabildiğine koptu. Neticede Balkanlar ve Mezopotamya ile olan cümle bağlarımızı kaybetmeye başladık. II. Genel Savaş sonrasında ise dâhil olduğumuz yeni formasyonlar bu süreci pekiştirdi. NATO ile kurulan ilişkiler Türkiye’yi Atlantik Paktı’nın basit bir karakolu hâline getirdi. Benzer olarak AB’nin bir parçası hâline gelme idealimiz, târihsel havzamızla olan bağlarımızı tasfiye etme süreçlerinin derinleştirilmesidir. Ne NATO, ne de AB zihniyeti ile donanan nesillerin “târihsel havzalarımız” hususunda zerre kadar “orijinâl” sayabileceğimiz bir fikri olduğunu düşünmüyorum.

İdeolojik plânda bu boşlukların ne kadar da büyük olduğunu görebiliyoruz. Meselâ liberal ve solcuların zihniyeti buna tipik bir misâl verir. Her ikisinde de çarpık, hatta nefret düzeyinde bir Osmanlı algısı dikkat çekecek derecede mevcuttur. Onlara kalsa ve mümkün olsa Türkiye’yi bir gemiye yükleyip Atlantik’e veya Akdeniz’de bir yerlere demirlemek en doğrusu olacaktır. Ama Turancı ve Anadolucu olarak ayrışan milliyetçilikler için de durumun çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Turancılık bir târihsel havza ıskalamasıdır. Anadoluculuk ise Rumeli’ye soğuk bakan bir kavrayış sapması içeriyor. Modernist İslâmcılıkta da, Abdullah Laroui’nin dikkat çektiği üzere, bir târihselcilik sorunu var. Burada târihsel havzadan çok kitâbî-teolojik endişelerin daha baskın olduğunu görüyoruz. Nihâyet bu boşluklarda türeyen ve fetişistik boyutlar kazanan bir Osmanlıcılık ise, tek tip bir Osmanlı okumasında direterek bu zengin birikimin çok katmanlı dünyâlarından kopuk bir söylemle kervâna katılıyor.

2020’lere giden süreçte bizi târihsel havzamızla zorunlu olarak yüzleştiren dinamikler ağırlık kazanıyor. Kapanan AB ve NATO kapıları bizi târihsel havzamızla baş başa bırakıyor. Elbette bu bir fırsattır. Kapıları kapatanlar bir gün bu coğrafyalarda Türkiye olmaksızın hiçbir şeyin olamayacağını göreceklerdir. İşte tam da bu ara veya geçiş dönemin içinde yapılması gerekenlerin ne kadar hayâtî olduğunu görebiliyoruz. Onlar tekrar kapımızı çaldığında, umarım ki târihsel havzasıyla kompleksiz bir şekilde barışmış bir Türkiye’yi bulurlar. O zaman her şey çok, ama çok farklı olacaktır…

Kaynak Site: YeniŞafak

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun