Türkiye’yi ciddiye almak – Fikrikadim

Türkiye’yi ciddiye almak

Carl Bildt / İsveçli siyasetçi ve diplomat.

Carl Bildt / İsveçli siyasetçi ve diplomat.

Şüphesiz, Batı’nın Türkiye’ye karşı tavrı önemli. Batılı diplomatlar, demokratik değerleri yansıtan ve hem Batı’nın hem de Türkiye’nin menfaatlerine uygun bir sonuç için Türkiye ile ilişkileri arttırmalı.

İstanbul, Avrupa’nın en muhteşem şehirlerinden biri. Konstantinopolis adıyla Roma ve Bizans İmparatorluklarına, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilip isminin değiştirilmesiyle yaklaşık 500 yıl boyunca da Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yaptı.

Avrupa ve Asya’yı ayıran Boğaz’ın batı yakasındaki şehir, tarihi boyunca jeopolitik Batı ile Doğu arasındaki ilişkinin merkez üssü oldu. Çoğunluğunu Hristiyanların oluşturduğu Avrupa’nın Müslüman dünyasının geneliyle olan ilişkisinin mevcut önemi göz önüne alınacak olursa, İstanbul’un bu rolü oynamaya devam etmesi kuvvetle muhtemel.

Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazından doğmuş bir ülke. Genellikle çalkantılı geçen Türk siyasi hayatında rakip görüş ve isteklerin, başarı ve başarısızlıkların izi var. Bununla birlikte, son iki yüzyıldır Türkiye’yi modernize etmeyi amaçlayan reformcular, ilham almak için yüzünü hep Avrupa’ya döndü.

Bu yaklaşım, 1920 ve 30’larda ülkeyi laikleştirmek için otoriter reformlar getiren ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk için kesinlikle geçerliydi. Son 13 yıldır önce başbakan ve şimdi de cumhurbaşkanı olarak dünya sahnesinde giderek yükselen bir isim haline gelen Recep Tayyip Erdoğan için de öyle oldu.

Türkler artık bir zamanlar kendilerine ilham veren Avrupa tarafından reddedilmiş hissediyor. Bu bakımdan bazı Türklerin şimdilerde ilham ve fırsatları başka yerde aramaya başlaması da sürpriz değil.

Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), iktidardaki ilk on yıllarını etkileyici ekonomik ve evet, demokratik reformlar yaparak geçirdi. Böylece Gümrük Birliği üyeliğinden ekonomik dönüşüm anlamında zaten fayda gören Türkiye, Avrupa Birliği (AB) üyeliğine uygunluk bakımından mesafe aldı, ki bu süreç, ülkenin demokratik reformlarda ilerleme kaydetmesi açısından da bir motivasyon sağladı. Türkiye’nin askeri diktatörlüklerle dolu inişli çıkışlı geçmişinin nihayet üstesinden geldiğine dair umutlar güçleniyordu.

Ancak son yıllarda birçok şey değişti. Türkiye’nin AB’ye katılım görüşmeleri neredeyse durma noktasına geldi. Bunun sebebi, kısmen bazı AB ülkelerinde Türkiye’ye karşı düpedüz düşmanca bir tavır olmasıydı. Bu düşmanlığın ardındaki sebepler farklı farklı, ancak yarattığı genel etki, Türkleri yabancılaştırmak oldu. Türkler artık bir zamanlar kendilerine ilham veren Avrupa tarafından reddedilmiş hissediyor. Bu bakımdan bazı Türklerin şimdilerde ilham ve fırsatları başka yerde aramaya başlaması da sürpriz değil.

Gülen Cemaati ile sessiz iç savaş

Bunların ötesinde, Türkiye içindeki durum da son yıllarda kötüye gitti. Suriye ve Irak’ta tırmanan çatışmaların baskısı altında Türk toplumu tehlikeli bir şekilde kutuplaşmaya başladı. Militan Kürt fraksiyonları uzun bir ateşkes sürecinin arından tekrar ortaya çıktı. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) İstanbul ve Ankara’da bir dizi terör saldırısı düzenledi. Türkiye’nin bu koşullar altında dahi üç milyona yakın mülteciye ev sahipliği yapmayı başarması, ülkenin dayanıklılığının bir kanıtı.

Türk siyaseti 2013’ten bu yana AKP ile Fethullah Gülen liderliğindeki eski müttefiki Gülen Cemaati arasındaki acımasız ve giderek yıkıcı hale gelen sessiz iç savaştan da muzdarip.

AKP ve Gülenciler bir zamanlar Atatürk’ün seküler vizyonunu koruma misyonuyla devletin güvenlik yapıları içerisinde yuvalanan, anti-demokratik, milliyetçi unsurlardan oluştuğu iddia edilen Kemalist “derin devleti” yok etmek için ortak bir çaba içindeydi. Bu ortak çaba kapsamında, 2007 yılında bazı üst düzey generaller uydurma delillere dayalı olarak göstermelik davalarda yargılandı, ki artık birçokları o süreçte yaşananların ülkeyi yanlış yola sürüklediğinde hemfikir.

Takip eden yıllara Gülencilerin emniyet, yargı ve ordunun bazı kesimlerine sızdığı yönündeki uyarılar damgasını vurdu. Bu sessiz iç savaş, ülkenin demokratik gelişimini ciddi şekilde olumsuz etkilerken, seçilmiş hükümet, Gülencilerin hükümeti devireceği yönündeki tehdit algısına cevaben daha otoriter tedbirlere başvurdu.

Gülen’in inkârına rağmen çoğu gözlemcinin Gülenciler tarafından düzenlendiğine inandığı 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişimi, AKP-Cemaat arasındaki sessiz iç savaşı duyulur hale getirdi. Darbe başarılı olsaydı, Türkiye muhtemelen sonu gelmeyecek, açık bir iç savaşa gömülecek, tüm demokrasi umutları sona erecekti.

Darbe girişiminin bir olumlu tarafı, yıllardır süren bölünmüşlüğün ardından Türkiye’deki demokratik siyasi partileri gelecekteki iç tehditlere karşı demokrasiyi savunma ortak amacı etrafında birleştirmesi oldu.

Demokratik ve Avrupalı bir Türkiye, Müslüman dünyasına reform ve modernlik getirecek bir köprü olabilir. Dışlanmış ve otoriter bir Türkiye ise Avrupa’nın doğu sınırlarına çatışma ve savaş taşıyabilir. Sonuçta Boğaz’da olanlar hepimizi etkiliyor.
 
Batı’nın bu travmatik dönemde Türkiye’ye empati göstermemesi ise şaşkınlık vericiydi. Olayların ardından Erdoğan ile görüşen ilk liderin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin olması, hiçbir Batılı ülkenin menfaatine olamaz.

Türkiye’nin şu anda yetkili makamları Gülencilerden temizlemeye çalışmasına kimse şaşırmamalı. İçeriden bir ayaklanma ile karşı karşıya kalan her devlet aynısını yapardı. Elbette darbe girişiminin hemen ardından yaşanan suistimalleri görmezden gelmemeliyiz, ancak kendimizi de yetkililerin yerine koyarak düşünmeliyiz. Bu aşamada hükümet temizlik kapsamını fazla mı geniş tutuyor, yoksa yeterince geniş tutmuyor mu, bunu bilmek zor. Fakat hangisini yapıyor olursa olsun, bu iki durum da sadece yeni sorunlara yol açacaktır.

Türkiye bir yol ayrımında

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland ile bir araya gelen üst düzey Türk yetkililer, Konsey üyeliği doğrultusunda her ne pahasına olursa olsun hukukun üstünlüğünü koruma sözü verdi. Durum sakinlik kazandıktan sonra Konsey’in zaten suistimalleri ele alma fırsatı olacaktır.

Türkiye şu anda tarihi bir yol ayrımında, ama ülkenin nereye doğru gittiğini söylemek için henüz çok erken.

Kutuplaşma ve otoriterleşme yönündeki eski eğilim devam ederse, ülke sonunda bir kırılma noktasına gelebilir. Fakat demokrasiye bağlılık temelinde bir ulusal birlik hakim olursa, Türkiye’nin siyasi iklimi de iyileşecek ve Kürt barış sürecinin kaldığı yerden devam etmesi, ilerici siyasi reformların sürdürülmesi ve gelecekte Avrupa ile entegrasyon için yeni bir umut doğmasına imkan sağlayacaktır.

Şüphesiz, Batı’nın Türkiye’ye karşı tavrı önemli. Batılı diplomatlar, demokratik değerleri yansıtan ve hem Batı’nın hem de Türkiye’nin menfaatlerine uygun bir sonuç için Türkiye ile ilişkileri arttırmalı.

Demokratik ve Avrupalı bir Türkiye, Müslüman dünyasına reform ve modernlik getirecek bir köprü olabilir. Dışlanmış ve otoriter bir Türkiye ise Avrupa’nın doğu sınırlarına çatışma ve savaş taşıyabilir. Sonuçta Boğaz’da olanlar hepimizi etkiliyor.

Carl Bildt / İsveçli siyasetçi ve diplomat.

Carl Bildt  İsveçli siyasetçi ve diplomat. 1991-1994 yılları arasında İsveç Başbakanı, 2006-2014 yılları arasında ise Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

 

Kaynak Site: Aljaazera

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun