Darbeler, partiler ve Ülkücüler – Fikrikadim

Darbeler, partiler ve Ülkücüler

Mustafa Çalık

Mustafa Çalık

Büyük çaplı siyasî-toplumsal vak’aların ve siyasî-toplumsal alana edilen kural dışı, radikal müdahalelerin sosyal yapıyı da bu “yapı”nın elemanları durumundaki grup ve müesseseleri de etkilemesi kaçınılmazdır.

27 Mayıs darbesi, Türkiye’nin çoğu taşralı, muhafazakâr kesimlerinde Cumhuriyet’in kuruluş döneminden beri var olan sosyo-kültürel rahatsızlıkları siyasî-ideolojik bir muhalefete  dönüştüren asıl sâiktir. Denilebilir ki, “Türk sağı” dediğimiz siyasî tarz ve tavır daha çok 27 Mayıs’ın tetiklediği bir tepkiyle vücut bulmuştur.

bahceli

Sol ve 12 Mart

12 Mart 1971 müdahalesiyle başlayan “ara dönem”in yarı askerî idaresi altında devlet organlarının sol eylemciliğe karşı önleme ve âdil yargılamadan çok ve hattâ yer yer zulüm ve işkenceye varan “te’dip ve tenkil” metotları ile hareket etmesi, felsefî ve siyasî anlayışının gereği olarak zâten “kurulu düzen ve otoriteyi yıkma” emelini güden sol hareketleri sâdece “devlet”in değil, zamanla toplum ve ülke menfaatlerinin bile “karşı” tarafında duran tuhaf bir psikolojiye itmiştir.

Türk solu (kendi ifâdeleri ile “Türkiye solu”(!), ne demekse?), o gün bu gündür, şöyle veya böyle “tek parça” hâlinde tarihin bu devrine kadar gelebilmiş ve adına “Türkiye” denilen bu beşerî-siyasî varlığın karşısında kimi ve neyi görürse (TAŞNAKSÜTYUN, ASALA, PKK, bunlara destek veren hangi hükûmet, organ, müessese, devlet adamı varsa) onun yanında ve onunla işbirliği hâlinde olmaktan daha istikrarlı bir tavır ve kendi bin parçalı yapısı içinde daha geniş bir “konsensüs” geliştirebilmiş değildir.

Bu marazî ruh ve zihin dünyası büyük ölçüde 12 Mart’ın eseridir; ardından gelen 12 Eylûl darbesiyle de pekişmiş ve müzminleşmiştir.

MHP ve 12 Eylûl

12 Mart müdâhalesini, âdeta uzaktan seyreden MHP ve Ülkücü câmiâya gelince, bu cenahın “kötülükle imtihân”ı esas itibariyle 12 Eylûl darbesidir. Siyaseti ve siyasî mücadeleyi, “iktidara gelmek”ten önce, “devlet ve millet varlığını savunma” olarak telâkkî eden “Ülkücüler” 12 Eylûl sürecinde, “vatan hâini” nazarı ile baktıkları ve ölüm kalım savaşı verdikleri unsurlarla aynı terazide tartıldıklarını görünce “devlet düşmanı” olmadılar, fakat Devlet’in askerî kanadı ile gönül bağlarını bir hayli gevşettiler, tâ ki 1990’larda iyice tırmanan bölücü teröre ve bölücülüğü meşrulaştırmakta beis görmeyen sola karşı, her ne olursa olsun devlet ve devletin silâhlı güçlerinden başka iş ve fikir birliği edecek “melce” kalmadığı fikri yeniden avdet edinceye kadar…

12 Eylûl darbesinin “Ülkücü-Milliyetçi” câmiâ ve bilhassa bu câmiânın siyasî kanadında (MHP) yol açtığı “travma” daha başka türlü tezâhür etti. 12 Eylûl’ün ardından, MHP hareketinde, “Devlet”in tam da tanımlanamayan ve gündelik kullanımda daha çok soyut bir tonda telâffuz edilen varlık ve güç alanı karşısında “gözle görülür” bir ürküntü ve çekingenlik gittikçe bâriz biçimde hissedilmeye başlandı.


 

Ne var ki, 12 Eylûl darbesinin “Ülkücü-Milliyetçi” câmiâ ve bilhassa bu câmiânın siyasî kanadında (MHP) yol açtığı “travma” daha başka türlü tezâhür etti. 12 Eylûl’ün ardından, MHP hareketinde, “Devlet”in tam da tanımlanamayan ve gündelik kullanımda daha çok soyut bir tonda telâffuz edilen varlık ve güç alanı karşısında “gözle görülür” bir ürküntü ve çekingenlik gittikçe bâriz biçimde hissedilmeye başlandı.

Herhangi bir meselede atılması düşünülen, tavsiye edilen, kendisinden beklenen, ona yakıştırılan herhangi bir ciddî adımı atmadan evvel, “Acaba Devlet ne der?” istifhamı ile kararsız kalmak en geçerli ve en ciddîye alınır siyasî mütalâa hükmüne girdi. Bu iz üzerinde yüründükçe sadece politik değil, toplumsal ve fikrî atalet de beraberinde ve âdeta “yerleşik” hâle geldi. Tabanın rağmına ve aksine 28 Şubat kepazeliklerine de 27 Nisan “e-muhtıra”sına da beklenen siyasî tavır ve tepkinin konulamayışı, hep o 12 Eylûl’deki “travma”nın sendromlarından sayılabilir.

Hareketin “omurga”sı, arkasında ve kendisinden zannettiği, kendisini parçası gibi gördüğü “Devlet” tarafından kırılmıştı bir kere. Hangi “devlet”di bunu yapan, “laik-Kemalist” (aslına bakılırsa “tıngır-mıngır” Kemalist, Kemalizm’den bile bîhaber, kendini öyle zanneden) 12 Eylûl Cuntası, “Devlet”in kendisi miydi, yoksa onun içinde bir şekilde yer tutmuş, sırtını zümrevî konumuna yaslamış, “devlet cihazı”nın maaşlı ve silâhlı kadrosu muydu?

Devlet ile “devlet cihazı”, devlet cihazının memur unsuru, memur unsurunun mevzuat çerçevesinde silâhlı kısmı arasında nasıl bir fark olduğu, bu durumun bir “ayniyet” mi, hukukla mukayyet “vekâlet” mi olduğu ve sâir suâller, şükürler olsun(!) Türk sağında da milliyetçi câmiâda da oldum olası sorulmaya, irdelenmeye, üzerinde düşünülmeye değer bulunan şeyler olmadığı için; omuzunda rütbe, çantasında, çekmecesinde mühür taşıyan ve her biri memleketin köy ve yahut mahallelerinden birinden gelme kişileri nerede görse devletle karşılaştığını zanneden ortalama Türklerin “Parti”si de Cunta’dan yediği darbeye, cuntacılardan gördüğü zulme karşı dürüst bir siyasî tenkid ve tavır dahi geliştiremedi. Ülkücüler, tek tek, fert fert tavır koydular, seslerini yükselttiler; partileri ise dâima “yarım ağız” ve “kuş dili” ile konuştu.

İslâmcılık ve 28 Şubat

İslâmcı hareketin “medd-ü-cezir”le imtihanı ise esas olarak 28 Şubat’tır; 12 Mart ve 12 Eylûl’de “sade suya tirit” denebilecek bir “irticâ” ithamı ile karşılaştılar ve “ucuz” atlattılar sayılır; ne mensuplarından bir teki dar ağacına gitti, ne onlarca sene hapislerde kalan militanları oldu.

Bu hareketi derinden ve kalıcı biçimde etkileyen 28 Şubat “post-modern” darbesidir. Bu süreçte asıl kırılma da “İslâmcı zihniyet”in “demokrasi algısı”nda yaşandı.  “Demokrasi” kavramı, 28 Şubat’a tekaddüm eden 80’li ve 90’lı seneler boyunca İslâmcı hareketler içerisinde ciddîye alınan veya itibar edilen bir şey değildi; hattâ, ekseriyetle “tâğûtî kavramlar” arasında addedilir ve bizler gibi, onların nazarında “yufka” Müslümanlar bu mefhumdan bahsedecek olduk mu, tahfif ve tezyif edici bir edâ ile “vahyî” kavramlarla konuşmaya davet edilirdik.

28 Şubat haydutluğu ve hoyratlığı ile karşılaşınca inanılmaz bir sür’atle “demokrasi”nin fazîletlerini “keşfettiler”. Bu “keşf”in samimî bir “inanç” mı, “lüzumuna inanma” mı olduğu tartışılabilir gözükse de “fâideli” olduğuna hiç şüphe yoktu. Bu arada iş fayda-zarar mülâhazasından çıktı, kendilerini öylesine kaptırdılar ki, neredeyse Müslümanlığın yanında yeni ve munzam bir kutsal alan daha oluştu.

15 Temmuz

27 Mayıs’tan 28 Şubat’a uzanan dönemin askerî müdâhaleleri ve yol açtığı “travma”ların ve siyasî-ideolojik cenahlarda bıraktığı izlerin en azından bir kısmı böyle de okunabilirse şayet, aynı minval üzere 15 Temmuz’daki kanlı darbe teşebbüsü ve askerî isyanın, bilhassa siyaset ve cemiyet sahnesine nasıl yansıdığı ve ne tür kalıcı tesirleri olabileceğini de ele almak fuzûlî bir iş olmasa gerektir.

12 Mart dönemindeki “9 Mart Cuntası”nı da 70’lerin ortalarındaki N. Kemal Ersun’un cunta hazırlığını da bertaraf edebilen TSK, 15 Temmuz’da halkın ve sivil Hükûmetin mukavemeti sayesinde, tâbir câiz ise “çulunu sudan zor çıkarabilmiştir”. “En güvenilir kurum” anketlerinde yıllarca birinci sıraya oturan Ordu, şu sıralarda böyle bir “yoklama”nın yapılmasını herhalde istemez.

2008-2013 arasında “Balyoz, Ergenekon vs.” davalarına, 2013’ten itibaren onların alternatifi durumuna geçen “Kumpas” yargılamalarına, 15 Temmuz’dan sonra ise “Cemaat fesadı”na gömülmüş “yargı”nın da böyle bir “yoklama”dan pek hoşnut kalacağı söylenemez. İnanılmaz bir sür’atle doldurulan Silivri Cezaevi’nin, doldurulduğundan da sür’atli bir şekilde boşaltılıp, hemen ardından daha önceki tevkif kararlarını veren, bu kararlarda rol oynayan zevatla tıka basa yeniden doldurulduğu bir ülkede “kurumların güvenilirliği” gibi anketlerin yapılmasındansa hiç yapılmamasının daha hayırlı bir iş olduğu hususunda, inşallah, kahir ekseriyetle mutabıkızdır yahut da o kadarcık ma’şerî ferasetimizin kalmış olması temennî edilir.

İnsan oğlunun hava, su ve ekmekten sonraki en büyük ihtiyacı, kendini güvende hissetmektir. Pekâlâ, böyle bir ülkede, yani yerleşik kamu kurumlarına güvenin çok zayıfladığı veya güvenilir kurumların kalmadığı bir memlekette fertler, gruplar, kütleler… Hâsılı bütün bir cemiyet neye, nereye tutunarak ayakta kalacak, hayatını devam ettirecektir? Bu durumda ilk akla gelecek olan sivil kurumlar, onların içinde de en başta siyasî partiler, partilerin lider ve yönetici kadrolarıdır.

15Temmuz’un ardından siyasî partiler

15 Temmuz’un siyasî partilere yansıması ve tesirleri ne oldu?

Şöyle bir hüküm cümlesi iktidar partisi (ki, bunu doğrudan doğruya Tayyip Erdoğan diye okumakta, anlamakta, görmekte hiçbir beis yok) hâriç bütün partiler için geçerli olabilir: 15 Temmuz’da öyle bir felâket yaşandı ki, muhalefetteki partilerin istisnasız hepsi az veya çok “açığa düştü”. Hiç birinin ciddî bir manevra alanı kalmadı.

Aylardır göz önünde cereyan eden “işbirliği”nin MHP’nin sadece mevcut “idarî statüko”sunu elinde tutan “kadro” ve MHP hükmî şahsiyetine mâliyeti ayrı bir bahis; ama “Ülkücü” câmiânın çok büyük ekseriyetiyle “içeri”yi zaptetmek için “dışarı” ile girişilen böyle bir işbirliğini içine sindirebileceğini, çar-nâçar sineye çekebileceğini ve buna teslim olabileceğini düşünen (“içeri”de ve “dışarı”da) her kim varsa hayatının en vahim hatâsına düşmektedir.


 

 “Felâket”in heyûlâsı, ma’şerî şuur ve zihin dünyamızı bütün canlılığı, tazeliği ve ürperticiliği ile hâlen öylesine işgâl ve tedhiş ediyor ki, o orada dururken meşrû devlet ve hükûmet otoritesini elinde bulunduran iktidar partisine (Tayyip Erdoğan’a) karşı gösterilen, gösterilecek her türlü muhalif tavır, daha baştan mânâsızlaşıyor, ehemmiyetsizleşiyor. Muhalefet etmek âdeta zorâkî ve fuzûlî bir iş ve eyleme dönüşüyor, kendiliğinden “silik”leşiyor. Mevcut siyasî-toplumsal hayatımızın, en azından dış cephesine bakıldığında muhalif olmanın hiçbir câzibesi kalmamış gibi görünüyor. Toplum da muhalefete “prim” vermeye hiç mi hiç istekli değil. Bunun yadırganacak bir tarafı da yok; her toplum, büyük felâketlerin eşiğinden henüz dönmüşken, ciddî bir ekseriyetiyle “muhalefet”i değil “muvafakat” yahut “mutabakat”ı tercih eder, yani “birlik”ten yana olur.

“Birlik” talebi, şayet güçlü bir müesseseleşme (kurumsallaşma) yoksa yahut müesseseler güç kaybetmişse güçlü ve karizmatik şahsiyetler etrafında vücud bulur. Mevcut süreçte toplum, “birlik” talebini karşılayabilecek, temsil edebilecek yegâne iddiâlı ve enerjik figür olarak Sayın Cumhurbaşkanını görüyor. Bu durum aynı zamanda, siyasî muhalefetin en âciz kaldığı noktayı da işâret eder. Siyasî muhalifleri, en başta Erdoğan’ın enerjisi ve iddiâlı tavrı ile başa çıkamıyor.

CHP tam mânâsiyle “a’raf’ta” kalmıştır. Bir yandan geleneksel müttefikinin (Ordu) kimlerle, nerelerle ittifak edebildiğini görmenin derin hayâl kırıklıkları; öte yandan yaslandığı sosyolojik zeminin sınırlılığı, istikrarsızlığı ve tekinsiz geçişgenlikleri… Her iki taraftan gelen tesirlerle yahut da “yârdan da serden de geçemediğ” için tarihî, politik ve ideolojik omurgası sürekli aşınan, bir türlü kendini onarıp sahih ve gelecek vadeden, umut aşılayan bir siyasî hayatiyet sergilemekten uzak bir yapı… Üstüne üstlük yönetim kademesindeki kronik güven ve istikrar bunalımı, parti içi bitmez tükenmez huzursuzluklar…

MHP ise 1 Kasım Seçimleri’ndeki başarısızlığın ardından rûhî ve siyasî bir çıkmaza soktu kendi kendini: “Koltuk”ları kaybetme pahasına muhalefet partisi sıfatını korumak ve iktidar iddiâsını devam ettirmek mi, iktidarla fütursuz bir işbirliğine girerek makam ve mevkileri garantiye alırken karşılığında da Ak Parti’nin (Tayyip Bey’in) bir türlü kotaramadığı “başkanlığa geçiş”in önünü açmak mı?

MHP liderliği ve yönetici kadrosunun tercihi ikinci şık olmuştur, parti yönetimini elde tutabilmek için iktidarla ayân beyân hâle gelen sıkı bir işbirliği etme…

“Ükücü câmiâ” değişim talebinden vazgeçer mi?

Meseleye alâka duyan herkesin kafasını şimdi ister istemez şu suâl işgâl ediyor: 1 Kasım 2015 Seçimlerinden sonra MHP tabanından yükselen “değişim” talebi ve bunun meydana getirdiği muhalif dalganın önünü bahis mevzuu “işbirliği” kesebilir mi?

Şu an itibariyle ve kısa vâdede bu suâlin cevabı, “kesebileceği” yönünde; ama, bu şâibeli “kesinti”nin sadece ve ancak MHP’yi resmî-hukukî bir “kuruluş” (teşekkül) sıfatı ile elde tutmaya imkân verebileceğini; diğer taraftan bu güne kadar kontrol ettiği, edebildiği siyasî-ideolojik nüfuz alanından büyük ölçüde kopartabileceğini hesaba katmak gerekir.

Aylardır göz önünde cereyan eden “işbirliği”nin MHP’nin sadece mevcut “idarî statüko”sunu elinde tutan “kadro” ve MHP hükmî şahsiyetine mâliyeti ayrı bir bahis; ama “Ülkücü” câmiânın çok büyük ekseriyetiyle “içeri”yi zaptetmek için “dışarı” ile girişilen böyle bir işbirliğini içine sindirebileceğini, çar-nâçar sineye çekebileceğini ve buna teslim olabileceğini düşünen (“içeri”de ve “dışarı”da) her kim varsa hayatının en vahim hatâsına düşmektedir.

Bir şeyi doğru kavramak gerekir: MHP öncelikle ülkücü-milliyetçi câmiânın eseridir, ama yarım asrı geçen tarihi boyunca bu câmiâyı sürükleyen de MHP’dir. Onun içindir ki, “Ülkücü”leri partilerinden koparmak dâima çok zor olmuştur. Haklı veya haksız, ayrılıp gidenlerin affedilmemesi de bundandır. Ülkücü hareketin siyasî tarihinde Muhsin Yazıcıoğlu kadar sevilmiş, bütün hizip ve grupların âdeta “ortak payda”sı gibi herkesin sevgi ve güven beslediği bir gençlik lideri gelmemiştir; fakat, buna rağmen 1992’deki “ayrılık”tan sonra hakkında neler ve neler dendiğini hatırlamak lâzım. Dolayısiyle “Ülkücü”lerin MHP’den kopması, kopartılması kolayca bahis konusu olabilecek bir mesele değildir. Muhalif veya muvafık herkes de bunun farkındadır. Anlaşılan o ki, mevcut MHP yönetimi, haklılığı ve meşrûluğu aslâ tartışılamayacak “değişim” talebine karşı çıkarken, Kongreye gitmemek için önüne gelen herkesten ve her şeyden medet umacak, dün tahkir ettikleriyle, siyaseten kanlı-bıçaklı olduklarıyla bu gün inanılması güç bir “iş ve fikir birliği”ne girecek kadar “siyasî âmentü”sünü red ve inkâr ederken, esas itibariyle Ülkücülerin, her ne olursa olsun bir daha partilerinden kat’iyyen kopmayacakları, kopamayacakları düşüncesine bel bağlamaktadır. Başka bir ifadeyle Ülkücülerin “parti sadakati”ne güvenmektedir.

Peki, ya Ülkücü câmiâ bu tür bir sadakati radikal biçimde sorgulamaya, tartışmaya başlarsa?!

Sadakatlerinin istismar edildiğini ve “sadâkat” olarak telâkki ettikleri şeyin “Hareket”in ebedî “atalet”ine ve çürümesine sebep olduğunu düşünüp konuşmaya başlarlarsa?!

“Çürüme” ve “yok olma” tehlikesini hissederlerse?!

Sözü fazla uzatmanın mânâsı yok. O sürece bir kere girildi mi, geriye dönüşü yoktur, iki şeyden biri olur: Bu câmiâ ya “kendi başını kendisi bağlar”, yahut da (buna maddeten güç ve imkân bulamazsa) gider CHP’yi göstere göstere, ilk seçimde yüzde 35 eder.

Her iki durumda da “Balgat” çürür mü, çöker mi, yoksa “Söğütözü”ne mi taşınır; kimse oraya ne olduğunu, ne olacağını merak bile etmez.

Kaynak Site: Aljazeera

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun