1 Kasım 2016 Kürt meselesinde paradigma aynı – Fikrikadim

1 Kasım 2016 Kürt meselesinde paradigma aynı

1 Kasım 2015’ten 1 Kasım 2016’ya Kürt meselesinde paradigma aynı. Çözümün anahtarı artık daha da fazla Suriye’de. Türkiye’de çözüme kapı açabilecek ve bölgedeki aktörlerin razı olacağı Suriye’deki ideal uzlaşma ne olabilir? Sosyolog Mesut Yeğen ve hukukçu Vahap Coşkun ile Kürt meselesinin son dönemini konuştuk.

Kürt meselesi deyince akla gelen iki isim Şehir Üniversitesi’nden sosyolog Prof. Mesut Yeğen ve Dicle Üniversitesi’nden hukukçu Doç.Vahap Coşkun ile 5 ay önce 7 Haziran 2015’ten 7 Haziran 2016’ya yaşananları konuşmuştuk. O bir yılda çok şey değişmişti.

Çözüm süreci rafa kalkmış, çatışmalara dönülmüş, hendek savaşları yaşanmış, binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kalmıştı. Fakat hem Yeğen hem Coşkun Haziran 2016’da umutluydu hatta Eylül – Ekim gibi yeni bir müzakere zemini oluşabileceğinden söz etmiş, düğümün Suriye’deki gelişmelere bağlı olduğunun da altını çizmişlerdi.

Görünen o ki, Haziran 2016’dan bugüne Kürt meselesinde paradigma anlamında bir değişiklik yok. Düğüm yine Suriye’de. Yeğen’e göre, PKK artık ağırlığı iyice Suriye ve Irak’a veriyor. Coşkun ise, Suriye’de tüm aktörlerin aslında yapabileceklerinin azamisine geldikleri ve bundan sonra diplomasinin devreye girmesi gerektiği görüşünde.

Son 5 ayda Kürt meselesinde yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişiminin nasıl bir etkisi oldu sizce?

MY: 7 Haziran’dan bu yana durumu değiştiren iki büyük girdi var. 15 Temmuz ve Suriye-Irak’ta olanlar. 15 Temmuz, Türkiye’nin genel siyaseti açısından çok önemli ama Kürt meselesindeki gidişatı şekillendirmekte esas önemli olan, Suriye ve Irak’ta olanlar. O bölgede işlerin yeni bir statükoya daha kolay evrileceğini düşünüyordum, bu gerçekleşmedi. Fakat gidişat aynı… Gördüğüm, Suriye ve Irak’ta işler PKK’nin ya da belki de aynı biçimde olmasa da KDP’nin istediği gibi olmayacak ama Türkiye‘nin istediği gibi hiç olmayacak. Yani Kürtler Suriye’de Haseke’den Afrin’e uzanan bir federasyona, Irak’ta ise bağımsız bir devlete kavuşamayacak belki ama Türkiye’nin istediği hiç olmayacak. Ne Suriye’de Kürtler 2011 öncesi durumlarına dönecek ve rejim Suriye’nin tamamında kesinkes egemen olacak, ne de Irak’ta Sünni Araplar Şii Bağdat’ı ve Kürtleri dengeleyebilecek kudrete erişecekler. Bu da Türkiye’yi çok öfkelendiriyor ve Türkiye Kürtleri, Türkiye’nin Kürt siyasetinin temsilcileri de Suriye ve Irak’taki bu kötü gidişin bedelini ödüyorlar ve belli ki bir süre daha ödeyecekler.

VC: Bence de iki girdi var. Biri 15 Temmuz, diğeri de dış politika. 15 Temmuz’dan sonra oluşan o Yenikapı ruhunun, toplumsal bütünlük algısının, siyasal partilerin biraraya gelmesi durumunun demokratik bir şekilde kullanılması halinde Kürt meselesinin çözümüne de katkıda bulunabileceğini düşünüyordum. Eğer HDP dışlanmamış olsaydı, sürecin içerisinde rol alsaydı, Kürt meselesine çok etkisi olurdu.

Ama Kürt meselesinde 7 Haziran’dan bugüne belirleyici olan asıl unsur, Türkiye’nin Suriye’ye yapmış olduğu müdahale, Fırat Kalkanı Operasyonu (FKO). Türkiye bu operasyona başlamadan önce bir diplomatik harekat yaptı, Suriye sahasında güçlü aktörlerin – Rusya, İran, Suriye – hepsiyle bir çatışma halinden en azından asgari müştereklerde buluşma haline dönüşen bir politika izledi. Bu harekat ile Türkiye o ana dek seyirci olmak zorunda bırakıldığı oyuna müdahil olma şansını elde etti. Bu, Türkiye için hem avantajlar hem de riskler barındırıyor.


Türkiye Kürtleri, Türkiye’nin Kürt siyasetinin temsilcileri de, Suriye ve Irak’taki bu kötü gidişin bedelini ödüyorlar ve belli ki bir süre daha ödeyecekler.

Mesut Yeğen


“Türkiye, Musul Operasyonu’yla güçlendi”

VC: Avantajı şu, Türkiye öteden beri savunduğu güvenlikli bölgeyi Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte realize edebilecek bir pozisyon elde etti. Ama risk de var, çünkü, ÖSO’nun o güvenli bölgede gerçekten kalabilecek bir yapıya sahip olup olmadığı tartışmalı bir husus. İkinci risk, El Bab. Türkiye, ‘El-Bab’a kadar ilerleyeceğim’ diyor ve El Bab’ı bir kırmızı çizgi haline getiriyor. Ama Suriye rejimi de El Bab’a yönelik bir harekat hazırlığında. Orada, hem Suriye rejimi hem de PYD ile karşı karşıya gelebilir. Medyada Rusya’nın Türkiye’yi El Bab’a girmemesi konusunda uyardığı yönünde haberler de çıktı.

Ama tüm bu riskler bir yana, Musul Operasyonu’yla birlikte Türkiye’nin sahadaki yerinin bir nevi güçlendiğini düşünüyorum. Şu ana kadar Türkiye diplomatik olarak yapmak istediklerinin bir kısmını gerçekleştirdi. En azından sözel düzeyde, Musul’a operasyon yapacak güçlerin Irak ordusu ve peşmergelerle sınırlı kalması konusunda mutabakat oluştu. Başika Kampı’ndan çıkmayacağını söyledi, orada varlığını sürdürüyor. Irak ile kamusal alandaki tüm sert sözlere rağmen alttan bir diplomasinin başladığı, Dışişleri Müsteşarı’nın Irak’a gönderildiği, Irak’tan da bir ekibin Türkiye’ye geleceği ifade ediliyor. Bu gelişmeler elbette Kürt meselesini etkiliyor. Buradaki belirsizlikler giderilmedikçe, Türkiye’de de Kürt meselesinde bir belirlilik sağlanması imkansız.

Aslında, ne Türkiye ne de PKK politika değiştirdi. PKK–PYD, kantonları birleştirme peşinde, Türkiye de buna karşı. Ama Türkiye artık silahlı gücüyle sahada. Fırat Kalkanı ve Musul Operasyonu’nun Kürt meselesine ne tür etkileri olabilir?

MY: Bunların iç ve dış etkileri farklı olacaktır. Türkiye’nin Suriye’de yapabileceklerinin limitine geldiğini düşünüyorum. Türkiye El Bab’ı ele geçirmek istediğini söylüyor ama, bu pek olabilecek gibi görünmüyor. Çünkü, El Bab büyük bir ihtimalle ya YPG’nin ya da daha büyük bir ihtimalle eğer Halep’te işleri yoluna koyabilirse rejimin eline düşecek. Dolayısıyla, Türkiye’nin Suriye’de yapabileceği şey, en fazla – bir iki senedir hep konuştuğumuz gibi – Cerablus’la Mare ya da Azez arasındaki bölgede bir Sünni cep oluşturabilmek. Bu, Türkiye’nin uzun vadede ne işine yarar? Sünni gruplar üzerinden Suriye’de bir aktör olarak kalmaya devam edebilir.

Diğer yandan, Türkiye galiba Cumhurbaşkanı’nın yaptığı açıklamadan da anlaşıldığı üzere, Halep üzerindeki iddialarından çok büyük oranda vazgeçmeye hazır. Bunun karşılığında büyük bir ihtimalle Suriye rejimi, Rusya ve belki ABD de Kürtlerin mevcuttan daha fazlasını almasına izin vermez. Diğer bir deyişle, Türkiye ve desteklediği Sünni muhalefet Halep’in kuzeyiyle yetinirse ve Halep’teki Sünni direniş kırılırsa, Kürtlerin Kobani’yle Afrin arasını birleştirme projesi de zora girer.

Peki, Cerablus-Mare-Azez arasında bir Sünni kuşak, artı Kürtlerin Afrin ile Kobani’yi birleştirmemesi durumuna dayalı bir yeni statüko Türkiye açısından yeterli olur mu? Şimdi zamanımızın sorusu bu. İş buraya doğru gidiyor ve uzun vadede bu durum istese de istemese de Türkiye açısından yeterli olacak gibi görünüyor.

“Artık Türkiye, PKK için eskisi kadar önemli değil”

Peki ya Irak?

MY: Orada da durum belirsiz. İlk soru, Musul Operasyonu’ndan sonra Irak Kürdistanı bugünkünden farklı bir statüye kavuşacak mı? Konuşulan, konfederalizm ya da bağımsızlık… Türkiye’nin bu konuyla çok büyük bir probleminin olmadığı söyleniyor ama ben o kanaatte değilim. Bağımsız bir Kürdistanı İran istemiyor, ABD de henüz hazır değil, ama Türkiye’nin de bu işi öyle alayı vala ile karşılayacağını düşünmüyorum. Bağımsız, topraklarını genişletmiş, Musul üzerinde de etkili olacak bir Irak Kürdistanı, Türkiye açısından son yıllarda olduğundan farklı, biraz daha sorun yaratabilecek bir müttefik olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye de orada bu senaryonun daha azının gerçekleşmesinin peşine düşecektir diye düşünüyorum. Irak’ta olanlara Türkiye ve Kürt meselesine etkisi üzerinden baktığımızda görünen şu: PKK, KDP’nin rakipleri KYB ve Gorran vesilesiyle ve Şengal üzerinden Irak Kürdistanı’nda bugünkünden daha fazla bir güç edinecek gibi görünüyor.

Bunlarla beraber Türkiye’de de Kürt meselesinde bir girdi değişiyor. PKK açısından Türkiye Kürdistanı önemini yitirmiyor ama Kürdistan’ın diğer parçaları önem kazanıyor ve PKK buralarda eskisinden daha güçlü bir aktöre dönüşmüş durumda. Bütün bunlara bağlı olarak PKK de tipik bir gerilla örgütü olmaktan uzaklaşıyor.


Türkiye’de de Kürt meselesinde bir girdi değişiyor: PKK açısından Türkiye Kürdistanı önemini yitirmiyor ama eskisi kadar önemli alan olmaktan çıkıyor ve buna bağlı olarak da PKK tipik bir gerilla örgütü olmaktan uzaklaşıyor.

Mesut Yeğen


Bu ne demek?

MY: PKK, artık belli bir alanı ya da alanları kontrol eden, devletlerle ve devlet altı aktörlerle müzakere edebilen bir devlet altı aktör olmaya doğru gidiyor. Bununla baş etmek Türkiye açısından daha zor olacak. Ortada, Türkiye içinde zayıflamış ama beklendiği kadar zayıflamamış bir Kürt siyaseti, askeri olarak Türkiye’nin arzu ettiği kadar olmasa da zayıflamış bir PKK, PKK’ya karşı eskisinden daha etkili bir Türkiye, buna mukabil Irak ve Suriye Kürdistanlarında ABD ve İran’la müzakere eden, alan kontrol eden, bu itibarla da tipik bir gerilla örgütü olmanın ötesine geçmekte olan bir PKK var. Bunlar önümüzdeki dönemde Türkiye – PKK ilişkisini ve Kürt meselesinin alacağı şekli belirleyecek.

Yani, PKK bu dönemde Irak ve Suriye’ye daha çok ağırlık verecek, Türkiye içinde şu an çok değiştirebileceği bir şey yok.

MY: Bence çözüm süreci de bu yüzden, Suriye, PKK için en önemli yer haline geldiği için çöktü. Türkiye 2015’te İncirlik’i açarak Suriye’de bir zaman sürdürdüğü pozisyonundan vazgeçti. Türkiye’nin yaptığı bu politika değişikliğine karşı PKK de Rojava’nın tehlikeye girdiğini düşündü ve burayı korumak istedi. Çözüm sürecinin kesinkes çöküşü Suriye’deki bu değişikliğe bağlı olarak gerçekleşti. Ama, bu yeni durum PKK’nın Türkiye’den vazgeçtiği anlamına gelmiyor. PKK, hem askeri hem de siyasi olarak eskisine göre zayıflamış olmakla beraber, Türkiye’de etkili olmaya daha uzun süre devam edebilir.


Suriye’de her aktörün aslında yapabileceklerinin azamisine geldikleri bir noktadayız. Bundan sonra diplomasi devreye girmeli. Burada mahir olan daha iyi sonuçlar elde edecektir.

Vahap Coşkun


VC: Ben Türkiye’nin dış politikasında son dönemlerde Misak-ı Milli’ye yapılan yoğun vurgu sebebiyle Türkiye’nin bölgede herhangi bir şekilde bir toprak elde etme veya mevcut statükoyu zor yoluyla değiştirme gibi bir siyasetinin olacağını sanmıyorum. Dışişleri eski müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun son iki röportajında bu çok açık bir şekilde ifade ediliyor. Peki, olan ne o zaman, yapılanların anlamı ne? Bölgede ciddi bir değişim yaşanıyor. Bu değişim, Türkiye’yi etkiliyor, dolayısıyla Türkiye’nin bu değişimden azade durması veya kendisinden bir takım roller istenirken kendisinin hiçbir talepte bulunmaması düşünülemez.

Suriye’ye baktığımda üç sonuç öngörebiliyorum. İlki, Türkiye’nin önceliği değişti, bu çok açık. Önceden tamamıyla Esad’ın gitmesi üzerine kurgulanan bir politik dil, yerini Suriye’nin bütünlüğüne yapılan bir vurguya bıraktı. Bu, aynı zamanda Esad’lı bir geçiş döneminin kabul edileceği anlamına da gelir. İkincisi, ben de Mesut Hoca’ya katılıyorum, Türkiye orada şu anda yapabileceklerinin çok önemli bir kısmını yaptı. Baştan beri istediği 90 kilometre uzunluğunda, 40 kilometre genişliğinde bir güvenli bölgeyi oluşturdu. Temel nokta ise El Bab. Burayı YPG, Türkiye destekli ÖSO ve PYD istiyor. Ama özellikle İran ve Rusya’nın da bu konudaki tercihleri göz önüne alındığında, El Bab’ın, ilk etapta Suriye rejiminin eline geçmesi, hem uluslararası güçler, hem de aktörler açısından daha ehven-i şer görülecektir.

Üçüncüsü, bence PYD de yapabileceklerinin sınırına geldi. Türkiye sahada aktif değilken, çok rahatlıkla IŞİD ile mücadelenin verdiği moral üstünlük ve ABD desteğiyle alanını genişletiyordu. Türkiye’nin dahil olması hem bir denge unsuru meydana getirdi, hem de IŞİD’le mücadelede başka bir aktörün sahaya girmesine sebebiyet verdi. Dolayısıyla, PYD de artık bu reel gerçeklik içerisinde düşünerek hareket etmeli. Örneğin, kantonları bir oldu-bittiyle kısa bir süre içerisinde birleştirme siyasetinin PYD’ye şu ana kadar elde ettiklerini kaybettirmek gibi bir ciddi riskinin olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Dolayısıyla, her aktörün aslında yapabileceklerinin azamisine geldikleri bir noktadayız. Bundan sonra diplomasi devreye girmeli. Burada mahir olan daha iyi sonuçlar elde edecektir.

Peki, ya Musul?

VC: Bence Musul’da olan biteni, Irak-İran ve Türkiye-Kürdistan ilişkisini birbirinden ayırarak düşünmek mümkün değil. Irak’taki asıl büyük kavga, IŞİD oradan çıktıktan sonra Irak’ın yapısı ne olacak? Musul nasıl tanzim edilecek? Yönetim kimin elinde olacak? Burada, özellikle İran ve ABD’nin IŞİD sonrası dönemde Türkiye’nin ve Kürdistan yönetiminin etkisini azaltma, Irak merkezi hükümeti ve İran’ın etkisini artırmaya yönelik bir siyaseti vardı. Ancak, Türkiye şimdilik kendi politikasına uygun bir sonuç elde etti.

Türkiye en azından “Ben de masadayım, beni de hesaba katın” dedi.

VC: Irak ve Suriye’de kurulacak bir masada Türkiye’nin herhangi bir şekilde dışlanma şansının olduğunu düşünmüyorum. Türkiye belki tek başına oyun kurabilecek bir güce sahip değil ama Türkiye’yi dışlayarak da bir oyun kurulamaz. Bunu diğer aktörler de görüyor. Nitekim, ABD’nin, Türkiye’nin davet üzerine Musul Operasyonu’na katılabileceği açıklaması, Irak ile Türkiye arasında arabuluculuk yapması bunun bir göstergesi.

“PYD, Fırat’ın doğusunda ve Afrin ile yetinirse…”

Tüm bu gelişmeler Kürt meselesini nasıl etkiler?

VC: Musul da önemli ama Türkiye’de PKK kaynaklı Kürt meselesinin çözülebilmesinde ana belirleyici, halen Suriye’de bir mutabakatın inşa edilip edilmeyeceği meselesi… Eğer, orada PYD siyasi rasyonaliteye uygun bir şekilde şu anda Fırat’ın doğusunda ve Afrin ile yetinirse ve Türkiye’de de PKK bir çatışmasızlık pozisyonuna geçerse, Kürt meselesinde daha uygun bir ortama geçebiliriz. Aksi takdirde bu çatışma hali bir süre daha kendisini devam ettirecek.

Irak ve Suriye’de bu durum değişmedikçe Türkiye’de Kürt meselesinde yeni bir çözüm hamlesinin başlatılması ihtimali var mı?

MY: 5 ay önce böyle bir ihtimal vardı ama şu anda yok. Bir kere, artık ortada AK Parti diye bir parti yok, Meclis de etkisiz. Artık, bir Erdoğan iradesi söz konusu. Türkiye’nin bürokratik hafızası da Erdoğan tarafından güçlü bir biçimde sahiplenilmiş durumda. Bunları birleştirdiğimizde Kürt meselesinde bir başka faza geçmek çok mümkün gibi görünmüyor. Çünkü Erdoğan’ı, hafızasını devraldığı bürokrasiyi zorlayacak bir şey kalmadı.

Eğer, Suriye’de işler Türkiye’nin beklediğinin çok ötesinde gelişirse, Kürt meselesinde farklı bir seyir, çözüm ve müzakereye dayalı bir seyir yeniden gelişebilir. Keza, Başkanlık işinde işler sarpa sararsa da bu olabilir. Ama aksi de mümkün. Yani, Suriye’de işler kötüye gider veya başkanlık olmazsa, işler iyice çığırından çıkabilir, çünkü böylesi bir durumda Türkiye neyin etrafında toparlanabilir sorusuna bir cevabım yok.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin önerisiyle başkanlık yine gündemde. Referanduma gidilebilir. Başkanlık süreci, çözüme yönelik kıvılcımı canlandırabilir mi?

MY: MHP’nin başkanlık meselesindeki tavrını şöyle yorumluyorum. MHP, CHP’den de AK Parti’den de daha fazla bir devlet partisi. Devletin bekası meselesi en derinden MHP’yi meşgul ediyor. MHP, “Irak ve Suriye Kürtlerinin durumunun, konfederalizm, federalizm gibi gelişmelerin Türkiye’yi zor durumda bırakacağını düşünüyor. Bu olduğu takdirde Türkiye’nin Kürt meselesinin de Türkiye açısından daha zorlayıcı olacağını biliyor. AK Parti’ye, başkanlığa verdiği desteğin arkasında bu tespit var. MHP’nin AK Parti’ye başkanlığa verdiği bu destek bizi başkanlığa, daha otoriter bir rejime götürüyor olabilir. Olur da eğer parlamentoda ya da referandumda bir sürpriz olmazsa… Böyle gidersek, Kürt meselesinde de diğer alanlarda da bizi bekleyenin bugünkünden daha gergin haller olduğunu düşünüyorum.

Kürt meselesinde bu saatten sonra bir şey değişecekse, bu ancak Erdoğan’ın başkanlık projesinin akamete uğramasıyla mümkün olabilir. Eğer, başkanlık düzenlemesi parlamentoda ya da referandumda kabul edilmezse, şu ana kadar sessiz kalan Ak Partililer ses çıkarmaya, başka bir durum talep etmeye başlayabilirler.


Kürt meselesinde bu saatten sonra bir şey değişecekse, bu ancak Erdoğan’ın başkanlık projesinin akamete uğramasıyla mümkün olabilir.

Mesut Yeğen


Siz ne diyorsunuz?

VC: Yeni bir çözüm devresini başlatabilecek bir adıma ihtiyaç var. Bu tür çatışma dönemlerinde en önemli problem, ilk adımı kimin atacağıdır. Bu adımın PKK’dan beklendiği devlet açısından net. PKK’nin en azından 2013’teki çizgisine gelmesi, ateşkes ilan etmesi, silahlı unsurlarını sınır dışına çıkarması bekleniyor. Suriye’deki taraflar asgari müşterekler üzerinde uzlaşabilirlerse, bu Türkiye’deki çatışmaların sönümlenmesi için bir neden olabilir.

“Başkanlık, Kürt meselesinde bir manivela olabilirdi”

Peki, ya yeniden gündeme gelen başkanlık tartışmaları etkili olabilir mi?

2015 Haziran seçimlerine giderken Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili olmasını istemiş, bu tercih Erdoğan’dan şiddetli bir tepki görmüştü. Hamlenin gerekçesi belliydi. Davutoğlu, sınıfsal tabandan yoksun bir siyasetçi olarak kendi konumunu pekiştirmek, gelecek planlarını güçlendirmek, o sırada da dayanacağı bir kuvvet bulmak üzere, bu tür arayışlarda her zaman olduğu gibi, güvenlik bürokrasisinin başıyla ittifaka girmişti. Oysa Erdoğan’ın, bilinen özellikleriyle, böylesi bir hamleye kayıtsız kalması düşünülemezdi ama bu hata yapılmıştı. Erdoğan’ın bağışlamayacağı ise muhakkaktı.

VC: Başkanlık, aslında Kürt meselesinin çözümünde bir manivela olarak kullanılabilirdi. AK Parti, Türkiye’nin en büyük partisi ve başkanlık sistemine geçmek istiyor. Diğer partiler için de bu siyasi pazarlık imkanları yaratıyor. Mesela, HDP başlangıçta bu imkanı kullanabilirdi, “Evet, başkanlığı konuşabiliriz fakat biz de yerel yönetimlerin çok geniş yetkilerle donatılmasını, bölge parlamentolarının oluşturulmasını, denge ve kontrol mekanizmalarının güçlendirilmesini talep ediyoruz” diyerek farklı bir siyasi oyun kurabilirdi. Yapmadı. Bu imkanı şu anda MHP değerlendirdi. MHP’nin AK Parti’ye attığı top, hem olası bir erken seçimin ertelenmesini sağlaması, hem de AK Parti’nin 330’u bulmak için MHP’nin hassasiyetlerinin mutlak manada gözetmesi açısından MHP’ye çok geniş bir alan açıyor.

Şu anda başkanlık tartışmasının Kürt meselesi için bir anahtar olma işlevi yok. Görünen o ki, HDP bütünüyle başkanlık karşıtı bir kampanya yürütecek. AK Parti de 2 yıl önceki gibi adem-i merkeziyetten, özgürlük alanlarını genişletmekten bahseden bir parti değil. Şu an en temel değer, güvenlik ve bunu okşayan çok ciddi bir MHP desteği var. O nedenle, gelecek olan öneri de Kürt meselesinin çözümü için zemin oluşturabilecek bir öneri olma niteliğinden büyük bir ihtimalle uzak olacak.

Bugün, Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne kapı açabilecek ve bölgedeki aktörlerin razı olacağı Suriye’deki ideal uzlaşma sizce nedir? Böyle bir formül var mı?

MY: İdeal demeyeyim ama aktörlerin kabul etmek zorunda kalabilecekleri formül şu olabilir: Afrin’le Kobani’nin birleşmediği bir Rojava. Bu, Kürtlerin ve Türkiye’nin birlikte razı olabilecekleri formül gibi görünüyor.

VC: Suriye’de herkesi tatmin edecek bir ideal çözüm yok. Türkiye’deki Kürt meselesinde, siyasetin devreye gireceği bir zemin için ilk etapta yapılması gereken, Türkiye ile PYD’nin çatışmasını önlemek ve çatışma sebeplerini eritmek olmalı. Somut olarak bunun anlamı ise, PYD’nin Fırat’ın batısına geçme ısrarından vazgeçmesi ve Türkiye’nin de PYD’nin Suriye’deki koalisyon içindeki varlığını kabul etmesidir. Bu tür bir uzlaşma, Türkiye’deki siyaset kapılarının zorlanmasını sağlayabilir.

Örgütlü Kürt hareketinin karar alıcılarının, Suriye ve Irak’tan toprak talep eden irredendist taleplerle Türkiye’de bir çözüm ihtimalinden vazgeçerken, tarihsel açıdan doğru karar verdiğini, tercihlerini doğru yönde yaptıklarını düşünüyor musunuz?

VC: “Örgütlü Kürt hareketi” derken, bir ayırım yapmak gerekiyor. Bana göre, Barzani ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi realpolitiğe son derece uygun hareket ediyorlar. Mesela ,sürekli gündemde tuttukları bir bağımsızlık söylemi var. Bu söylem, hem kendi kamuoyundaki hissiyatı ayakta tutma, hem de Batı kamuoyunu hazırlama yönünde bir işlev görüyor. Bununla birlikte, uluslararası ilişki ve koşullar elvermediği müddetçe, aceleci bir tavır içine girmeyecekleri de görülüyor.

PKK açısından ise durum farklı. Temel tercihlerinde bazı hatalar yaptıkları kanısındayım. PKK’nin Çözüm Süreci’nden vazgeçip çatışmaya dönmesinde iki önemli etken vardı. Birincisi, Suriye’de bir iktidar alanının elde edilmesiydi. PKK için bu son derece hayatiydi. Düşünün, çok uzun süredir hayal ettiğiniz gibi, üzerinde tek otorite olduğunuz bir toprak parçası elde ediyorsunuz ve belki de hayal bile etmediğiniz uluslararası aktörlerle de sıkı bir ilişki kuruyorsunuz. Bu, PKK’nin önceliklerini değiştirdi. PKK, Suriye’de kendisi için daha ciddi, daha yakın ve daha mümkün bir iktidar gördü. Hendekleri, barikatlarını ve şehir savaşlarını da bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Kürtlerin önemli bir kısmındaki kanaat şu: PKK burayı Suriye’ye veya kuzey Kürdistan’ı Rojova’ya kurban etti. İkinci yanlış hesap ise, 7 Haziran’dan sonra AKP’nin ve Erdoğan döneminin bittiğine dair muazzam bir özgüvenle hareket etmeleriydi. PKK de ‘madem gidiyor, o halde onunla köprüleri atıp bu yıkımda en önemli aktör olmak ve kazancı maksimize etme düşüncesi” vardı.

MY: PKK’yi kast ediyorsanız, PKK’nin Irak’ta toprak talebi varsa eğer, bu, Şengal’le sınırlı bir talep. Taleplerinin ne olduğundan bağımsız olarak PKK’nin Türkiye’de esaslı bir yanlış yaptığını düşünüyorum. Rojava’dan, orada elde ettiklerinden vazgeçmeye mecbur kalmadan çözüm sürecinin içinde kalabilirdi, ya da devletin yaptığı çözüm sürecini bitirme davetine uymayabilirdi. Çözüm süreci bittikten bu güne geçen zaman zarfında hem askeri olarak hem de siyasi olarak PKK önemli bir güç kaybına uğradı, burası kesin. Oysa, HDP’nin 7 Haziran 2015’te elde etmiş olduğu siyasi kuvvete güvenip, her şeye rağmen Türkiye’den çekilmeyi kabul etseydi bugün hem bu kadar insani ve siyasi kayıp yaşanmazdı, hem de Türkiye doludizgin başkanlığa koşuyor durumda olmazdı.

“Arap Baharı başladığında, bunların olabileceğini hiçbir Kürt hayal dahi edemezdi”

Kürtlerin önünde sürekli bir tarihi fırsattan söz ediliyor. Bu tarihi fırsat nedir? Ve bu uğurda mevcut Kürt hareketleri PKK/PYD – Barzani arasında bir Kürt Birliği söz konusu olabilir mi?

MY: Irak ve Suriye’de bir tarihi fırsat olduğu açık, buralarda yeniden şekillendirilebilir bir ortam var. Bu tarihi fırsat 1991’de ve daha belirgin olarak 2003’te ortaya çıktı ve Suriye kriziyle birlikte iyice büyüdü. Irak’taki fırsatı KDP, Rojava’dakini de PKK değerlendirdi. 1991’de ya da Arap Baharı başladığında, bugün olanları Kürtler hayal dahi edemezdi. Öte yandan, ABD Başkanı Obama’nın IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McCurk’un dikkat çektiği üzere, hem Irak hem de Suriye Kürdistanı’nda Kürt aktörler arasında rekabet de var.

Rakip aktörler bir araya gelir mi?

MY: Bunlar politik aktörler, aralarında ciddi rekabet var. Barzani’nin Kürdistan vizyonuyla, PKK’nin ya da KYB’nin Kürdistan vizyonu farklı. Yine de birlikte hareket edebilecekleri bir zemin var ki, Selahattin Demirtaş ve HDP heyeti geçenlerde Barzani’yi ziyaret etti ve başka şeylerin yanında birlik meselesini de konuştu. Kürt aktörler şunun farkında: Zor, ama İran ve Türkiye bölgeye, Kürdistan’ın tamamına dair ortak bir vizyon geliştirebilir. Bu gerçekleşirse, bütün Kürtler kaybeder. KDP de kaybeder, PKK de. Bu ihtimal kuvvetlendikçe, İran ve Türkiye yaklaşma sinyalleri verdikçe, Kürtleri birleştirecek dinamikler de daha kuvvetli çalışır.

VC:20. yüzyıl, Kürtlerin iyi anımsamadığı bir yüzyıl çünkü, Kürdistan dört parçaya bölündü, Kürtler fiziki ve sosyolojik olarak ayrıldı. Buna mukabil, 21. yüzyılda bölgede meydana gelen değişmelerden hareketle, belki de çok erken bir vakitte, 21. yüzyılın Kürtlerin yüzyılı olacağı söylendi. Elbette 20. yüzyılda oluşan statüko yıkıldı. Eskiden dört devlet aralarında ne sorun olursa olsun, mesele Kürtler olduğunda birlikte hareket edebilme şansına sahipti. Ama bugün bu imkan giderek daralıyor. Bu, Kürtlerin durumlarını iyileştirebilmeleri açısından bir fırsat yaratıyor, özellikle de Irak ve Suriye’de. Ama burada, bu tarihsel fırsata verilen anlam, Kürt siyasi elitleri açısından aynı manaya gelmiyor. Bir Kürt Birliği zor. Irak ve Suriye’de ciddi bir siyasal bölünmüşlük var. Orada, KDP’ye karşı bir KYB – Gorran ve bir nebze PKK’nin de dahil olduğu bir blok oluşuyor. Suriye’de, PYD’nin domine ettiği, diğer siyasal partilere çalışma ve hayat hakkı tanımadığı bir durum var. Fırsatın varlığı konusunda uzlaşma var ama bu fırsatın nasıl kullanılacağı konusunda uzlaşma yok.


Kürtlerin önemli bir kısmı sokak, hendek savaşlarına sahip çıkmadı, bu doğru ama bugün olanlar başka bir şey. Kürtlerin daha fazlası Kışanak ve Anlı’nın gözaltına alınmasına karşı çıkacak, bu ortada.

Mesut Yeğen


“Kürtler bu gözaltılara razı gelmez”

Hükümet askeri ve siyasi operasyonları artırdı. OHAL sonrası uygulamalar, HDP’li belediyelere kayyumların atanması, 12 tv-radyo kanalının kapatılması, Diyarbakır eş belediye başkanları Kışanak ve Anlı’nın gözaltına alınması… Hükümet ne yapmak istiyor? Kürt halkı bunları nasıl algılıyor? Bu hamleler, bir çözüm arayışı mı, yoksa başka bir politikanın habercisi mi?

MY:Amaç şu: Devlet, hükümet bütün bu baskı siyasetiyle PKK’yi, HDP’yi ve bunları destekleyen Kürtleri razı edebilirse başka bir şeye, yani şimdiye kadar elde ettiklerinden ve talep ettiklerinden daha azına razı etmek. Razı ederse ne ala, etmezse de mevcut baskı durumunu sürdürecek görünüyor. Eğer PKK, HDP pes ederse, hükümet istediğini elde etmiş olacak. Etmezse de, bir baskı rejiminde yaşamaya devam edeceğiz. Gidişat onu gösteriyor. Ancak, Gülten Kışanak ve Fırat Anlı’nın gözaltına alınmasının ardından Kürtlerin gösterdiği reaksiyon ve bu reaksiyona devletin verdiği tepki bu baskı halinin sonsuza kadar devam etmeyeceğinin de işareti olarak görülebilir. Malum, gözaltıların ardından HDP Kürtleri tepki vermeye davet etti, buna mukabil pek çok Kürt şehrinde internet, telefon kesildi. Bu da şunu gösteriyor: Hükümete yakın kalem erbabının söylediği gibi “Kürtler temsilcilerine sahip çıkmıyor” durumu yok. Kürtlerin önemli bir kısmı sokak, hendek savaşlarına sahip çıkmadı, bu doğru ama bugün olanlar başka bir şey. Kürtlerin daha fazlası Kışanak ve Anlı’nın gözaltına alınmasına karşı çıkacak, bu ortada.


PKK’nin bu tür eylemleri artırması, Kürtler arasında çatışmaları tetikleyebilir. Bütün siyasi partiler bunu çok net bir biçimde ve gür sesle reddetmeli.

Vahap Coşkun


VC:Hükümet, muhalif olan ve muhalif olma potansiyeli taşıyan kesimler üzerinde, OHAL marifetiyle ciddi bir fırsatçılık yürütüyor. 11 bin öğretmenin görevden alınması, Meclis’te dört partinin uzlaşmasıyla geri çekilmiş olan kayyum yasasının bir OHAL ile tekrardan geçmesi, uzun süredir sadece kültürel yayın yapan, haklarında RTÜK tarafından tek bir soruşturma açılmamış kanalların kapatılması, vs. Bunlar, toplumda siyasi kararlardan çok daha fazla tepki uyandırıyor. Çünkü, 11 bin öğretmeni kimseyi tatmin etmeyen bir gerekçeyle görevden aldığınızda, hayatın her alanına dokunmuş oluyorsunuz ve tepkiler yükseliyor. Bugün, bırakın bir HDP’liyi ya da muhalifi, bölgede bunu onaylayan tek AK Partili bile göremezsiniz. Herkes bunun çok büyük bir hata olduğunun farkında.

Peki neden bunu yapıyorlar?

VC:Hükümet hem askeri hem de sosyal anlamda psikolojik üstünlüğün elinde olduğunu düşünüyor. Bu, çatışma çözümlerinde güvenlik perspektifini ön plana alanlara önerilen yöntemlerden biridir. Eğer masaya oturtmak istiyorsanız, bütün imkanlarınızı sonuna kadar seferber edin, rakibinizi en zayıf olduğu anda masaya oturtun ki, kendi isteklerinizi onlara kabul ettirebilin.

Hükümet operasyonları artırırken, PKK da bölgede AKP’li yöneticileri öldürüyor. Bölge halkı ne durumda? Ya örgütlü Kürtler de sokağa çıkarsa…

MY:Şunu teslim etmek gerekir: Kürtler PKK’nin bu şiddetine onay vermiyor. İnsanlar, Gülten Kışanak’ın gözaltına alınmasına tepki gösteriyor ama AK Parti siyasetçilerinin öldürülmesine de karşı çıkıyor. Sokağa çıkma meselesine gelince. Kürtler hendek savaşlarına katılmadı, burası kesin, ama az önce konuştuğumuz gözaltılar ya da olursa vekillerin tutuklanmaları gibi işlere de karşı çıkacaklar, bu da belli. Hangi seviyede karşı çıkarlar bunu tahmin etmek güç. Ama toplumsal hareketlerin ne zaman ivme kazanacağını kestirmek zaten kolay değil. Fakat, alınan tedbirlerin büyüklüğü ve çeşitliliği devletin de bir tepki olabileceğini gördüğüne işaret ediyor.

VC:PKK’nin bu Kürt siyasetçilere yönelmesi, hiçbir şekilde kabul edilemez. Bir nevi PKK’nin kendi 1990’larına dönmesi gibi bir hal bu. Hatırlanacaktır, o yıllarda PKK bölgeye gazetelerin girmesini ve siyasetin yapılmasını yasaklamıştı. Bu durum sürdürülemez. Ayrıca, PKK’nin bu tür eylemleri artırması, Kürtler arasında çatışmaları tetikleyebilir. Bütün siyasi partiler bunu çok net bir biçimde ve gür sesle reddetmeli. Zira, bu salt bir siyasetçiyi katletmek değil, bizatihi siyasetin kendisini öldürmek.

Öte yandan, Suriye’deki tablo ve 6-8 Ekim’de yaşananlar, insanlar üzerinde çok derin bir etkide bulundu, bulunuyor. Herhangi bir şekilde başlayan bir ateşin nasıl söndürüleceği, önünün nerede alınabileceği kestirilemiyor. Kısa vadede sokaklara tekrar çıkılacağını, sokakta büyük çaplı şiddet eylemlerine başvurulacağını zannetmiyorum, ancak bu önceden de bilinemez. Çünkü, her türlü provokatif eyleme açık, çok ciddi bir yangının içerisindeyiz.

KAYNAK SİTE: ALJAZEERA

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun