‘Umutsuz olmaya hakkımız yok’

Gündüz Vassaf, yeni kitabı “Ne Yapabilirim?” ile bir harekete, örgüte, partiye, hatta ideolojiye bağlı olmayanlara sesleniyor.

17

Kötümserliğe kapılıp edilgenleşmeye, değişimin ertelenmesine, değişimi kendimizden başka yerlerde aramaya karşı çıkıyor. Okurunu, çaresiz çırpınışlarda tükenmeden ne yapabilirim üzerine düşünmeye davet ederek yeni bir yaşam ahlâkını tartışmaya açıyor. Vassaf’la kitabını ve ele aldıkları üzerinden ses vermeye çalıştığı gençliği konuştuk.

– Kitabın hangi refleksle doğduğunu sormak isterim öncelikle. Hemen girişte ODTÜ, 2015 akademik yılı “Barış Konuşuyor” dersinde yaptığınız konuşmanın genişletilmiş hali diye not düşülmüş. Bunu bir anlamda maddi refleks sayarsak, manevi refleksi neydi? Bu konuşmanın ve kitabın üzerine oturduğu zemin neydi?

– Korku ve inanç. İdealizmle provoke edilen, provakosyanlarla kahramanlaştırılan ‘68 kuşağımın hatalarını tekrarlamaları korkusu. ODTÜ öğrencilerinin, günümüz gençlerinin ufkunda onlardan öğreneceğimizin inancı.

– Kitabınızın adı “Ne yapabilirim?”. Önemli bir soru. Kişisel tarihinize dönerek cevaplamanızı istesem; yaşamınız boyunca hangi farklı şekil ve zamanlarda bu soruyla mücadele ettiniz?

– Yedi yaşındayım. Kış. Levent’te evimiz sobalı. Kömür bitmiş. Annem üşüyor. Elimden bir şey gelmiyor. Yatağa girdim. Sağ sola debelendim. Üşümesin diye yatağı ısıttım. Hemen hepimiz gibi benim de ne yapabilirimlerim çocukluğumda, anneme babama büyüdüğümü göstermek dürtüsüyle bir şeyler yapmak, kavga ettiklerinde onları barıştırma arzusuyla çırpınmak. Ancak genellikle bu dönemlerimizden aklımızda kalan, yaptıklarımızdan çok ömrümüzde ilk karşılaştığımız haksızlıklar karşısında ailemizle öğretmenlerimiz tarafından “Çocuksun anlamazsın,” diye edilgen konuma itilmemiz. Düzen çocuk yaşımızdan itibaren ne yapabilirimlerimizi boğmak üzerine kurulu. Şunu şu kadar ye! Bunu bu kadar yeme! Şu ya da bu nedenle yalnızlığa terkedilmiş çocuklardan biliyoruz. Kendi ihtiyaçlarının özgünlüğünde bal gibi biliyorlar hangi sıklıkta kaç saat uykuya, neyle ne kadar beslenmeye ihtiyaçları olduklarını. Kimden kötülük kimden iyilik geleceğini. Yetişkinlerin yaptığı, kah dayakla, kah psikolog terbiyesinde güler yüzlü maskeleriyle, ne zaman neler yapıp yapmamalarını, neleri söyleyip söylememelerini dayatmak. Çocukların edilgenliği üzerine kurulmuş bir düzenden nasıl bir demokrasi beklenebilir ki?

– “Ne yapabilirim?” sorusunu ya da sorgusunu yapabilmenin bir şans olduğunu düşünüyor musunuz? Şundan soruyorum: Kitapta bazen bir çaresizlik durumuyla ilişkilendirlmiş bu soru, bazen de umudun ta kendisi olarak ortaya çıkmış…

– Oğlumuza küçük yaştayken özgürlüğü tanımlamasını sorduğumda, “Her şeyi sorgulayabilmek,” demişti. Egemen düzen, demokrasi tiyatrosunun piyango düşleriyle, dinler itaat karşılığı cennetle bizi avuturken ne yapabilirlerimiz onların çizdikleri çerçeve bağlamında belirleniyor. Benim özgürlük tanımım, fiziğin belirsizlik ilkesinin izdüşümü. Türümüzün davranışlarının, düşüncelerinin, yarattıklarının kestirilemezliği. Ne kadar insan varsa o kadar da özgürlük, hatta her birimizin özgürlüğünün bin bir çeşit dili var. 21. yüzyılda beynimizin daha yeni keşfettiğimiz yapay zeka ile çok boyutlanması, geleceğin insanını henüz hayalini bile kuramadığımız ne yapabilirimlerin ufuklarında yolculuğa çıkaracak.

‘İLK KEZ YETİŞKİNLER GENÇLERDEN ÖĞRENME KONUMUNDA’

– Kitapta da sık sık atıf yapılan Gezi, bu soru’nun neresinde duruyor peki? Gezi nasıl bir “Ne yapabilirim?” sorusundan doğdu sizce?

– Evet, demokrasinin denetleyemediği kapitalizmin küresel krizi süregelirken ne oldu da kaç kuşaktır apolitik diye bildiğimiz gençler dipten gelen tsunaminin kabarması gibi birdenbire önce Arap Baharı’yla Tunus ve Mısır’da, ardından dünyanın birçok ülkesinde İspanya’da, İngiltere’de, Brezilya’da, Bosna’da, Gezi’yle Türkiye’de ve Occupy Wall Street’le Amerika’da “Ben varım!” dedi. Sıradan cevap, işsizlik gibi alışılagelmiş ekonomik gerekçelerin kolaylığında aramak. Bu görüş, zaten örgütlenmiş olan sendikalar, sivil toplum kuruluşları nerdeydi sorusunu gündeme getirir. Küresel Gezi adını verdiğim, bitti sanılırken birdenbire başka yerde canlanan bu oluşum, her şeyden önce eğitimiyle, kültürüyle, değerler ve vaadleriyle yüz yıla yakındır kendini tekrarlayan köhneleşmiş bir sistemin iflasına karşı vicdan hareketi. Yakın zamana kadar sırtlarını döndükleri düzene karşı, sanal âlemlerinde kendilerine yeni dünyalar yaratan, ufuklarını genişleten, sosyal medyada yeni dillerini paylaşan gençlerin yola koyuluşu. Ulus ve din aidiyetliklerini arkalarında bıraktıkları, dünya vatandaşlığı bilincinde, farklı ülkelerde farklı tetikleyici nedenlerle, düzeni şaşırtıp korkuttukları, egemenlerin şiddetine, şiddetsizliğin güç ve güleryüzüyle cevap verdikleri yarınların başlangıcı.

– Gezi’den devam edersek… Önemli bir “genç” hareketiydi. Kitap da daha çok gençlerin, önümüzdeki dünyayı okumasına destek olabilecek bir perspektif açma arayışında gibi. Katılır mısınız?

– Asl onlar dünyayı okuyor. Türümüz tarihinde ilk kez yetişkinler gençlerden öğrenme konumunda. Avcı toplayıcı, tarım ve sanayii toplumlarında gençlerdi yetişkinlerden öğrenen. Hızla kendisini yenileyen teknolojilerle genç yetişkin ilişkisi tersine dönmekte. Sorun köhnemiş kurum ve değerleriyle geleceği de işgal etme gafletinde yetişkinlerin gençleri okuyamamasında. İstisna, teknolojiye, robotlara, yapay zekaya yatırım yapan şirketler. Gençlerin bilgi ve yaratıcı ufuklarına o denli ihtiyaçları var ki, onları üniversitede tahsillerini kesmeye ikna edip cazip tekliflerle işe alma peşindeler. Siyasetçiler bu anlayışın bir asır gerisinde.

– Bu bağlamda “küresel” nitelemesi yaptığınız Gezi, gençliğin, dolayısıyla geleceğin önüne nasıl bir rota koydu sizce?

– Rotasızlık. Topa basıp durmak. Yavaşlamak. Nefes alıp, neden nereye, niçin gidiyoruz diye sormak. Gezegenimize kuş bakışı bakmak. Benden sonra tufan kapitalizmin rotası imkanları sınırlı olan gezegenimizi tüketirken, küresel ısınmaya karşı ne yapabilirim bilinci, ibret verici siyasetin kısır döngüsünde sıradan gündem maddesi bile değil. En son hangi ülkede hangi seçimde partilerin, liderlerin, küresel ısınmaya karşı şunu bunu yapacağım dediğini duydunuz? Oy vermekle sınırlı demokrasi tiyatrolarının, 21. yüzyıl toplumunun gereksinmeleri ve rüyalarına ters düşen kapitalizmin dev şirketlerinin iflasa sürüklenmesi kaçınılmaz. Coca Cola dünyasına çağrı reklamlarıyla olası su savaşları arifesinde milyonların gereksinimi bağdaşmıyor.

– Yaşadığımız darbe girişimi ne öğretecek peki gençlere? Sadece “acı bir deneyim” olarak kalmayacak olsa gerek…

– Bildikleri ibret verici bir şekilde tekrar vurgulanmış oldu Gezi ruhu, bayrak, din aitliklerini aşan vicdan küreselleşmesin bir ifadesiyken din üzerinden demokrasi? Darbe teşebbüsü kadar, hükümetin camilerden çağrıyla tertiplediği demokrasi nöbetleri de yetişkinlerin 21. asır gençliğinden kopuşunun ifadesi.

‘GENÇLER: VAHŞİ YARATIKLARIN EN ZOR EHLİLEŞTİRİLENİ’

– Gençler neden siyaset için her zaman kullanışlılar? Sizin deyminizle “duyarlılık tuzağı” bu noktada nasıl işliyor?

– 20. yüzyılda Almanya’da “Hitler Gençliği”ne, Sovyetler’de “Genç Öncüler”e, Çin’de “Kızıl Muhafızlar”a ideolojilerini empoze edip sokaklara dökenlerin devri kapandı. Devletler, gençleri tavlayabilirim diye kendilerini aldatmasın. Siyasi partiler gençleri etkisizleştirip kalıplaştırmak istiyor. Onları iktidar hırsıyla devşiriyor, gençlik kollarıyla iflas etmiş politikalarını dayatmaya çabalarken “Biz biliriz” tavırlarıyla gençlere hakaret ediyor. Onları savaşta öne sürülen neferler gibi kullanıyorlar. Günümüzde politik olmak siyasi partilerden uzak durmaktan geçiyor. Yeni kuşakların özelliği politikacılara alet olmama duyarlılığı.

– Gençler ve yetişkinler arasındaki uçurumunun kopuş noktaları neler? İnternet de bu kopuşlardan biri olabilir mi? İnternet’i “Yeni İpek Yolu” olarak nitelemenizin bununla ilişkisi var mı?

– Geleceğin demokrasisi bu uçurumun kapanmasına, gençlerin ellerini yetişkinlere uzatmasına bağlı. Yoksa kabuk değiştiren dünyamız, bu geçiş sürecinde terörizmden de beslenip totaliterleşen rejimlere sahne olacak.

Genç yetişkin uçurumu tarihimiz boyunca böl yönet sultasının temel taşı olmuş. Gençler yetişkinlerin müstemlekesi konumunda. Düzenin çarkı gençlerin iyi niyetle işlerini yapmaları, savaşlarına, örgütlerine katılmalarıyla dönmüş. Ebeveynleri yanına alan egemen düzen ufak yaştan din, devlet adına gençlerin idealizmini hadım ederek onları çıkarlarının bekçiliğine kanalize etmiş. Türümüzün düşünce sözcülerinden Platon gençler için, “Vahşi yaratıkların en zor ehlileştirileni,” der. 20. yüzyılda önce caz ardından rock müziğiyle gençler, tarihimizde belki de ilk defa kendilerine özgü yeni bir evrensel dil ve kültür yaratmaya başladı. Birliktelikleri internet ve sosyal medya üzerinden küreselleşti. Toplumu dönüştürme güçlerinin yeni farkına varıyorlar. Yeni İpek Yolu’nda genç yetişkin birlikteliğinin potansiyel gücünün ifadesi.

– Her devirde olduğu gibi bu devirde de gençler “küresel öteki” mi? “Olağan şüpheli” gibi acı bir benzetme değil mi bu?

– ‘68’de ebeveynler gençleri aydan gelmiş gibi ötekileştirir, kot pantolonlu kıyafetlerini garipser, cinselliklerinde özgürleşip kendi bedenlerine sahip çıkmaları karşısında paniğe kapılırken, türümüzün tarihinde ilk kez Küresel Gezi ile birlikte ideallerini paylaştıkları gençlerin peşinden gittiler, onlarla övündüler. Artık günümüzde şüpheyle, korkuyla bakılan gençler değil, ne idüğü belirsiz projeleri destekleyen para politikalarıyla dünya ekonomisini yönlendiren bankalar, benden sonra tufancı dev şirketler ve onların hizmetinde hükümetler. Alışılagelen öteki, tarih boyunca düzenin dışlayıp ezdikleri iken günümüzde ilk kez düzen ve kurumları geniş kitleler nezdinde ötekileşmekte. Marx’ın öngöremediği bir şekilde, biz düzene değil, düzen bize yabancılaşmakta.

‘SAVAŞLARDA ESKİSİNE GÖRE DAHA AZ İNSAN ÖLÜYOR’

– “Dünya barışa gidiyor. İnancımla kendimi kandırmıyorum,” diyorsunuz. Fakat görünen tablo, yaşadıklarımız ve karanlık gelecek senaryoları bunu düşnmemize pek izin vermiyor sanki. Ne diyorsunuz? Yoksa bu da kitapta bahsettiğiniz gibi algı operasyonunun bir parçası mı? İnsanları umut etmekten bıktıracak, yıldıracak “bilinçli” planlamalar mı?

– Dünyada 2000 yılında savaşta ölenlerin sayısı 310.000 kişi. Cürümden ölenler, 520.000. İntihar, 815.000. Kapitalizmin peynir ekmeği otomobil nedeniyle kazalarından, 2.000.000. Manşetler, savaş haberleri bizi tarihten kopartıp aldatmasın.

Savaşlarda eskisine göre daha az insan ölüyor. Harvard’dan Pinker’in hesaplarına göre tarihte savaşlardan ölenlerin oranlarını 20. yüzyıl dünya savaşlarına yansıtacak olsaydık, ölü sayımız 100 milyon değil iki milyar olurdu. Cürüm, intihar ve otomobil kazalarından ölümler düzenin iflasının, dinlerle el ele varan kapitalizmin ahlakının çöktüğünün göstergesi. Afrika’dan 80,000 yıl önce yola çıkan türümüz, daha emekleme çağında. Elimizde atom bombası bebek konumumuzu atlatabilirsek, diğer canlılarla birlikte gezegenimizi paylaştığımız duyarlılığımızla, “Güzel günler göreceğiz.”

– Savaş algısının nasıl kaşındığına da dikkat çekiyorsunuz kitap boyunca. “Savaş kaçılmazdır yalanı” ile uyutulan kalabalıkları nasıl bir refleks, hareket uyandıracak peki? Onlara, yitirilmiş kalabalıklar gözüyle bakamayız sonuçta…

– Birinci Dünya Savaşı için İngiltere başbakanı Lloyd George, “Toplum gerçekleri bilseydi savaş yarın biterdi,” demiş. Devletin eleştirebilindiği ülkelerde, yakın zamanda çıkan savaşların yalan üzerine kurulu olduğunu biliyoruz. Amerika Başkanı Johnson’un parlamentosunu aldattığı, gemilerimize saldırdılar yalanı üzerine Vietnam, İngiltere ve Amerika, Irak’ın kitle imha silahları var yalanı üzerine Irak saldırısını başlattı. Wikileaks, Julian Assange, Chelsea Manning, Edward Snowden’ın öncülüğünde vicdanlarını seferber edenler sayesinde devletlerin şeffaflaşmaya zorlanmasıyla, savaş kışkırtıcıklarını kitlelere eskisi gibi yutturamayacaklar. Orduların profesyonelleşme, savaşların özelleştirilme nedeninin arkasında, eskisi gibi, başta gençler, kitleleri kandıramayacakları yatıyor. Kimsenin kazanamayacağı günümüz Ortadoğu çatışmalarında tarafların masaya oturmaya zorlanacağı barış kaçınılmaz.

‘KİMSE TARİHE GEÇECEĞİM DİYE KENDİNİ KANDIRMASIN’

– Kitaptan bir başka alıntı: “Eylemlerin ön saflarında devleşip tarihe geçmeye can atanlar takdirle karşılanıyor. Kendimizi öne sürdükçe, sırtımızı sıvazlayanlar peyda oluyor. Oysa ahkâm kesicilerimize rağmen, bal gibi biliyoruz tarihin iki kere iki dört formülleriyle açıklanamayacağını; farkında bile olmadığımız bin bir olayın yan yana gelmesiyle oluşup değiştiğini. Yine de katilliğe özendiriliyoruz.” Bugünlerde yaşadıklarımızı da düşünerek yeniden okumanızı istesem bu cümlelerinizi sizden…

– Kimse tarihe geçeceğim, tarihte beni yaşatacaklar diye kendini kandırmasın. Kandırılmasına göz kırpmasın. Bunlar ertelenmiş çocukluk hırsları, aşağılık komplekslerinin topluma dayatılması. Tarih hepimizi silip geçiyor. Haklı dediğimiz, inandırıldığımız savaşlar zamanla unutuluyor. Birinci Dünya Savaşı. Taraflar kimdi sayabilir misiniz? Savaş neden çıktı? Shelley’nin Ozymandias şiiri aklımda. Çölün ortasında Kralları Kralına dikilen heykelin kalıntılarında bir yazı, “Şu yaptığım işlere bak ve titre.” Çevresinde iki ayak, yalnızlık ve kumlar.

– Son olarak; tarihten bugüne yansıyan pencerede “dünyanın barışa doğru gittiğini” gösteren nedenleri de sayalımn istiyorum. Umutsuz cümlelerle bitmesin bu sohbet…

– Saldırganlığımız kökünden yok edilebilecek bir patoloji. Savaşlar bulaşıcı hastalık. İçgüdülerimizin esiri değiliz.Türümüzde savaş ne kalıtımsal olarak kaçınılmaz ne de kültürel olarak. Aksini iddia edenler savaş kışkırtmacalığı yapıyor. Bilerek bilmeyerek savaşlara davetiye çıkartıyor. Umutsuz olmaya hakkımız yok. Yaşamda bunca güzellik varken depresyon bencilliğimizin ifadesi. Dünya barışa gidiyor. Bir tarafta tarihte miadını doldurmuş güçlerin çatışmaları, bir tarafta onlara katılmayarak düzeni gayrimeşrulaştıran Arap Baharı/Küresel Gezi kuşağı. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Almanya ölmeye, öldürmeye gitmek istemeyen askerlerini kurşuna diziyordu. Bugün aynı ülkeler savaşacak asker bulamıyor. Türümüzün tarihinde ilk defa vicdani red bir hak. Savaşçıların kahramanlık heykelleri tarihte kaldı. Bugün bir başkomutanı şahlanmış bir at sırtında elinde kılıçla tahayyül edebiliyor musunuz? Dünü teslim ettik. Bugün boyun eğiyoruz. Oyunları, özgürce alış veriş yapacağımız hapishanelerinde yaşamamız. Oyun bitti, bitecek.

Ne Yapabilirim? – Geleceğe Kartpostallar / Gündüz Vassaf / İletişim Yayınları / 288 s.

Kaynak site: Cumhuriyet

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun