Sinemanın Şairi Theodoros Angelopoulos Üzerine – Fikrikadim

Sinemanın Şairi Theodoros Angelopoulos Üzerine

“İnsan ne zaman ölür?
Artık hatırlamadığı zaman.
Başka?
Artık hatırlanmadığı zaman.”

Mücadelenin, ardından gelen yenilginin, yitip gidenlerin, hala süren ve sürecek olan umudun, asla “the end”in yerinin olmadığı bu sonsuzluğun içinde kaybolanlar, kaybettiklerimiz ve kaybettiğimizi aramak için çıktığımız yolculuğun, bir şiirin içinde akıp giden serüvenidir Angelopoulos’un perdede bize gösterdikleri.

İlk Ağlayan Çayır ile tanışmıştım onunla, usul usul içeri doğru ilerleyip sonra böğrüne saplayan tınılar karşılıyor ilk seni, duvara toslayacağın anlaşılıyor hemen, bir film ne yapabilirdi ki oysa? Ama onun yolculuğunun başladığı  yerde senin de yolculuğun başlıyordu, sonraki filmlerinde daha iyi anlıyorduk bu yolculuğu. Sonra anladım ki bu yolculuk onun, benim, senin yolculuğumuz, hikayemiz değil, bir halkın, bizim, kaybedenlerin hikayesi. Öyle ki sanki bazı  anlarda  kamera  göğe doğru  yükselip el değmeden hazırlanmış bir şiiri yakalayıp tüm derinliği ile gözlerimize düşürür gibi. Hayat tüm realitesi ile ortadaydı. Bu yüzden film bittiğinde bitmeyen filmlerdendi onun filmleri. Kameranın bir şiir açısının olduğunu bilmiyordum Angelopoulos’tan önce. Onun kamerası daima şiir açısına ayarlıydı.

image

‘’Her çim yaprağı bir
parça çiğ tutuyordu.
Ve hepsi bir süre sonra
çiğ damlasını yumuşak toprağa bırakıyordu.
“Bu çayır” dedi yaşlı adam,
“nehrin kaynağıdır…”

Dediği gibi yaşlı adamın; nehrin kaynağına doğru bir yolculuk muydu bu yoksa? Usta, tüm filmlerinde bana bu soruyu  sorduruyordu. Ve o nehri arayanların yenilmiş hüznü; “yok olup giden tüm umutlara, kurduğumuz bütün hayallere rağmen hiç değişmeyen dünyaya,’’ kadehlerini  kaldıran “o adamların” hikayesi ile Ulis‘in Bakışı  ile devam eder yolculuk, bu bakış insanlığın ilk bakışı, masum bakışıydı belki, aynı zamanda dünyanın 68’ine bir bakıştı da denebilirdi.

Dünyanın değişeceğine, değişebileceğine duyulan arzuların çok olduğu yıllardı. Elbette güzel bir ihtimaldi, usta burada insanın dünyaya ilk bakışının peşine düşer, bu yolculukta tarihle yüzleştirir bizi, yaşanan  acıları, her  karede fotoğraflar sanki. Kendisinin de dediği gibi; “Çok eski olmayan bir zamanda, dünya tarihi arzuya dayanıyordu: dünyayı şöyle ya da böyle değiştirme arzusuna. Şimdi, hazin bir yüzyılın sonuna geldiğimizde bu arzuların gerçekleşmediğini görüyoruz. Tarih şimdi suskun. Sessizlik içinde yaşamak çok güç olduğundan, hepimiz cevapları kendi içimizde arıyoruz. Yine de benim anladığım şekliyle, yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinemanın amacı, üstü örtülemez tarihsel gerçekleri, masumların gözleri önüne serme çabasından ibarettir”. Ben  onu  beyaz  perdenin  şairi  olarak adlandırıyorum, hiçbir filminin sonunda  “son” yazmadı, hayatın  sonsuzluğunu vurgular gibiydi usta. Aynı zamanda sinemanın da  giderek  ticari işlev güderek, çabuk tüketilen ve üst  sınıfın zamanını  tatmin  etmek, alt  sınıfı  oyalamak  gibi, kapitalist düzenin istediği bir işleve doğru gittiği bir zamanda, Angelopoulos, sinemanın olması  gerektiği, hatta üst seviyedeki  bir tutumla sürdürdüğü bu değerli çaba ve özgünlüğü, şairane tutumu bende ona karşı kısa sürede büyük bir hayranlık uyandırdı.

harvey-keitel-ulysses-gaze

Yolculuğumuz, Sonsuzluk ve Bir Gün ile devam eder, evet bir şairin hikayesi, sözcükleri satın alan bir şair, yurdundan uzunca bir vakit ayrı kalmak zorunda kalmış ve tanıştığı küçük bir çocukla adeta bir medcezir yaşayan o şairin  hikayesi, yaşamı  sorgulayan, ama bazen belki de bilmemenin daha iyi olduğunu, gizemin var olması gerektiğini düşünen, bütün inancı ile yaşamaya çalışmasına rağmen umutsuzlukla dolu olduğu halde, umut etmekten başka bir seçeneğinin  olmadığını söyler. Bunu şu sözlerle ifade ediyordu:

Her şey bizi kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran uykudaki güneşin aniden açmasını sağlayarak aşıkları dışarı uğratan riyakar baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor… Kış gelmeden önceki her şeye inanmaya itiyor…” Ve o, inandıklarının  hüsranı ile; saf bir çocuk gibi başını annesinin göğsüne yaslayarak soracaktır:

“Neden anne? Neden hiçbir şey beklediğimiz gibi olmuyor? Neden? Neden çaresizce çürümek zorundayız acı ve arzularla ikiye bölünerek? Neden?”

Hepimizin aslında kendimizle yüzleşirken, sorgularken yanıtını aradığımız sorulardı bunlar, bizim, yarım kalanların  soruları!

theo-angelopoulos-a-journey-in-the-personal-life-of-a-great-director-www-cinematheia-com_

Angelepolus’un diğer tüm filmlerinde (Arıcı, Leyleğin Geciken Adımı, Zamanın Tozu…) aynı yolculukla sürmekteydi. Bu yolculukta kulağımıza gelen tınılar o büyülü tınıların sahibi; elbette Eleni Karaindrou. Ben Eleni’nin müziğinin de hikayenin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Angelopolus’un anlattıklarının bir kısmı da Eleni’nin müzikleridir. Yaşanan  hayatın  arkasında  hep  bir müzik  vardır. Mültecilerin yaşamının arkasında bir müzik var, bir  şairinkinin arkasında da… İşte  Eleni de o müziği yakalamıştır diye düşünüyorum. Bu yüzden  Eleni’nin payı da büyüktür perdedekilerde. Kendisi film ve müzik ilişkisini şöyle ifade eder:

Kameranın hareketleri ile ilişkim, her zaman senaryo ile ilişkimden daha önemli olmuştur. Tabii ki müzik öykünün bir alt başlığıdır ve film müziği, elbette filmin öyküsünü kavramalıdır. Ancak bir filmin anlamı her zaman senaryoyla sınırlı değildir. Görüntü ve müzik, sözlerle her zaman kolaylıkla ifade edilemeyecek olanın bir bileşeni olmalıdır. Bazen senaryoya baktığınızda hiçbir şey göremeyebilirsiniz. Harold Pinter’ın dediği gibi, asıl anlam söylenmeyendedir. Müzikle yapmaya çalıştığım, filmin tüm bileşenlerinin -senaryo, mekan, oyuncular, montaj- etkilediği öyküye bir yankı yaratmak, onların seslerine ses vermektir.

Angelopoulos filmlerinde de net ortaya koyduğu gibi, bu dünyada insanın hayatı hep yarım kalır, yarım  mücadeleler, yarım  aşklar, yarım  yürüyüşler, yarım  mutluluklar… Bu yarım‘lar bir sonsuzluğun içinde geçip gider ve böyle hep eksik kaldığımız, sonradan göçeceğimiz bir yeryüzünde neden kirletiriz elimizi, neden acılar yaşatırız birbirimize ve neden tanık olur çocuklar daha çocukken:

“Korkuyorum ey Selim… Deniz sonsuz… Gittiğimiz yer nasıl bir yer olacak?
ya orada dağlar vadiler polisler askerler varsa?”

Sorular kimi zaman ürperticiydi!

Angelopoulos’un dünyaya bakışı açık ve net, insana dairdi. Usta bu insanın ve kavgasının yolculuğunu, kendisinin yolculuğu sürdükçe sürdürecekti, zira yolculuğu yine bizi bir yolculuğa çıkaracak filminin setinde sona erdi ve tercih ettiği  ölümü  yaşadı! Çünkü benim ölümüm film çekerken olacak  demişti, öyle oldu. Deniz, başka bir denize karışıp gitti.

Yazan: Özgür Çelik

Kaynak Site: Sinematopya

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun